Almanya popüler müzik tarihine yerleşmiş temiz, homojen ve yerli anlatılar, Ulrich Gutmair’in yeni kitabıyla birlikte ciddi biçimde sorgulanıyor. Bizler Yarının Türkleriyiz, göçmenlerin ve göçmen çocuklarının müzik ve pop kültür aracılığıyla yalnızca kendilerini ifade etmediklerini, bu alanları dönüştüren asli aktörler olduklarını gösteren bir karşı-hafıza çalışması.

Yeni Dalga, Yeni Almanya
Ulrich Gutmair
Çev.: Serkan Seymen
256 sayfa, Haziran 2025
Edinmek için
Punk ve Neue Deutsche Welle’in çoğu zaman Alman kültürünün içsel ve saf ürünleri olarak sunulmasına itiraz eden Gutmair, Gurbet Türküleri’nden Düsseldorf ve Berlin’in erken punk sahnelerine uzanan görünmez ama güçlü bir hattın izini sürüyor.
1980’ler Almanyası, bu anlatıda bir kırılma noktası olarak beliriyor. Göçmen gençler için seçenekler sınırlıydı: ya diaspora kültürü içinde kalmak ya da punk ve new wave gibi akımlar aracılığıyla mevcut pop kültürüne sızmak. DAF, Mittagspause, Fehlfarben çevresinde yer alan göçmen kökenli müzisyenler sayıca azdı ama etkileri kalıcıydı. Gutmair’e göre punk, bir entegrasyon anlatısı değil. Köken, aidiyet ve kimlik dayatmalarına karşı açık bir kopuş, kendini yeniden icat etme alanıydı. Bu kopuşun en çarpıcı figürlerinden biri ise Gabi Delgado-Lopez’di.
Bugünden bakıldığında Gutmair, bu hattın kapanmadığını söylüyor. İklim krizi, otoriterleşme ve kültürel kutuplaşmanın arttığı bir dünyada punk’ın yeniden görünürlük kazanmasını tarihsel bir tekrar olarak okuyor. Kitaba adını veren Bizler Yarının Türkleriyiz ifadesi ise bir kimlik iddiasından çok, kimliğin sabitlenmesine karşı ironik ve politik bir itiraz olarak öne çıkıyor.
Bizler Yarının Türkleriyiz kitabı göçmenlerin hem dışlanma hem de özgürlük deneyimlerini müzik ve pop kültür aracılığıyla nasıl bulduklarını inceliyor. Sizce bu deneyimler bugün kültürel sahnede nasıl yankı buluyor?

Pop kültür ve müzik bağlamında 1980’lerin başında Almanya’da misafir işçiler ve çocukları için iki seçenek vardı. Ya kendi diaspora kültürleri içinde müzik yapıyorlardı. Örneğin Türk misafir işçiler için Köln merkezli Türküola plak şirketinden yayımlanan Gurbet Türküleri gibi. Ya da mevcut pop kültürünün bir parçası olarak kendilerini yeniden yaratıyorlardı. O zamanlar bu punk ve new wave idi. Kitabımda özellikle İspanyol, Yunan, İtalyan, Portekiz ve Türk ailelerinden gelen ve punkçı olan ya da new wave gruplarında çalan gençlerle ilgileniyorum. Onlar ne çok kalabalıktılar ne de azdı.
Mittagspause, Camp Sophisto, Deutsch Amerikanische Freundschaft, The Wirtschaftswunder, Bildstörung, Soilent Grün gibi gruplarda çalıyorlardı. Sanatsal avangardın bir parçasıydılar. HipHop’un misafir işçi çocukları, göçmen çocukları ve karma evliliklerden gelen çocukların özgün deneyimlerini sanatsal olarak ifade etmek için kendi formunu bulması ise on yıl sonra gerçekleşti. Almanya’da Kartel, Islamic Force, Advanced Chemistry gibi öncüler vardı. Günümüz çokkültürlü ortamında farklı seslerin çeşitliliği artık normal hale geldi. O punkçılar ise uzun süre unutuldu. Ancak son zamanlarda yeni bir kuşak onları yeniden keşfetmeye başladı.
1980’lere bakıldığında, göçmenlerin ve marjinal grupların pop kültürü şekillendirmedeki rolünü vurguluyorsunuz. Sizce onların hikayeleri, kimlik ve kültürle ilgili güncel tartışmaları nasıl aydınlatıyor?
Bu kitabı yazmamdaki motivasyonlardan biri kimlik kavramının problemli kullanımına dair bir rahatsızlıktı. Günümüzde kullanıldığı şekliyle, kimlik Erik H. Erikson ve eşi Joan tarafından geliştirilen bir psikososyal gelişim modeliyle ilişkilidir. Kimlik onlar için, genç bir insanın toplumla mücadele ederek işlevsel bir benlik oluşturması gereken önemli bir gelişim aşamasıdır. Sorun şu ki Erikson’ların modelinde başarılı kimlik oluşumu, gencin kendi grup, aile ve toplum beklentilerine uyum sağlamasına bağlıdır. Bu nedenle ‘kimlik’ bugün çoğunlukla grup aidiyetiyle ilişkilendirilir. Kimlikten bahsedildiğinde kökenler de anılır. Bu kimlik teorisi, insan ve toplum ilişkisine yönelik gerici, otoriter düşünceleri destekler.
Aile, ulus, köken, gelenek, din bunlar kimliğin kaynağı olarak görülür. Geleneklere karşı değilim, tam tersine. Herkes dinlerin öğretileri ve insanlık tarihine dair temel bir bilgiye sahip olmalı nereden geldiğimizi anlamak için. Ama insanların bacakları var, kökleri değil. İnsanlar aslında göçebedir. Hepimiz Afrika’nın savanlarından geliriz. İnsanların en önemli özelliği merak. Her insan kendini tanımlama ve hayatını yönlendirme hakkına sahip. Bu, milliyetçilerin, köy ihtiyarlarının, rahiplerin, patriarkların hoşuna gitmez. Punk beni bu yüzden ilgilendiriyor. Çünkü bana göre punk anti-kimlikçi. Punk olan kişi kendini yeniden icat eder, kendine yeni bir isim verir ve toplumun beklentilerine karşı çıkar.
Punkçılar genelde anarşist. Anarşi, iktidar sahiplerince doğru şekilde tehlike olarak görülür ve bu nedenle nihilizm veya kaos olarak kötülenir. Bu propaganda elbette. Çünkü anarşi, yönetim olmadan düzendir. Marjinal gruplara gelince Punk, kadınların kendi gruplarını kurduğu, cinsiyet rollerinin sorgulandığı bir kültürdür. Kitabımın gizli kahramanı Gabi Delgado-Lopez de pek çok muhafazakar ve solcu için bir tabu idi. Çünkü çok eşcinsel görünüyordu.
Punk müzik ve göçmen gençlerin deneyimleri o dönemde nasıl birleşti? Bu buluşma Almanya’nın kültürel ortamını nasıl etkiledi?
Gabi Delgado-Lopez, Almanya’ya geldiğinde sekiz yaşındaydı. Babası komünist ve felsefe öğretmeniydi, Franco faşist rejimine karşı olduğu için İspanya’dan kaçmak zorunda kaldı. Gabi, anneannesinin yanında Endülüs’te büyüdü, sonra ailesi onu Almanya’ya getirdi. Almanca bilmiyordu. Yirmisine geldiğinde Düsseldorf’taki erken punk sahnesini keşfetti ve punk olmaya karar verdi. Fabrikada çalışmak istemiyordu, sanatçı olmak istiyordu.

Punk yeni ve büyük şeydi, düşünüyordu. Punk hareketine katılırsa ünlü olurdu – haklıydı da. Grubu Deutsch Amerikanische Freundschaft (DAF) Elektronik Body Music’i icat etti ve Chicago’daki House müziğinin öncülerini etkiledi. Sözleri Almancaydı. Gabi Almanca diline büyülenmişti ve onu şiirsel kullandı. Eski Almanca masallarından, Ekspresyonizm ve Dada şiirinden etkiler duyabilirsiniz. DAF en önemli yeni Alman grubu oldu. Müziği radikal derecede basitti, bir davulcu ve synthesizer ile yapılmıştı, ama funky ve dans etmek için çok iyiydi.
Gabi’nin basit ama şiirsel sözleriyle çok güçlüydü ve bugüne kadar etkisini sürdürdü. Daha sonra Techno diye adlandırılan müzik, Kraftwerk’ten çok DAF’ın köklerinden biridir. “Kraftwerk temizdi, DAF ise kirli ve terliydi” diyordu Gabi haklı olarak.
Göçmenlerin ve punk müziğin 1980’lerde Almanya’daki Neue Deutsche Welle hareketi üzerindeki etkisini, toplumdaki korkular ve kimlik mücadeleleri bağlamında düşündüğünüzde, bu dönüşümün günümüz Alman pop kültüründe nasıl yankı bulduğunu düşünüyorsunuz?
Beş altı yıl önce kitabım üzerinde yoğunlaşmaya başladığımda bu bir sezgiydi. Bugün ise bir gerçek: Punk geri döndü. Bu şaşırtıcı değil çünkü bugün dünya da 1980’ler gibi apokaliptik hissediliyor. İklim krizi zaten orada. Birçok ülkede otoriter rejimler var. Azınlıklar baskı altında. Milyarderler, sosyal medyanın algoritmalarıyla insanları birbirine düşman ederek daha da zengin oluyor.
Bugün Almanya’da, ailesi göçmen olan ve bir şekilde punk kültürüne atıfta bulunan insanlar var: Berlin’den Okra adlı punk grup Almanca ve Türkçe şarkı söylüyor. Güner Künier, yine Berlin’den, hızlı New Wave yapıyor ve Türkçe ile İngilizce söylüyor. Münih’ten Sinem, Türk halk ve pop klasiklerini punk tavrıyla çalıyor. Sinem’in şarkıcısı aileyle birlikte Türkiye’de yaz tatilinde şarkı söyleme deneyimini ve Münih’teki underground kültürü birleştiriyor. Selda Bağcan’ın Yaz Gazeteci Yaz’ını söylüyor çünkü sözler hala geçerli.
Barış Manço’nun Lambaya Püf De’sini yorumladığında ise şarkının içeriğine saldırı yapıyor. Neden örtünmeli? Artık kadın benlik anlatıcısı herhangi bir erkek egemene seks objesi olarak hizmet etmek zorunda kalmak istemiyor. Veya Viyana’dan ZackZackZack. İkili İzmir kökenli. New Wave seslerini synthesizerlar ve geleneksel enstrümanlar olan cümbüş ve saz ile elektronik efektler kullanarak harmanlıyorlar. Şarkılarını Almanca, Türkçe ve İngilizce yazıyorlar. 1980’de ayrı olanlar bugün bir araya geliyor.
Kitabınızın başlığı, ‘We Are the Turks of Tomorrow’ (Biz Yarının Türkleriyiz), güçlü bir anlam taşıyor. Bu sizin için ne ifade ediyor, gençler tarafından o dönemde nasıl karşılandı ve bugün ne anlam taşıyor?
Gabi Delgado-Lopez, Kebabträume (Kebap Rüyaları) şarkısının sözlerini 1978’de yazdı. O yıl, Düsseldorf’taki punk grubu Mittagspause ile Berlin-Kreuzberg’deki SO36‘daki ilk Alman punk festivalinde sahneye çıkmıştı. Şarkı sözleri şöyleydi: “Kebap rüyaları, duvar şehrinde. Türk kültürü dikenli tellerin ardında. Yeni İzmir Doğu Almanya’da. Atatürk yeni efendi. Milliyet Sovyetler Birliği’nde. Her lokantada bir casus. Merkezi Komite’de Türkiye ajanı. Almanya, Almanya, her şey bitti. Biz yarının Türkleriyiz.”
Muhtemelen birçok Alman genç ilk kez bu şarkıyı 1980’de Fehlfarben‘in Monarchie und Alltag albümünde dinledi. Alman bir pop araştırmacısı sadece 1980’lerin ilk yarısında bu şarkının 40 cover versiyonunu saymış. Şarkı underground hit, pop şarkısı, halk şarkısı oldu. Dinleyicilerin çoğu şarkının anti-Türk yabancı düşmanı değil, Almanya’daki yabancı düşmanlığını anlatan bir şarkı olduğunu anladı. Çünkü 1970’lerde Almanya yavaş yavaş misafir işçilerin artık sadece misafir olmadığını, toplumun bir parçası olduğunu anlamaya başlamıştı.
Gabi Delgado-López’in Kebabträume şarkısı, Almanya’daki o zamanki korkuları ironiyle nasıl yansıtıyordu? Bu şarkının yaratıcı veya sosyal etkileri neler oldu?
Evet, şarkı Almanya’daki aşırı yabancılaşma korkusuna bir saldırıydı. Almanya’nın göç alan ülke olduğu farkının yavaş yavaş kabul edilmesi gerekiyordu. Bu da bazılarını korkutuyordu. Misafir işçiler Almanlar için sadece yabancıydı, daha da egzotik görünen Türkler Müslüman olarak algılanıyordu. Almanlar, Türkler dediğinde Türk milliyetçiliğinin hayal ettiği halk imajının aynasını çiziyorlardı. Oysa birçok Türk etnik veya dini azınlığa mensuptu, Türkiye’de ayrımcılığa veya zulme uğruyordu. Ama bu kimlik atfedilmesinde yer almıyordu.
Bu şarkı Almanya’nın henüz bölünmüş, Batı Berlin’in bir duvarla çevrili olduğu dönemde bir işgal senaryosu anlatıyordu. Batı Berlin artık Türk kültürüne sahipti. Berlin Yeni İzmir olmuştu. Doğu Berlin’deki Sosyalist Birlik Partisi Merkezi Komitesi’nde bile bir Türkiye ajanı vardı. Sovyetler Birliği’nde Milliyet gazetesi okunuyordu. Bu da Türklerin Avrupa’da iktidarı ele geçirdiği bir senaryoydu.

German Information Center
Abartılı görünüyordu ama 1978’de Almanya’daki yeni sağ etno-plüralizm öncüsü Henning Eichberg bunu ciddiyetle dile getirmişti. Göç, yerlileri azınlık yapacak, Avrupa şehirleri yüzünü kaybedecek. Gabi’nin şarkısı bu korkularla dalga geçiyordu ama bir yandan da o korkuları, Almanların nasıl algıladığını anlatıyordu. 1970’lerin sonunda hem sağ hem sol entelektüeller Alman kimliğini oryantasyonsuz toplumun çözümü olarak öneriyordu. Bu da kimlik arayışının bir kriz belirtisi olduğunu gösteriyordu.
Tekil kimlik üretilemez. Taş, dalga, ağaç kendisiyle özdeştir. İnsan belki meditasyon yaparken kısa süreliğine olabilir. Punkçılar için muhtemelen şarkı eğlenceliydi.
Punk sadece müzik tarzı değil, bir isyan biçimiydi. Sizce bu isyan, o dönemde gençlerin günlük yaşamlarını ve kimliklerini nasıl şekillendirdi?
Batı toplumları 1960’larda bir liberalizasyon süreci yaşasa da birçok kurum hala otoriterdi. Punk anarşist, emansipasyoncu ve romantik bir kültürel devrimdi. Tüketim toplumuna, aile ve toplumdaki geleneksel ve şiddetli yapıya karşıydı. Punk olan kişi artık toplumsal vaatlere inanmaz, kendini yeniden icat eder ve sanat üretirdi. Kendi kıyafetlerini tasarlar, tişörtler boyar, dergi, grup ya da plak şirketi kurardı. Bu, kapitalist sistem tarafından hızla adapte edilen radikal etkiler yarattı. Bugün birçok şey öyle sıradan ki dört yıl önce bile isyan olarak görülürdü.
Resmi tarih, insanların yaşadığı gerçeklerden farklıysa, müzik ve sanat bu boşluğu doldurmakta ne kadar güçlü olabilir? Günümüzde benzer etkiye sahip olduğunu düşündüğünüz sanat biçimleri nelerdir?
Her türlü sanat biçimi bugün de toplumsal olarak tabu edilmiş geçmiş ve şimdiyi anlatabilir. Bu egemenlerin istediği gibi resmi tarihin kahramanlık, yücelik ve iyilik üzerinden anlatılması yerine yaşananları görünür kılar. Örneğin soykırımlar, pogromlar resmi tarihte yok sayılırsa sanat bu boşluğu doldurur.
Göçmen seslerinin Neue Deutsche Welle’yi şekillendirmesini incelerken, oradaki çok katmanlı kültürel dinamikleri nasıl ortaya çıkardınız? Okuyucularınızın eserinizden almasını istediğiniz ana mesaj nedir?

Der.: Bülent Kullukçu, İmran Ayata
Trikont, 2014
Neue Deutsche Welle, Kebabträume ve DAF müziğiyle büyüdüm. Kitabım üzerinde yoğun çalışmaya başladığımda eski plaklarımı tekrar dinledim. İkinci el dükkanlarından ve internetten başka plaklar aldım. Yazmak için okumak gerekir. Okurken 1970’lerde Batı Almanya’da göç ve kimlik üzerine yapılmış tartışmalarla karşılaştım, bunlar Kebabträume’nun arka planını oluşturuyordu.
Türk misafir işçilerin müziği için en önemli kaynaklar Imran Ayata ve Bülent Kullukcu’nun derlemesi Songs of Gastarbeiter Vol. I ve Cem Kaya‘nın belgeseli Aşk, Mark ve Ölüm oldu. Ancak kitabın en önemli temeli, Paul Ott ve Hollow Skai tarafından hazırlanmış Wir waren Helden für einen Tag adlı derlemedir. Bu derlemede 1977-1981 arasında Almanca punk fanzinlerinden seçme yazılar var. 1983’te kitabı aldım, o zaman 15 yaşındaydım. Punk hakkında öğrendiğim hemen her şeyi oradan aldım.


