Farsça “güce”den dilimize girmiş olan köşe, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, birbirini kesen iki çizginin, iki düzlemin oluşturduğu açı; mecazi anlamı kuytu, tenha veya ücra yer, kimsenin kolay kolay uğramadığı yer anlamında… Köşeyi tutmak ise; “karışmak, kendini belli etmek, görünmek” olarak tanımlanıyor.
Gündelik hayatımızda köşeler, İstanbul’un megakent olarak kabulünde toplu taşıma araçları ve yabancılaşma konuları ile yakından ilişkili…
Gündelik yaşamda metrobüs ve metroların ulaşımı çok kolaylaştırdığı tartışılmaz bir gerçeklik. Ancak bu kolaylık aynı zamanda araçlarda “yer kapma yarışı”nı da beraberinde getirdi. Bu yer kapma, özellikle metrobüslerde “hurraa” anlayışıyla, kimseyle göz göze gelmeden, gelmemeye çalışarak -yoksa maazallah bir yaşlı, çocuklu, engelliye yer verme zorunluluğu doğabilir- bodoslamadan, diğerlerini iterek gerçekleşiyor. Ne denebilir? Yirmi dört saat yaşayan kentin insanları da topluca benzer yorgunlukta…
Toplu taşımada her aracın kendi kültürü var, bunlar içinde bize özgü olan, belli güzergahlarda yerleşik “dolmuş” kültürü yaklaşık 90 yıllık geçmişi ile şehir hayatımızda özel bir yer tutuyor elbette. Gazeteci Ufuk Sandık’ın anlatımına göre, dolmuşçuluğun kısa hikâyesi şöyle: Cağaloğlu’nda lokanta işleten aşçı Halit Bey, lokantasına gelen taksi şoförleriyle yaptığı sohbetlerin de etkisiyle meslek değiştirerek taksiciliğe başlar. Ancak 1929 yılında meydana gelen ekonomik kriz taksileri de etkileyecektir.
Devamlı bir müşterisinin işlerinin bozulması sebebiyle taksiye binemeyeceğini söylemesi üzerine Halit Bey’in aynı yöne giden diğer dört müşteriyle taksi ücretini paylaşmayı teklif etmesiyle Nişantaşı-Eminönü hattındaki ilk seferler başlamış olur.
Sekiz veya dokuz kişinin taşınabildiği dolmuşlar, fiziksel yakınlığın, yakınlık ve yabancılık duygusunun iç içe yaşandığı bir ortam sunuyor yolcularına.
Parayı “kaptana” verebilmenin çeşitli yolları var. Bazıları kimse ile muhatap olmamak için dolmuş kalkmadan parasını verir üstünü alır. Ancak yerleşik bir alışkanlığa dönüşmüş olanı, en arkada oturanların parayı bir öndekine vererek elden ele para ve üstünün ulaşmasını beklemesidir. Bu bazen kibarca “rica etsem”le başlar, bazen sadece parayı öndekinin görebileceği şekilde uzatır, az da olsa eliyle dürtme biçiminde de… Kabalıkla nezeketin türlü hallerde birlikte yaşandığı nadir ortamlardan biridir, dolmuşlar.
Kaptanın ‘işyerinde’ yolcularla kaynaşma biçimi sohbetli ve müteşekkir biçimde olabildiği gibi, bazen yolcuların böyle bir görevi varmış gibi yaşandığına şahit olunur. Müşteriler arası yardımlaşma da söz konusudur genellikle, yakınındakilerin uzattıkları parayı toplayıp, olursa para üstlerini verip kaptana düz hesap yollanır. Yolcunun ineceği yeri bilmediğini söylemesi “vasıtadaki” tüm yolcuların sorunu olur ya da “durumdan vazife çıkarma” huyuna sahip kimi yolcular yardımcı olma çabasına dönüşür. İneceği yere yaklaşınca ona ya da kaptana hatırlatılır kibarca…
Dolmuşlarda binmeyenin pek de tahmin etmeyeceği bir konu; dolmuşların ön koltuğu, üç ya da dört kişilik arka koltuğun sol köşeleri en önce kapılan yerler olmasıdır. Bu yer kapışma elbette inme kolaylığı sağlıyor. Arka köşeyi kapan için önünden geçmek zorunda kalan kişilerin yaşadığı zorluk pek de onu ilgilendirmiyor. Sonuçta köşe ona aitse yandakiler bu üstünlüğe katlanacaktır, katlanmalıdır…
Bu dolmuş yolcuları gibi, yanından geçenlerin tutumları da değişiyor. Köşede oturmak zorundayım, çünkü “şurada ya da yakında ineceğim” diyerek utanmış ama mecburiyetten oradaymış gibi. Ya da inatla dışarı bakıyor sanki tam da sorun yarattığı olay onun dışında gerçekleşiyor gibi… Bazıları geçenlerin çarpması ya da zorlanması karşısında “öffff” demek durumunda kalabiliyor. Sessiz bir mücadelenin hüküm sürdüğü, geçebilenin kendi kendine konuşur gibi yaparak öfkesini en azından içine atmaması pek rastlanan bir durum. Elbette öfkesini açıkça ifade edenler de var, ama umursamazlık yanında, alınan cevaplar da pek kabul edilir olmayabiliyor. En fazla nerede inecektiniz diyerek “a-aa peki” diye nazlanıp ya da zorla bir yan koltuğa itelenme durumu… Cinsiyetçi olma pahasına çoğunlukla kadınlar köşebaşlarını tutmada ve orada değillermiş gibi davranmada çok mahirler. Elbette, arada kalmak, bazen yolcuların farklı hacimlerde oluşu, bazı erkeklerin fırsat bu fırsat davranışı, neden ben sıkışayım ki yandakiler bir kişilik yerde yarım kişi otursunlar bilinçaltısı gibi mutlaka bir geçmişi de var.
Köşe kapmaca oyununda vapurlardaki durum daha enteresan. Vapurlarda da köşeler en hızla kapılan yerler. Karşılaştığım vakalarda, kadınların genellikle genç erkeklere, açıkça ya da elleriyle, “orası benim” diyerek yerlerinden kaldırıp hak sahibi edasıyla oturduğuna çok tanık oldum.
Metrolarda ise, köşe kapma çok daha bariz, çok daha fazla köşe var, ilk binenlerin neredeyse koşarak ilk kaptığı yerler. Yüzlerde çoğunlukla bariz bir “ben tuttum bu köşeyi” ifadeleri de görünmüyor değil…
Gündelik hayatımızda bu şekilde görünürlük kazanan köşe kapma’nın mecazi anlamı ise, “etkili sayılan önemli makamda bulunmak veya o yeri ele geçirmek”. Kısaca sözlük ve mecazi anlamı karşılaştığında, İki düzlemin oluşturduğu bir açı olarak köşe, metaforik anlamda; kuytu, tenhada olmakla, görünmek ve ele geçirmenin kesiştiği yer. Gizlenmek ve ele geçirmek ikilemi… Birçok siyasi-psikodinamik de iç içe…
Köşeyi tutmak kavramını ele geçirmek, kaynağın başında olmak gibi yaygınlaşan ve derinleşen bir ülke kültürünün yansıması ile örtüşüyor mu acaba diye merak da etmiyor değil insan. Yoksa artık tenhada, kuytuda ele geçirmek yerine, bir yolculuk süresince de olsa, yabancılaşmanın ve kendini kurtarma düşüncesinin apaçık bir göstergesi mi?



