Selim İleri “Hatırlıyorum” adlı kitabında “Türkân Şoray’ın bakışlarındaki hüzün bana hep bir ayrılık duygusunun iç acısını çağrıştırır” demiş ve sinemamızda Türkân Şoray’ın varlığını şöyle açıklamıştı:
“…kimilerinin sandıkları ve düşündükleri gibi, yalnızca çok güzel yüzlü bir insan olarak dondurulamaz. Türk sinemasında birçok yıldız yalnızca fizik görüntüleriyle psikolojiyi ve duyarlığı kartonlaştırırken, hemen yalnız o, giderek güçlenen oyunculuğu, giderek bilenen seziş ve duyuşuyla, giderek anlamlılığa bürünen ifadesiyle canlandırdığı rol üzerinde egemenlik kurmuş, en düz, en yalın bir hikayeyi bile gerilim, olay, entrika tutkunu seyirci kitlesine onaylatabilmiştir.”
Türkân Şoray ile beyaz perdede ilk karşılaşmam, sanırım, “Çalıkuşu” filmiyle olmuştu. Hemen sonrasında, Ülkü Erakalın imzalı “Günahkâr Kadın” filminin afişinde bembeyaz gelinliği, uçuşan sarı saçlarıyla Filiz Akın’ın fotoğrafını görecek, sadece geçen elli dokuz yıl boyunca değil, yaşadığım sürece hayatımın başrolünde sadece ve sadece Filiz Akın olacaktı. Bu arada hemen belirteyim, 1966 yapımı “Günahkâr Kadın” Türkân Şoray ve Filiz Akın’ın beraber çalıştıkları ilk ve son film olma özelliğini de taşımaktadır.
Çocuktum, bütün o filmlerde anlatılanları, o hayal kahramanları gerçek sanır, adeta onlarla yaşardım. Mesela İlker İnanoğlu’nu kıskanırdım en çok (kardeşe duyulan kıskançlık diyelim mi!), beyaz perdede Filiz Akın’a rakip gördüğüm Türkân Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik’i adeta yadsır, ama yine de onların filmlerini gidip merakla, hayranlıkla izlerdim.
Bircan Usallı Silan‘ın “Dört Yapraklı Yonca”, Burak Süme‘nin “Türkân Şoray Sineması’nda Kadın İmgesi” adlı kitapları, bir görüşmemizde Gülsen Tuncer‘in “O gerçek bir tragedya oyuncusudur” sözleri, Filiz Akın’ın “Paris’te yaşarken en çok İstanbul’u ve Türkân Şoray’ı özledim” cümlesi; “Suna”, “Soğuktu Yağmur Çiseliyordu”, “Seni Kalbime Gömdüm”, “Metres”, “Ana”, “Dönüş”, “Karagözlüm”, “Sinekli Bakkal”, “Akşam Güneşi”, “Seninle Ölmek İstiyorum”, “Mine”, “Buruk Acı”, “Sonbahar Rüzgarları”, “Mahpus “, “Tavuk Göğsü Kazandibi”, “Sürtük”, “Berdel”, “Bir Kadın Kayboldu”, “Yılanı Öldürseler”, “Bodrum Hakimi” filmleri Türkân Şoray’ın farklı portrelerini alımlamama neden olmuştu.
Türkân Şoray hayallerimiz, Türkân Şoray aşkımız ve Türkân Şoray sinemamızdı aslında. Sesimiz, soluğumuz, öncemiz, sonramızdı… ve hep de öyle kaldı.
Bircan Usallı Silan ile ilk tanışmam ise, 1992 yılında raflarda yerini alan “Güzelliklere Merhaba”, hemen ardından “Acı Dolu Yıllar”, “Dört Yapraklı Yonca”, “Nilüfer”, “Ve Aslında Bütün Senler Ben”, “İyi ki Annenim Senin” ve yayına hazırladığı Filiz Akın kitaplarıyla (“Hayata Merhaba” , “Lezzete Merhaba”, “Filiz Akın ile Güzellik, Zayıflama ve Genç Kalma Üzerine”, “Hayatın Provası Yok”) olmuştu… Sıkı bir Bircan Usallı Silan okuruydum artık.

Bircan Usallı Silan
312 sayfa, Haziran 2025
Aslında size geçtiğimiz hafta, Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini alan “Türkân ve Hayat” adlı kitaptan bahsedeceğim; ama öncesinde anlatacaklarım var.
Bir davette Ediz Hun, beni Türkân Şoray ile tanıştırmıştı. Çok, çok güzeldi. Gözlerinde çoğalan ışık çakımları kalmış şimdi aklımda. Ve o içe işleyen derin, buğulu bakışlar.
Yirmi sene öncesi, “Dört Yapraklı Yonca” adlı kitabın imza günü.
Hatırlıyorum; Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit’in ardından en son Türkân Şoray gelmişti salona… hep o ışık seli.
Evet, yadsıyamam, Nükhet Duru’nun şarkısında anlatılan, eşsiz güzellikteki gözlerin gerçek sahibiydi Türkân Şoray:
“Esmer salkım gibi, lütuf gibi, isyan gibi, öksüz gibi gözler
Sanki durur durur dargın dalı gözler
Binbir laf bir bakışa nasıl sığmış öyle
Sessiz yanarken siz biz tüteriz
An gelir dağılır o yüz, an gelir avunur hemen
Yaz gelir bize gülseniz o gözleriniz birde siz…”
Şimdi de aklıma “Başrolde Filiz Akın” adlı çalışmam esnasında Filiz Akın ile yaptığım bir görüşmeden kısa bir bölüm geldi. Haydi, beraber okuyalım:
“Filmlerimiz için bize dönem kostümleri hazırlayan müşterek bir terzimiz vardı. İlker küçüktü, Türkân ile karşılaştık. Ben içerde prova yaparken, Türkân İlker’i kucağına almış, sevmiş, okşamış, uzun uzun konuşmuşlar ve ona ‘ Oğlum olur musun,’ demiş. İlker bazen, evde istediği bir şey olmadığında, canı sıkıldığında ‘ Ben de gidip Türkân Şoray’ın oğlu olacağım’ derdi.”
Her zaman olduğu gibi, lafı yine şirazesinden çıkarttım, farkındayım. Belli bir yaşı geçince, anlatacak şeyler birikiyor, zaman daralıyor, anıların istilası da cabası.

“Türkân ve Hayat” a gelince, Bircan Usallı son derece etkileyici bir illüzyon yaratmış. Öyle ki, kitabı okurken sanki karşımda Türkân Şoray vardı. Salkım saçak bir röportaj yapıyor, kendisine sorular yöneltiyordum. Gülcan, Suna, Feride, Azize, Mine, Eylül, Sultan, Rabia, Nüvid, Cevriye, Güzide, Sabiha, Dila, Güllü, Asya ve diğerlerini ne çok özlediğimi fark ediyordum. Ve Türkân Şoray’ın duygu dünyasını, hayata bakışını, Türkân Şoray’ı ikonografik ve toplumbilimsel bir değere, öncesiz sonrasız bir myth‘e dönüştüren unsurları çok daha iyi anlamaya başlıyordum.
Bircan Usallı Silan “Türkân ve Hayat” başlıklı eserinde taçsız kraliçeyi, aşk mâbudesi, gönüller sultanı, milyonların sevgilisi, zaman ötesi, erişilmez bir yıldız, bir anıt, başlı başına simge olmuş bir oyuncuyu, tabiatüstü bir düşsel eceyi, 1960’tan itibaren toplumun duygu birikimi açısından psikolojik bir anlam ifade eden Türkân Şoray’ı insan yönüyle ele almış. Yüreğinin sesini bir an olsun kaybetmemiş, geçmişin bütün hayaletleriyle yüzleşmiş, kişisel tarihini kendi elleriyle inşa etmiş Türkân Şoray’ı ve geleceğe bıraktığı izleri, Türkân Şoray’ı yaşama teyelleyen düğümleri, hiçbir vakit hesabı sorulmamış acıları…
Bircan Usallı Sılan bizlere bir bellek sunmuş aslında. Duygudan duyguya, yürekten beyne elçi olmuş. “İşte, sahici Türkân Şoray’ı takdimimdir,” demiş.
Bir gün, bir zamanda, herhangi bir hüzzam şarkının içinden, ufuksuz denizlerden, ille de “Annabell Lee” şiirinden, yağmurlu iklimlerden, efsanelerden, masallardan çıkıp gelmiş, haydi itiraf edelim, yorgun hayatlarımızın baharı olmuş Türkân Şoray ile sohbet etmenin tadına vardınız mı, hiç!
Dahası yaşamakla oynamak, yaşamakla yazmak arasındaki kan bağını iyi bilen iki insanın yani, Türkân Şoray ve Bircan Usallı Silan’ın dünyalarına yolculuk etmeye hazır mısınız?
O halde ” Türkân ve Hayat “ı okumanızı, öneririm.
Hem de hemen, şimdi; vakit kaybetmeden.





