Yakın bir zamanda öykü dosyasını okuyup düzelttiğim dostun bir öyküsünde geçen, ‘öyküye dâhil ettiğim Küçük Kınalı Kuş, adlı masalı; ninemden dinlediğim ÇÛK adlı Kürt Halk Masalı’ndan esinlendim,’ cümlesini okumamış olsaydım Çocuk Edebiyat Denilince (1.baskı, Ocak 2017, Doğu Kitabevi) adlı kitabımda detaylı yer verdiğim bir konuyu yeniden işlemeyecektim.
Demek ki, her dış uyaran kendine benzer şeyler anımsatıyor bize. Bu yüzden en sonda diyeceğimi en başta diyeyim. Ana izleği aynı olduktan sonra, adlarının ve hayvanlarının değiştirilmiş olması o masalları Türklerin de, Kürtlerin de, hatta Osmanlı bakiyesi başka halkların da masalları yapmaz asla. Sadece masallarda değil, halk hikâyelerinden, marşlara, şarkı ve türkülerden de fıkralara, mesellere kadar bu uyarlamaları da aşan sahiplenmeler, değiştirip dönüştürmeler var ne yazık ki ve bu konulara değinen epeyi bir araştırma ve kitaplar da var… Hep derim, her konuda ülkelerin, dolayısıyla da toplumların gelişmişlikleri yazı dilini ne kadar erken kullandıklarıyla orantılıdır diye…
Şimdi uyarlamaları anlarım, bir yere kadar. Çocuklarımız için uyarlanan çok da yapıt var dünyanın çeşitli ülkelerinden. Bu alanda yetkinleşenler de var, maalesef. Gerçekten de bir dönem için hakkını vererek çocuklarımızın bu alandaki açlıklarını gidermeye çalıştılar. Bunların en bilinen örneği AYŞEGÜL… (Küçük Ayşegül, orijinal adı Martine olan çocuk kitabı serisi kahramanının Türkiye’deki adıdır. Ayşegül, kurgusal küçük bir kız çocuğudur. Yazar Gilbert Delahaye ve çizer Marcel Marlier tarafından yaratılmıştır. Orijinal ülkesi Belçika, dili Fransızca’dır. Her ülkede farklı bir adla anılır (örneğin, Amerika’da Debbie, İtalya’da Christina, Almanya’da Steffi, İngiltere’de Mary, Portekiz’de Anita, Fransa da Carolina gibi). Karakter, serinin ilk kitabı (Martine Çiftlikte) 1954 yılında Fransızca olarak yayımlanmış. Gilbert Delahaye’nin 1997’de ölümü üzerine Ayşegül maceralarını Marcel Marlier’in oğlu Jean-Louis Marlier yazmaya başlamış. Üçüncü kitapta (Ayşegül Denizde) ortaya çıkan köpeği Pantuf (Saçaklı) diğer tüm kitaplarda da Ayşegül’e eşlik eder.) İyi de tuttu. Martine’nin gerçeklikleri bizim gerçekliklerimize uymadığından yazar ‘bize görelik’i uyguladı. Domuz, inek, koyun oldu. Kısacası, yaşamı bize göre değiştirildi dönüştürüldü. Ev eşyaları da kısmen bu değişimden etkilendi. Ama mini eteği hiç değişmedi. Martine, hafta sonları kiliseye gider ailesiyle. AYŞEGÜL, camiye de gitmez. Dinsiz olduğundan değil, laik olduğundan… (Yanlış anlaşılmayayım diye belirteyim: Kilise, Cami, Cemevi, Sinagog, Havra beni ilgilendirmiyor. İnançlı olana da saygım sonsuz.) TC’nin örnek çocuğu/ya da yazarımızın örnek çocuğu olması açısından bu böyle oldu.
Nesnel olmak istediğim için diyorum bunları. Yani uyarlamada bu tür değiştirmeleri anlarım.
Eserin doğasına uygundur belki ya da yazarın mantalitesine…
Bu gibi değişiklikleri, uyarlamaları anlarım da bazı uyarlamaları, yani kısaltma anlamındakileri özellikle anlamakta güçlük çekerim.
Örneğin, SEFİLLER, DON KİŞOT, BİNBİR GECE MASALLARI gibi çeşitli ülkelerde olduğu kadar bizde de kanıksanan ve beğenilen yapıtlar çocuklarımız için özensizce kısaltılıyor. Böylesi yapıtlardan özetin özeti olabilecek kitaplar, çocuklarımız düşünüldüğü için oluşturulmuyor ne yazık ki. Unutmamak gerekir ki sözünü ettiğim ve daha nice yapıt çocuklar için değil, yetişkinler için yazıldı. Avrupa kökenli Siyah İnci, Mutlu Prens, Çocuk Kalbi, Güliver’in Maceraları, Robenson Ölmemeli gibi pek çok yapıt bu kıtadaki ülkelerin, her ne kadar Fransa merkezli olsa da Jean-Jacques Rousseau’nun (28 Haziran 1712 – 2 Temmuz 1778) bireyin, toplum üzerindeki etkisi üzerine bir eğitim incelemesi olan Emile ya da Eğitim Üzerine adlı kapsamlı çalışmasından sonra yazılmışlardır… Çünkü Rousseau, bu hâlen okunan çalışmasında masallara, halk hikâyelerine iyi gözle bakmaz ve örnek çocuk olan Emile’e uygun görmez. Her neyse…
Esinlenmeyi ve bir halk masalını derlemeyi ya da bir halk masalını yeniden yazmayı da anlarım bir noktaya dek. Bunu gerçekten çok güzel yapan yazarlarımız var ve çocuklarımız da dâhil herkes okumaktan büyük tat alıyor desem abartmış olmam.
Örneğin sözel anlatılarımızı, mesellerimizi, masallarımızı Anadolu’yu dolaşıp yazılı edebiyatımıza kazandırarak, kültürümüzü zenginleştiren araştırmacılara, halk bilimcilerine, yazarlara büyük saygı göstermeliyiz sırf bu yüzden olsa da. Onların çabası sonucu birçok masal, mesel, hikâye, fıkra edinmişiz. Onların bu tür çalışmalarından kendi özgünlüklerini yaratanlar da var kuşkusuz. Günümüzde de artmış sayıları demek yanlış olmasa gerek.
Çok iyi bilinen bir halk masalı/mız da KARGA ÇALMIŞ KAVALI. Bunu bilirsiniz. Yine de özetleyeyim: Karga, ayağına batan dikeni, onu çıkaran nineye verir. Sonra gelip ister. Nine sonunda yerine ekmek verir. Bu böyle sürüp gider. Ve ekmek ineğe, inek geline, gelin kavala dönüşür. Çobandan kavalı alan Karga, “dikeni verdim ekmeği aldım, ekmeği verdim ineği aklım. İneği verdim gelini aldım, gelini verdim kavalı aldım. Düttürü düt düttürü düt,” der ve masal biter. Kürt Halk Masalı’nda da kahramanımız bir kuştur. Hikâye aynıdır. Sonunda şöyle der o kuş: Dikeni verdim, yedi ekmek aldım, ekmekleri verdim yedi koç aldım, koçları verdim, gelini aldım, düttürü düt, düttürü düt… Dahası da var bu masalla ilgili.
HASAN LATİF SARlYÜCE ile TARIK DURSUN K’nın ÇİL HOROZ isimli masal kitapları var. KARGA ÇALMIŞ KAVALI’ndan esinlenmiş ikisi de. Yalnız KARGA, ÇİL HOROZ olmuş o kadar. Her üçünde de anlatım ve olay kurgusu aynı. Tabii bir de MUSTAFA BALEL’in KURNAZ TİLKİSİ’ni unutmamak gerek. Tilki tavuk çalar. İnine ulaşamaz. Bir köy evine sığınır. Masanın altında yatar. Gece uyanır, mangalın altına bıraktığı tavuğu yer. Tüylerini bahçeye gömer. Yerine kaz alır. Yine akşam olur, bir evde kalır bu kez kazı yer, yerine kuzu alır. İnine ulaşamaz, gece olunca birine konuk olur. Gece kuzuyu yer, derisini gömer ve yerine ev sahi binden gelini ister. Boyun eğerler ve tor baya bir şey koyup verirler. Torbadan gelen hırıltı üzerine torbanın ağzını açar, içinden köpek çıkar. Canını inine kendisini atarak kurtarır. Kulakları, ayakları tilkiyi kurtarmak istediğini, kuyruğu ise yakalatmak istediğini söyler. Tilki delikten kuyruğu uzatır, köpek de onu dışarı çıkarır ve cezalandırır. (anlatım dili; çok kısa olmasına karşın en berbatı da budur.)
Buraya kadar her şey normal… Fakat başka bir şey daha var. O da şu: Çok uzun bir süre önce FRANSIZ KANADASI’NDAN MASALLAR (Afyon/Sandıklı da öğretmenlik yaptığım (1985-1997) yıllarda çalıştığım okulun kütüphanesinde görmüştüm) isimli bir kitap okumuştum. Bu kitapta ROBERT VE ÇUVALI isimli bir masal da bulunuyordu. İlginçti. Çünkü çok yönüyle yukarıda sözünü ettiğim birbirinin aynısı üç masala benziyordu. Konusu özetle şöyle: Robert’in bir çuvalı var. İçinde tek bir buğday tanesi… Birine verir. Onun tavuğu çuvalı açar, buğday tanesini yer. Robert yerine tavuk alır. Çuvala koyar. Birine emanet eder çuvalı. Çuval domuz ahırına bırakılır. Domuz, tavuğu öldürür. Robert gelir, yerine domuzu alır. Çuvala atar onu. Başkasına bırakır çuvalını. Ahırda inek, domuzu öldürür. Robert, domuzun yerine bu defa ineği alır. İneği çuvala koyar. Birine emanet bırakır çuvalı. İnek yenir. Robert, ineği ister. Sonunda bir kız alır. Kızı çuvala koyar. Bir kadına bırakır. Kız, bağırır. Kadın onu çıkarır. Tanıdığı biri olduğunu görür. Hemen sokakta ne kadar kedi varsa toplar ve çuvala koyar. Robert, çuvalı sırtlar gider. Kırda açar ve can havliyle dışarı fırlayan kediler onu tırmalayıp öldürür…
Farklılıklarına karşın benzerlikleri çok olan bu masalın gerçekte hangi ülkeye ait olduğu önemli değil. Çünkü dünya masallarını birbirinden ayıran konuları, kişileri değil anlatım biçimleridir diye düşünenlerdenim en iyimser bir dillendirmeyle. İçime sinmeyen şu: “İster fabl olsun, isterse bir halk masalı, eğer ben yazarken bir sözcüğünü bile değiştirmişsem onun yaratıcısı ve yazarı benim, esinlenmiş veya bütünüyle almışım gibi görünen yapıtların yazarları yaratıcıları değil,” anlayışı. (1) Bu bir tür düşünce hırsızlığıdır. Yazarlık ve yaratıcılık olamaz asla. Öncelikle kendimize saygımız olmalı. Tecimsel kaygılardan ve yaratma kabızlığını yenmek çabamızdan çok, çocuklarımızın ciddi ve özgün, aynı zamanda iyi şeyler okumalarını dert edinmeliyiz. Onu bunu temcit pilavı gibi ısıtmak, oradan buradan konu araklamak ve kene, sülük gibi sözel ve yazınsal kültür değerlerimiz olan eserlerimizden geçinmeye çalışmak, fabrikasyon, ama metalik çocuk kitapları oluşturmak asla yazarlık değil. Yaratıcılıksa asla! *
Tüm olumsuzluklara karşın yine de iyimserim.
Çünkü anlatageldiğim olumsuzlukları çocuk edebiyatı açısından bir torbaya benzetirsek, bu torbanın tersyüzü ciddi ve asıl olması gerekenleri içeren bir çocuk edebiyatını dert edinen yazarlar var. ALTERNATİF ÇOCUK EDEBİYATI KİTAPLARInı oluşturanlar bir tür FARELİ KÖYÜN KAVALCISldır bana göre. Gerçek edebiyata açılan yolların çıkışı gerçek çocuk edebiyatıdır çünkü. Bu ise çocuklarımızın yazın cennetidir. Ve hele akademisyen kimliği ile yeniden masal derlemecisi geçinenler yok mu, aklım almıyor gerçekten. Bir de foyaları ortaya çıkardığında, kaş yapayım derken göz çıkarmalarına şaşmamak elde değil. “Nerden bilirdim ki bu masalların çoğunun dünya masallarının basit kopyaları olduklarını, çünkü öğrencilerim bölgelerinden yaşlı başlı insanların ad ve soyadlarını referans vererek derleyip getirdiler, ben de onlara inanıp güvendim ve yeniden düzenledim…” (2) demeleri onları kurtarmıyor ve o kitapların da hiçbir düzeltme yapılmadan ortalıkta dolaşıyor olması inanılır gibi değil. Batı’da örneğin bir klasiği ya da N. Hoca gibi birinin fıkralarını yayımlayan en az yüz yayınevi bulmazsınız. Ve üstelik de kimse bir başkasının yapıtını kafasına göre kırparak ya da dünya görüşüne uygun sözcüklerle donatarak yayımlamaz. Biz de bu alan aynen bir çöplük…
(1)“Yaramaz Kuzu” Tarık Dursun’(a) K(akınç) başlıklı yazım, Damar’ın Aralık 1995 tarihli sayısında yayımlanmıştı. Yaklaşık iki ay sonra (İzmir /Bornova’da) Küçük parktaki Dıgıl Kültür Merkezi’ndeki bir etkinlikte konuşmacı olan Muzaffer İzgü, Hidayet Karakuş ve T. Dursun K’ya; yazımı özetleyip ne düşündüğünü sorduğunu söylemişti bana H. Hüseyin Yalvaç… Beni tanımadığını belirten yazar ki ışık içinde olsun bu sözü(1) söylemiş Yalvaç’a.
* Damar Dergisi’nden aynı yıllarda yayımlanan ‘Günışığı’na Mektuplar’ın 10. sunda da M. Helimoğlu Yavuz’u eleştirmiştim (Şahmaran Masalları adlı kitabı için).
(2) Yazı için ne düşündüğünü soran dergi sahibi Özgen Seçkin’e, M. Helimoğlu Yavuz: verdiğim cümleyi aktarmış/tı.



