Sovyetler’in çöküşüne giden dönemlerinde hayat pek harika değildi. İş bulma konusunda endişeye yer yoktu ama ilerlemek için yeterli para bulmak zordu. İhtişamdan uzaktı ama berbat da sayılmazdı. Doğu bloğun son yılları küresel dünyanın karanlık noktasıydı, genç nesil alacakaranlık kuşağında yaşıyor gibi hissediyordu.
Batı dünyası gençliğin çılgın partileriyle çalkalanırken Moskova’da akşam dokuzda sokakta kimsecikler kalmazdı, sokakları zifiri karanlık kaplardı. Genç alt kültürü tamamen kısırdı ve sosyalist propaganda afişlerindeki iri gözlü kahramanlardan başka görecek bir şey yoktu.
Demir perdenin ardında meraklı bir kuşak yetişiyordu. Gençliğin ilgisi, hükümetin tüm çabalarına rağmen, kapitalist sistemin küresel markaları üstündeydi. Çoğu zaman komünist idealleri savunan otoriteler ilgiyi geleneksel motiflerle bezenmiş yerel kıyafetlere çekmeye çalışsa da sokaktan Batı mallarına ateşli bir talep geliyordu.
1980 yılının ılık bir günüydü, Moskova yaz olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyordu. Dalgalanan siyasi ve ekonomik ortamdan biraz olsun uzaklaşmak için güzel bir fırsattı. Her evde olimpiyat heyecanı yankılandı, her salonda nefesler tutuldu ve işte tam o anda tüplü televizyonların soluk ekranlarında Adidas giymiş Rus atletler görüldü. Milyonlarca salonda üç çizginin parıltısı gençlerin gözlerinde ışıdı ve çocukların gözlerini kamaştırdı. Rus halkı, Batı’nın cazibesiyle ilk görüşte yasak bir aşka tutuldu ve aralarında uzun yıllarca sürecek bu tutkunun temelleri böylelikle atıldı.
Aradan çelişkilerle dolu on yıl geçti, Rus 90ları Sovyetler birliğinin puf diye yok olduğu 1991 yılında başladı. Bu yalnızca siyasi bir sistemin çöküşüne değil aynı zamanda kültürel bir serbest düşüşün başlangıcına işaret ediyordu. Kapitalizmin çat kapı gelişi, derin yoksulluk, istikrar özlemi ve özgürlük heyecanı çığ gibi bir boşluk yarattı. Satın alınacak yeni şeyler, dinlenecek yeni müzikler, izlenecek yeni filmler: keşfedilecek kocaman bir dünya vardı. Köşe başlarında metal kapaklı küçücük kiosklar belirdi, içlerindeki yabancı sigara paketleri, parlak sakızlar ve daha önce kimsenin duymadığı korsan kasetler göz kırpıyordu. Sokakta çöküşün ağır pas kokusu yayılıyordu ve bu kokuya Novyi Russkiy olarak anılacak zenginlerin parlak Mercedeslerinin egzoz dumanları karışıyordu. Kentlere sefil bir büyüleyicilik hakimdi.
Tüm bu kargaşanın ortasında kendine özgü, ham, meydan okuyan ve tuhaf bir şekilde şiirsel bir kültür doğdu. Asilerin, vizyonerlerin ve dijital öncesi yenilikçilerin parlama zamanıydı. Yolculuk virajlarla doluydu ama özgürlüğün tadı güzeldi.
Ancak bu dönem yalnızca eski eşofmanlar ve brütalist yapılarla ilgili değildi, caddelerde kültürel geçişin umut vadeden bahar rüzgarları esiyordu. Kafası karışık bir nesil tozlu ikonlar ve yeni arzularıyla Sovyetler’in enkazı arasından yeni bir şey inşa etmekle meşguldü.
Batı’ya açılan yeni Rusya kültürel bir şenlik yeriydi ama tüm bu kültürel yenilikler kapitalizmle ilk defa tanışan gençlerin yoksullukla savaşına bir katkıda bulunmuyordu. İşsizlik, ekonomik çöküş ve artan suç oranları bazılarını umutsuz bir girdaba sürüklüyordu. Köşe başlarında ağızlarında sarı filtreli Amerikan sigaraları ve ellerinde bir şişe Rus votkasıyla tuhaf bir başkaldırı sergileyen işçi sınıfı gençler topukları üzerinde çömeliyordu. Birçoğunun devlet kurumları, ordu veya hapishane geçmişi vardı. Hapishanelerde eşofman takımları genellikle yetersiz üniformaların açığını kapatırdı. Üç çizgi, mahkumların zihninde özgünlük, cesaret ve hayatta kalma çabasını simgeliyordu. Serbest bırakıldıktan sonra birçoğu bu görünümü korudu. Artık spor giyimden çok daha fazlasıydı; mücadele ve kimliğin, düzenle açık bir hesaplaşmanın yansımasıydı. Adidas, moda, kimlik ve toplumun direnişçi kökleriyle iç içe geçerek kalıcı varlığının temelini oluşturdu. Böylece yıllar boyu sürecek Rus stili ve mirasının simgesel bir parçası olarak yerini aldı.
Bu sırada profesyonel erkekler arasında dar kesim gri veya lacivert takım elbiseler popülerlik kazandı. kadınlar da Batı dünyasının zenginliklerini keşfetmekle meşguldü. Leopar desenler, parlak taytlar, şatafatlı takılar, pullu elbiseler, file çoraplar bu dünyaya adım atanları büyüsü altına alıyordu.
Uzun yıllar sonra ilk defa geleneksel kıyafetlerin sınırlarından kurtulmuşlardı ve modaya bir özgürlük havası hakimdi. Yine de Rus köklerinden tamamen kopmak istemeyen moda meraklıları soğuk Rusya günlerinde ushanka’larını takarak Batı’dan gelen yenilikleri bir nebze dengelediler. pembe, turuncu, turkuaz gibi neon renkler, siyah deri ceketler, baklava ve şimşek desenli kazaklar karla kaplanmış bembeyaz sokakları süslüyordu. Kimi fotoğrafçılar, bu kıyafetleri toplumun kültürel kimliği olarak ölümsüzleştirdi ve giyimin modanın ötesinde toplumsal bir hikayeye dönüşmesini sağladı.
Biraz merak biraz başkaldırı biraz özgünlüğün harmanlanmasıyla başlayan bu akım o zamandan beri küresel çapta tanınan bir tasarım hareketine dönüştü. Gri, puslu göğe yükselen beton monolitler artık Sovyet sonrası fotoğraflarda, dönemin ruhuna uygun olarak, sert gölgeler ve grenli filtrelerle çerçevelendiriliyor. Modern sanatçılar artık bu blokları kasvetli yapılar olarak değil, otantik ve nostaljik olarak yeniden bağlamlandırıyor.
Yeni nesil tasarımcılar da kolektif kültürel ve politik tarihten ilham alarak çağdaş modaya yön vermek için doğu bloğuna geri dönüyor. Rus moda tasarımcıları küresel alanda hızla yükseliyor; Kuşkusuz kendinden en çok söz ettiren isim Gosha Rubchinskiy, koleksiyonlarında Kiril tipografisi, Ortodoks imgelerine sık sık yer veriyor. Komünizm sonrası gençlik kültüründen ilham alan tasarımlarıyla, Comme des Garçons’dan son olarak Burberry’ye kadar pek çok moda evinin dikkatini çekmeyi başardı. son yıllarda yıldızı parlayan bir başka isim olan Demna Gvasalia da tasarımlarında sıklıkla yoksulluğun estetiğini yüceltiyor. Bu tasarımcıların defileleri 90’lar Rusya’sının tuhaf ergenliğini yeniden canlandırıp bir kimlik ifadesi haline getirildiği bir kültür şovuna dönüşüyor.
Podyumlarda post-Sovyet travmasının ve alt kültür simgelerinin romantize edilmesi büyük ilgi görse de, Batı’nın bu döneme olan ilgisi burada son bulmadı. 90’ların bu ham ve meydan okuyan estetiği, podyumlardan sonra en çarpıcı yeniden bağlamlandırmasını dijital çağın en erişilebilir platformu olan TikTok’ta yaşadı. Mücadeleci alt kültürün giysileri, bu dijital alanda ‘Slavic Bimbo’ adı altında küresel bir estetik trende dönüştü.
‘Slavic Bimbo’ akımı, 2022 yılı civarında TikTok ve Pinterest gibi sosyal medya platformlarında hızla popülerleşti ve her kış yeniden gündeme geliyor. Bu estetik, hacimli ve lüks dokulu (genellikle suni kürk) Ushanka şapkalarını ve kabanları, vücuda yapışan veya mini kesimli elbiselerle birleştirerek aşırı feminenlik ile rahatlık arasında bir görsel kontrast yaratıyor. Beyaz, krem ve pastel tonların yoğun kullanımı, estetiğin romantik niteliğini vurguluyor. Ancak bu trend, eğlenceli ve nostaljik bir estetik sunarken, ardındaki kültürel izleri göz ardı ediyor. Sovyetler Rusyası’ndan başlayarak günümüze uzanan yoksulluk ve sınıf mücadelesinin tarihsel bağlamı, trendin bu yüzeysel tüketimi içinde tamamen siliniyor.
Bu estetik, aynı zamanda Slav kökenli kadınların aşırı feminen ve tek boyutlu olduğu klişesini yeniden üretir. Bu klişe, Sovyetler sonrası sosyo-ekonomik çalkantılar sırasında belirli tarihsel kökenlere dayanır: Batı etkisindeki ihtişam ve aşırı feminenlik ideali, kadınlar için bir hayatta kalma taktiği haline gelmişti. Geleneksel olarak çekici ve narin görünen ‘Slavic Bimbo’ arketipi, hem romantize edilir hem de sömürülür; 90’lı yıllarda ne yazık ki ortaya çıkan ‘telefonla sipariş gelin’ kavramı da bu objeleştirmenin acı bir yansımasıdır. Bu estetigin ironik bir şekilde performe edilmesiyle güçlendirici bir şekilde geri kazanılabileceğini savunan bir kesim olsa da, genellikle ardında yatan acı tarih ve travma göz ardı edilir.
Bu yazı, Adidas’ın 1980 Moskova Olimpiyatları’ndaki ilk görünüşüyle başlayan ve üç çizginin özgürlük, direniş ve sonraki kaosun sembolü haline geldiği bir kültürel yolculuğun izini sürdü. Tüy yumağı Ushankaların ve eşofman takımlarının ardına gizlenmiş toplumsal yaraları gördük. Slavic Bimbo trendi, düşünüldüğünden çok daha derin bir anlama sahiptir; umut ve bunalım, fakirlik ve şatafat, bir halkın yaşam mücadelesinin kültürel bir sahiplenme merceğinden yeniden paketlenmesidir. Sonuç olarak, bu estetik akım bize, Batı’nın tüketim kültürünün, bir ulusun travmasını dahi hızla nasıl estetiğe ve ticarileştirilebilir bir trende dönüştürebileceğini gösteriyor.





