“Kimse bana inanmazken ben her şeyi, bütün olacakları görüyordum.”
Truva1 Kralı Priamos ile Kraliçe Hekabe’nin kızı Kassandra bir lanete uğramıştı, her olacak şeyi önceden görebilecek ama dili tutulacak, kimselere söyleyemeyecekti.
Kassandra, Truva’nın çöküşünü de gördü, abisi Hektor’un Aşil tarafından er meydanında öldürüleceğini de…
Ama gözleri değil, dili lanetliydi.
Söyleyemedi, çektiği azap çok büyüktü; saçını başını yoluyordu.
Dili kütük gibi şişiyor, susuyordu.
Çektiği ıstırabı Homeros İliada’sında söylemeye çalıştı; onun acısını anladık mı, bilemedik!
Bizler de, her birimiz, şimdi birer Kassandra’yız, bir şeylerin olmakta olduğunu görüyoruz, anlıyoruz, fakat dillerimiz dehşetle lâl olmuş, susuyoruz.
Suskunluk, korkunun gölgesi kendisini gösterince başlar.
Korku, bilinmeyenin gelişindendir.
Elias Canetti, büyük eseri “Kitle ve İktidar”a ilk cümlesini çarpıcı bir vurguyla yerleştirip başlar:
“İnsanı, bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur!”
Bilinmeyen yaklaşınca insan kaçar, kaçmak mücadeleye hazırlığın ilk evresidir, güvence altına alınmış bir yaşamın-geleceğin ardından mücadeleye kalkışılabilir; yoksa gerisi intihardır, mesela diyelim ki cephede tam siper yatarken gereksiz yere ayağa kalkıp kurşunlara isabet olmaktır.
Canetti’ye dönelim:
“Kaçamayan melankoliye yakalanır, kaçmak hayat için gerekli ilk adımdır!”
Öyledir tabii, mesela asansöre bindiğinizde behemehal inmeyi düşünürsünüz, inmek kaçışınızdır. İster klostrofobik olun ister Gönlü Ferah kaplıcası gibi hamam sonrası rehavetinde, kapının açılmaması, içeride tıkılı kalmanız, derinde yatan üstü örtük bir korkudur.
Arkamızdan kapanan her kapının açılması beklenir. Asansörle aranızda, siz içeri girer girmez, eşitsiz bir ilişki kurulur. Orada, Antik Yunan sofistlerine kadar uzanan kavramsallığıyla tekniğin insafındayız; bütün elektronik devrelerin, aksamların, mekanik parçaların yerli yerinde olması ve çalışmasından başka umarımız yoktur. Asansörün kapısı kata geldiğinde açılmalıdır. Açılmazsa imdat ziline basılır; ya o da çalışmazsa!
Asansör sizi kasden hapsetmez, zira, Aristotalesci bir kavram olarak, Tekhnē’nin bilinci yoktur, size düşman olamaz.Bile isteye size yönelmeyecektir. Ancak doğada hayvanların verdiği ürküntü bilinçli olmasa da amaçlı bir yönelime aittir. Doğada kendimizi sakınırız, kaçış yollarını aklımızdan geçirmeksizin adım atamayız.
Canetti diyor ki:
“İki hayvan arasındaki kuvvet eşitsizliği kaçışın doğasında bulunur“; nedir, daha kuvvetli olan diğerini avlayıp mideye indireceğine dair niyetini daha baştan belli eder.
Böylece kaçış bir ölüm kalım meselesi olur.
Hayvan bunu yapıyorsa homo sapiens’in ondan nesi eksik; homo’larımız yalnızca ve sadece bir tehditten, sesten, bakıştan, dehşet saçan her şeyden kaçmaya mütemayildir.
Homo sapiens aslan kükreyince kaçmalıdır; Canetti’nin ifadesiyle, “Çünkü aslanın kükreyişi gerçekten bir idam cezasının ilanıdır.”
Kaçmak eylemi verilen buyruğun, emrin şiddetine göre ortaya çıkar. “Emir verenlerin iktidarı her zaman büyür” diyordu Canetti…
Bahtsız Truva’nın talihsiz prensesi Kassandra’sına bir gün Zeus’un oğlu, güç-iktidar-savaş ve yönetim, ayrıca kehânet tanrısı olan Apollon kırda çayırda rastlar; görür görmez de âşık olur. Kassandra’ya sahip olmak, onunla evlenmek ister, ona kendisindeki yeteneği, geleceği görme yetisini yarı-tanrısal bir güç olarak vermeyi teklif eder, ki kız kabul etsin.

Kassandra tanrıya karşı gelir, onunla beraber olmaz, bâkire bir rahibe gibi hayatını yalnız sürdürecektir. Apollon bu red ediş karşısında kızı lanetleyecektir, öyle ki Kassandra geleceği tastamam görecek ama kimseye söyleyemeyecek, söylese dahi kimseler de inanmayacaktır.
Kassandra’ya artık saçını başını yolmak, fenalıklar geçirip düşüp bayılmak, vafir üzüntüler çekmek kalır. O şimdi bütün olacakları görüyor fakat söyleyemiyor. Truva, Truva’ya giren tahta atın içindeki askerlerin, ki başlarında İthaki Kralı gönülsüz savaşçı Odysseus bulunur, şehri ele geçirmesinden sonra yakılır, yıkılır.
Kassandra kendi başına gelecekleri de görmüş olmalı; tıpkı babası Kral Priamos’un şehrinin nasıl yok olacağını gördüğü gibi…
Truva’yı on yıl boyunca kuşatan Yunan-Akha ordularının başındaki general, fakat aslında Mykien’in kralı olan Agamemnon savaşın bitiminde Kassandra’yı kendisine cariye yapıp doğruca ülkesine götürecekti; savaş ganimetiydi.
Kassandra’nın çektiği azap, hasılı, bitmedi.
Kassandra’nın azabı o vakitlerden beri hepimizin üstüne serpilmiş, sinmiş olmalı; mitolojinin ve antik tarihin derin kuyularından bu yana acılarımız sonlanmadı.
Korkularımız da iliklerimize kadar işlemiş bir genetik alışkanlık gibi üstümüze yapıştı, kaldı.
Bu arada, bu Agememnon var ya, bu Agamemnon’un adını İngiliz Kraliyet Donanmasına ait olarak 1906 yılında denize indirilmiş bir kruvazör savaş gemisine verdiler. Geldi geldi, bütün hûşuneti ve azâmetiyle Çanakkale Boğazı-Dardanelles açıklarında sinsi bir gölge gibi maviliğin ortasında demirledi, toplarını da karaya doğru çevirdi.

Ona ilk karşılık veren, Dardanelles’in güney ucundaki Dardanos köyü tepesindeki Osmanlı bataryasıdır. Agememnon’u ve öteki zırhlıları karşılayan, Hasan ve Mevsuf isimli iki subayın başında olduğu bir küçük müfrezeydi oradaki, epi topu bir manga asker… Kendi cılız, yorgun ve takatı kesilmiş atışlarıyla, tıpkı 3 bin yıl evvel Dardanos’un azıcık güneyindeki Truva’yı kuşatan Mykien kralı Agamemnon’un adını taşıyan gemiyi vurmaya çalıştılar. İngilizlerin o dev savaş makinesinin ezici üstünlüğü galebe çalacaktı, karşı top atışıyla Hasan, Mevsuf ve 5 Osmanlı askeri orada hayatlarını kaybetti.
Kassandra bunu görmüş olabilir mi, üç bin yıl sonrasının kehânetini bilebilir mi!
Hem bilse ne yazar; söyleyemez ki…
Kassandra’nın acısını sosyal-psikolojide, edebiyatta, toplum bilimlerinde Kassandra Kompleksi olarak adlandırıyoruz; olacağı bilmek ama önüne geçememek. Bu çelişki o vakitten beri sürüyor; mitoloji ne güzel anlatmış. Günümüz dünyasının karşı karşıya olduğu dehşet veren her şeyden kaynaklı hissettiğimiz çaresizlik ve eylemsizlik olgusunu açıklamak için Kassandra’dan başka elimizde anahtar yok. Görüyoruz ve susuyoruz…
İklim-doğa ve çevre krizi, globalizmin dünyanın renklerini soldurması ve hayatlarımızı tek tipleştirmesi, kültürel erozyona uğrayan insanlığın tik-tok ve instagram reels’leriyle oyalanıp ekranda vakit geçirmesi, küreselleşmeye rağmen militarist ve sağ popülizmin yükselişi, otokrat yönetimlerin 20.yüzyılın faşizmini aratmayacak biçimde geniş halk kitlelerinden alkış alması; bütün hepsi, görüp de söyleyemediklerimizin tamamıdır.
Çaresizlik ve Eylemsizlik Hissi
Bu devasa ve karmaşık katakulliler karşısında, bireyler olarak kendimizi Kassandra gibi çaresiz hissediyoruz, eylemsiz kalıyoruz. ‘Gerçeği galiba görüyor, tehlikeleri de sanırım anlıyor, hatta arada bir sesimizi çıkarıp uyarmaya çalışıyoruz,’ da diyemeyiz; zira kendi sesimizden bile korkuyoruz.
Bu durum, bireylerde “öğrenilmiş çaresizlik”, “uyarıcı yorgunluğu” veya “bilişsel uyumsuzluk” gibi psikolojik tepkilere yol açıyor. Siyasal gelişmeler de bu denklemin önemli bir parçası. Kısa vadeli siyasi çıkarlar, popülist söylemler ve dar milliyetçi yaklaşımlar, uzun vadeli ve global çözümler gerektiren feraha kavuşturacak yolun önümüzde açılmasını engelliyor. Gerçekleri söyleyenlerin sesi, siyasi gürültü ve popülist söylemler arasında kakafoniye dönüşüyor ve kaybolabiliyor.
Kassandra Kompleksi, modern çağın en büyük Şekspiryen trajedilerinden birisi…
Ortalıkta bolca dolaştığını sandığımız bilginin ve uyarının öyle böyle var olmasına rağmen kitlesel bir eylemsizlik ve inançsızlık, bu durumu çok iyi açıklıyor.
Kassandra sadece bir mitolojik hikâye değildir, günümüzün aynasıdır, aynısıdır.
Çağlar değişti, eski tanrılar da çoktan sessizliğe gömüldü, fakat Kassandra halen aramızda dolaşıyor. Onu artık distopyanın karanlık dehlizlerinde, kuytu köşelerde, internetin yankı odalarında, trollerin arasında çilesini çekerken görüyoruz; ama biz de “ağzımızı mühürlemişiz”, susuyoruz.
“Söylem mühendisliğinde” büyük biraderler konuştukça bugünün Kassandraları olan entelektüel aydınlar, gazeteciler, akademisyenler, vicdan sahibi herkes yüzlerinde bir acıyla dinliyor; gözlerinin akında, bebeğinde Kassandra çığlığı geziniyor.
Kassandra insanlık tarihinin feryadıdır; tarih sadece olanların değil olamayanların, olması beklenip de onun yerine başkasının olduğuna dair tutulan kayıttır.
Bizler mi! Biz, hepimiz, rahat minderinden bir karış kenara kaymadan oturmaya devam ediyor, sabırlı adamların tevekkülüyle olacakları bekliyor; sadece, hayırlısı olsun diyoruz.
1Arkeolojik ve akademik çalışmalarda, yabancı eserlerde Troy olarak geçiyor, Çanakkale’deki harabelerin adı. Fakat ben Türkçede yer ettiği gibi Truva olarak kullanacağım.



