Klişe bir söz, yerinde kullanıldığında pek çok durumu, olayı açıklamak için çok uygun düşer. Bir gömleğin, ilk düğmesini yanlış iliklediğinizde, farkına varmazsanız sonraki düğmeler de yanlış yere gelir. Yani düz bir yolda, elinizde de bir pusula yoksa yanlış attığınız ilk adım, benzer biçimde farkına da varamadığınızda sizi hedefinizden saptırır.
Hiç istemediğiniz bir yere götürebilir, hedefinizden saptığınız için de yolunuzu kaybedebilirsiniz. Başka bir deyişle de, hayatta bir işe yanlış yerden başlarsanız, ondan sonra asla düzgün bir biçimde ilerleyemezsiniz.

Erdoğan Aydın
SRC Kitap
680 sayfa, Şubat 2025
İşte, bu son çalışmasında (Yanlış İliklenen Düğme, SRC Yayınevi, 2. Basım/ 2025) değerli araştırmacı yazar Erdoğan Aydın, bu klişe sözü, alt başlığı da ‘Geçmişle Gelecek Arasında Cumhuriyet’ olan yeni ve oldukça kapsamlı çalışmasında, bir metafor olarak kullanmış ve amaçladığı düşünceler toplamı için de adeta taşı gediğine koymuş, demek bir abartı olmaz.
Aydın; bu kapsamlı çalışmasında sorular sormuş kendisine. Çeşitli kaynaklardan, belgelerden, anılardan kotardığı cevaplarla çalışmasını oluşturmuş. Yazdığı onca kitapta ele aldığı konularla özgünlüğünü, verimliliğini aldığı pek çok ödülle de perçinlemiş. Beyinsel beslenme kaynaklarımızdan bir tarihçi yazar.
Aydın’ın son çalışmasında, giriş yazısından sonra, 1-Demokratik Cumhuriyet’in İmkânları ve Tasfiyesi (14 alt başlıkta toplanmış), 2-Emek ile Sermaye Arasındaki Cumhuriyet (3 ara başlıklı), 3-Kardeşlikten İnkâra Cumhuriyet’in Kürt Politikaları, dizin ve kaynakça var. Tamamı 680 sayfa. Buradaki asıl amaç, Cumhuriyet’in resmi tarih anlayışıyla ki dolayısıyla ideolojisiyle nesnel biçimde hesaplaşmaktır.
Peki, Ne Anlatır Yanlış İliklenen Düğme?
Fikret Başkaya Hoca, ‘resmi tarih, hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir,’ der. Değerli eserleriyle ki sekiz kitabını okuduğum dostum Erdoğan Aydın, bize farklı pencereler açan araştırmacı bir yazar. Bu son ve kapsamlı çalışmasında 1923’te kurulan Cumhuriyet’in özünde gerçek olmadığını anlatır özetle. Neden olmadığını, olmamışlığını da bir tür yazılı sorular sorarak, bu sorulara da ayrıntılara girerek, akıcı ve anlaşılır bir dille cevaplar sıralar. Asla hatırlanmak istenmeyen, görmezden gelinip inkâr edilen karanlıkta bırakılmış, üstü örtülmüş olanlara yazarlık tepe lambasını tutarak görünür yapmış bu çalışmasında.
Cumhuriyet’in özellikle kurtuluştan hemen sonra sistemi sağlamlaştırma girişimleri etrafında geliştirdiği düşüncelerini eleştirel bakışla dillendirir E. Aydın. ‘Geçmişle Gelecek Arasında Cumhuriyet’ alt başlığını da özellikle ve de özenle seçmiş. Çünkü tam da Cumhuriyet’in ilk yüzyılında bizi bekleyen muhtemel tehlikeleri de haber veriyor. Toplum olarak gelecekte doğru bir yol izleyebilmemiz için gerekenleri imleyen bir çağrı da içeriyor yazdıkları. Bu çağrıyı ve eleştirilerini de 100. yılındaki Cumhuriyet’in, artık daha fazla ötelenemez hâle gelen muhasebe gereksinimini karşılamak için yapıyor. Herkesi de bunu düşünmeye ve sorgulamaya davet ediyor.
Aydın, iddialarını ve görüşlerini sistematik bir biçimde sıralarken, başlangıçta pekâlâ uygulanabilir olan demokrasinin tasfiye edilmiş olmasının zorunluluktan değil, egemen tercihlerinin sonucu olarak şekillendiğinin; yani ilk düğmenin egemen iradenin tercihiyle yanlış iliklendiğinin üzerinde duruyor. Çeşitli kaygı ve düşüncelerle kurumlaşan Cumhuriyet’i, ‘herkese ait’ olan ve ‘kamuya aitlik’le belirlenen bir normdan uzak tuttuklarına vurgu yapar. ‘Kulluktan vatandaşlığa geçiş’in ister istemez pratikte hiçbir karşılığının olmadığını söyler. 1923’ten itibaren biçimsel olan Cumhuriyet’in vatandaşlarının, emekçilerinin, köylülerinin hak ve özgürlüklerinde hiçbir değişimin, ilerlemenin olmadığını adeta haykırır.
Yazar, düşüncelerini, belgelerden ve anılardan alıntılarla zenginleştirmiş. Birinci başlıkta, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinin olgular ve demokrasi ekseninde yeniden okunması gerektiğini, ikincisinde, Türk-Müslüman burjuvazinin hızlandırılmış gelişimi için emek güçlerine karşı uygulanan sistematik baskılar bağlamında, sosyal bir Cumhuriyet olarak kurumlaşabilme imkânının yok edilişini; üçüncüsünde de, Türkiye’nin yüz yıldır içinde kıvranıp durduğu Kürt Sorunu’nun, gerçekte Millî Mücadele’nin başında oluşturulması gereken hak eksenli toplumsal sözleşmenin tek taraflı tasfiyesinin sonucu olduğunu anlatır…
Erdoğan Aydın, öteki eserlerinden farklı biçimde, sadece Cumhuriyet’in geçmişten günümüze dek büyüyüp çeşitleşen sorunları ve yanlışlarıyla hesaplaşmıyor. Aynı zamanda kendisiyle ve kimi yanlışlarıyla, yani düşünceleriyle de bir hesaplaşma içine giriyor. Bir tür özeleştiri yapıyor. Cumhuriyet’in 100. yıl muhasebesi için çalışma ve araştırma yapmaya başladığında, iddialarının netliğinden yoksun olduğunu söylüyor. Öyle ki bu denli derin bir eleştiriye yöneleceğini de hiç düşünmemiş. Emek ve Kürt Sorunu konusunda özellikle de bu çalışmasında ifade ettiği biçimde net olsa da, siyasal tarihin şekillenişinde Kemalizm’in, ‘ortamını kuşatan gericiliği gerileterek ülkeyi ileri taşıdığı fikri’ne yakınmış. Geçmiş analizlerinde de görülebileceği gibi saltanatın ve hilafetin tasfiye edilip Cumhuriyet’in kuruluşunun da bu bağlamda doğru algılanabileceği eğilimindeymiş. Ancak, bu anlamlı ve kapsamlı çalışması ilerledikçe de bu fikri temelden değişmiş. Ayrıntılı bir biçimde yaptığı gerekçelendirmelerinde de görüleceği gibi, eski yargılarının dönemin gerçekliği değil de, resmi tarih yazımının kendi üzerindeki etkilerinin bir sonucu olduğunu anlamış. Dolayısıyla da bu çalışma Erdoğan Aydın’ı da netleştirip ileriye taşıyan işleviyle onun açısından da, özel öneme sahip özgün ve derinlikli bir çalışma.
Özetle, Cumhuriyet’in; daha ilanından çok önce çoğulcu ve kapsayıcı 1921 Anayasası ile ele geçirdiği büyük fırsatı kaybetmesinin altını çizer adeta. İlanıyla da ‘kimsesizlerin kimsesi’ olmayı yitirmesini; adeta bir çığ gibi ilerleyerek Osmanlı bakiyesi halkların kontrol edilmesi, güdülmesi, Türklük potasında eritilmesi ve söz dinlemeyince de tenkil tek kimlikli, tek dilli, tek dinli oluşu anlatılır… İlk düğme yanlış iliklendiğinden olur tüm bunlar. Başlangıçtaki bileşenlerin, çeperin dağılmasıyla sadece tek kimlikli ve kapitalist bir medeniyet olarak Türkiye’nin inşasını değil, aynı zamanda buyurucu anlamda bir demokrasinin bile imkânsızlaştırılacağı bir otokrasi olarak şekillenmesini sağladığını belirtir. M. Kemal’in, Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan sonra parti kurma ve yönetme amacını alıntılarla verir. Mücadeleyi birlikte başlattığı arkadaşları, zafer sonrasında tarafsız bir başkan olmasını, artık anayasanın(1921) gereklerini hayata geçirmesini isterken; o (M. Kemal) tam tersine, bu denli güçlenmişken hem parti hem de devlet başkanı olmak, her önemli gelişmenin öncelikle kendi onayından geçmesini garanti etmek veya onlardan bağımsız aldığı kararları, verdiği talimatları diğerlerinin kabullenmesi; bunu meşru bir durum olarak içselleştirmelerini sağlamak istemesi ve bu yolda kararlar alıp uygulaması diye özetlemek olası… (Bu zaman-zemin çok farklı da olsa aklıma Recep Tayyip Erdoğan’ın KHK’lerle, var olan Anayasa’ya rağmen ülkeyi dilediği gibi yönetmesini getiriyor.) Demek ki benzer koşullar, benzer sonuçlar yaratabiliyor.
1921 Anayasası’nın hazırlanması sürecinde M. Kemal zayıftı, bu yüzden de demokratik ilkeleri kabullenmek zorunda kalmıştı; ancak 1923’te hem çok güçlüydü hem de bir uzlaşı zorunluluğu karşısında değildi E. Aydın’a göre. Aksine uzun zamandır uzlaşmama çizgisi izliyor, kendisine itiraz edenleri tasfiye ediyor ve kararları, talimatları bu tasfiye için Meclis’in yerine getirmesini dayatıyordu. Bunun aracı da partiydi (CHP) ve saflar kesin olarak da netleşmişti. Aydın, bu tasfiyelere ayrıntılarıyla yer verir ama bunu yaparken Çerkez Ethem’in, onca sayfada anlatılmış olması gereksiz bir ayrıntı gibi geldi bana. Kendi adıma, bu konularda onca kitap okumuş biri olarak, şimdiye dek okuduklarımdan farklı edindiğim bilgi Aferizm(sf.403) oldu. Kavramın kendisi ‘iş’in Fransızcası olan ‘affaire’den türemekle birlikte, Türkçedeki ‘aferin’ ile de ironik bir uyum kurar, diyor Aydın, ilgili dipnotta. Cumhuriyet’in hızlandırılmış millî burjuva yetiştirme politikası kapsamında, İttihat ve Terakki döneminde İtibar-ı Millî Bank aracılığıyla uygulanan bu politika Cumhuriyet döneminde özellikle İş Bankası aracılığıyla yapılmış.
Kürt Sorunu
Kitabın üçüncü bölümündeki, Millî Mücadele, Kürtlere Eşitlik Vaadiyle Biçimleniyor alt başlıklı metinde, yazar; rejim içi ilk büyük saldırının sola ve emek dinamiklerine yapılarak, (M. Kemal’in en yakın silah arkadaşlarının da kurucuları arasında olduğu resmi TKP aracılığıyla ülkeye çağırılan Mustafa Suphi’inin ve arkadaşlarının hunharca yok edilmeleri, İzmir İktisat Kongresi’nde Kurtuluş Savaşı’na katılan emekçi temsilcilerinin önerilerinin tutanaklarda bırakılıp hayata geçirilmemesi vs…) sosyal bir Cumhuriyet olanağının nasıl iç edildiğini belirtir. Millî Mücadele’nin temel partneri olan Kürtlerin bütün ülke ve imkânlarını zehirleyen bir sorun alanına dönüştürülmesine, özel bir önem verir. Ve özetle, Şeyh Sait’in kuşkusuz geri bir değerler sistemine sahip olduğunu, ama tıpkı Ömer Muhtar, Melle Selim gibi dışsal baskıya karşı bir hak mücadelesi verdiği, onun bu hak mücadelesini bastıranların da gerçekte başka bir halka ait toprağı kendisinin yapmak için o halkın hak isteme direncini kırmak, tarihsel hafızasını silmeye çalışmak, zorunlu iskânlarla ülkesini deforme etmeyi amaçladıklarını dile getirir…
Sona geldikte… Aydın’ın roman tadındaki diliyle yaptığı bu kapsamlı ve anlamlı, derinlikli muhasebeyi okumak, pek çok doğru bildiğimiz yanlışla hesaplaşabilmemiz için yeni ufuklar açacaktır bize.



