Çocuk yaşta bir mızıkanın sesine kulak vererek başlayan müzik serüveni… Ekin Cengizkan’ın radyodan gelen seslere eşlik etme arzusu, küçük yaşlarda gelişen ritim merakıyla birleşerek onu cazın özgür yapısına, elektronik seslerin sınırsızlığına ve doğaçlamanın derinliklerine taşıyor.
Farklı şehirlerde geçen eğitim yılları, müzikal yolculuğunun haritasında belirleyici duraklara dönüşüyor. Anima gibi öncü projelerde yer alması, Eivind Aarset gibi ilham verici müzisyenlerle kurduğu bağlar ve kolektif üretim deneyimleri; sahnedeki güven duygusu ve müzikle kurduğu kişisel ilişkiyi daha da derinleştiriyor. Tüm bu birikim, kendini ve müziği sürekli sorgulayan, kalıplardan uzak duran bir sanatçının hikayesini ortaya koyuyor.
Müziğe çocuk yaşta başladığınızı biliyorum. O ilk yıllarda sizi en çok etkileyen şey neydi?
Ritme olan merakımın çok küçük yaştan başladığını fark ettim. Duyduğum şeylere etrafta bulduğum vurmalı ses çıkartabilen eşyalar ile eşlik etmek çok keyifliydi. Ayrıca bir şekilde mızıkam olmuştu. Hiçbir şey bilmeden üflerken çıkan nota ve aralıkların hava nasıl dalgalandığına odaklanıp duruyordum. Mızıka öğreneyim de şarkı çalayım diye bir kaygım yoktu hiç. Sesleri hoşuma gidiyordu. Bir de tabii ki evde sürekli radyoda müzik çalardı. Her şey vardı.

Caza yönelmenizde hangi etkiler ya da isimler belirleyici oldu?
Caz evde çalardı. Radyodan ne gelirse artık. Ben yine bir şeyler bilmiyordum ama kulağım hep oradaymış demek ki. Davulu gerçek hayatta görünce ve fiziksel olarak deneyimleyince enstrümanın neler yapabildiğini fark ettim. Caza ilk olarak bilinçli kulak kabartışım sanıyorum Elvin Jones’u duymak ile oldu. Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde davulu dokusal çalıyordu. Notaları çalmak yetmiyor, renk de düşünüyor gibiydi. Dinamik aralığı çok güçlü ve ifade şekli benzersizdi. Ondan sonra caz ile ilgili her şeye kendimi kaptırdım.
Eğitim aldığınız okulların, müzikal yaklaşımınızı nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Okullar çok farklı tabii ki. Yıldız Teknik, Berklee ve MİAM… Dönemsel olarak yaklaşırsam, Yıldız benim için kendimi aramak, çok çalışmak ve olabildiğince kendimi müzik piyasasına bırakma peşinde zorlanarak geçti. Berklee dönemi daha odağımın geliştiği bir dönem. Öğrenci seviyeleri çok farklıydı. Her seviyenin bir ifadesi olduğunu, müziğin insanlarda bir normal olduğunu, en üst seviyedeki öğrencinin ya da hocanın bile aslında bir yolda olduğunu “kısmen” hissettiğim bir dönem. MIAM da kendimi elektronik sesler dünyasına bırakmaya çalıştığım müziğin dokusal tarafını incelediğim ve algımı genişletmeye çalıştığım bir dönem. Ama fazla akademik buldum ve ben de o dönem çok fazla konser vermeye başlamıştım. Kendimce bir deneyim yaşadım diyebilirim. Çok şey ögrendim MIAM’da, ama 2 çok yakın dost ve 2 çok mühim hoca sayesinde oldu bence.
Berklee’de performans ve elektronik müzik alanlarında çalıştınız. Bu iki alanın birlikte ilerlemesi, beste ve doğaçlama yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
Performans okumak zaten başlı başına bir deneyim. Bence ne yaparsanız Berklee’de performans okumak için zaman yetersiz. Her hocadan bir şeyler kapmaya çalışıyorsunuz ve zaman hiç yeterli değil. Şu an tekrar orda olup çalışmak isterdim. Elektronik Müzik Departmanı (o zamanki adıyla Music Synthesis) birçok farklı kulvardan gelen insanın buluştuğu bir yerdi. Ses tasarımcılığı, Programlama, Production, gibi yerlere dokunuldu. Ben o dönem bir şekilde sentetik seslerin caz müziğine nasıl yerleştirilebileceğine çok odaklıydım. Bunu kulağıma sokan Eivind Aarset adlı bir Norveçli gitarist oldu. O bölüm aslında bir sürecin başlangıcını sağladı. Hala da devam ediyor. Çok özet geçmem gerekirse, müzikte boşluk ve negatif boşluk duymamı sağladı diyebilirim.
Ben sizi Anima’dan biliyorum aslında. 2000’li yılların başında yayınlanan Animasal albümünde caz ve elektronik müzik bir aradaydı. Bu albüm, senin nasıl bir müzik yapacağını o zaman bize gösteriyor muydu?

O dönemki etkilendiğimiz müziklere bakınca, Animasal’ın çıkmamasına imkan yoktu bence. 4 kişi çok şey üretiyorduk. Baya da sancılı dönemler geçiriyorduk, maddi manevi olarak. Çıkan albümün hala birilerinin kulaklarında olduğunu bilmek güzel bir his. Ne çıkacağının farkında değildik sadece yapmak istiyorduk. Dolayısıyla bir gelecek kaygımız yoktu müzikle alakalı. Sadece ufkumuzu geniş tutmaya çalışıyorduk. Ben hala aynı arayış araflarında kaldığımı hissediyorum. Çok da zevkli. Hala nasıl bir müzisyen olduğumu bilmiyorum. Bilmek biraz gerip değil mi? (gülüyor)
Son dönem işlerinizde elektronik altyapılar ve geleneksel caz öğeleri birlikte yer alıyor. Sizce bu tür melez yaklaşımlar dinleyicinin algısında bir dönüşüm yaratıyor mu?
Bence seslerin ve teknolojinin kaynaşması ve değişimi kaçınılmaz. Elbette ki. Her şey evriliyor. Kendi müziğimin algıda bir değişim yaratıp yaratmadığını bilmiyorum ama dinlediğim müzikler kendi algımı değiştiriyor.
Çeşitli projelerde farklı müzisyenlerle çalıştınız. Sizce bu ortaklıklar müziğinize nasıl katkılar sağladı? Karşılıklı etkileşim sizin için ne kadar belirleyici?
Etkileşim iletişim duymak benim için çok önemli. Müzik yaparken her zaman o ana tam olarak bırakamıyoruz kendimizi, orası bir çaba istiyor kesin. Ancak bazı müzisyenler ile bir araya geldiğimde başka bir yere gidiyor müzik yapma anlarımız, sanki kendimizi müziğe ya da yanımızdaki müzisyenlere teslim ediyoruz gibi oluyor. Benzer şekilde bazı müzisyenleri beraber çalarken dinlediğimde aynı hisler içinde oluyorum. Birbirlerine çok güvendiklerini hissedebiliyorum.
Önümüzdeki döneme dair planlarınızda neler var? Yeni projeler ya da denemek istediğiniz müzikal yönelimler bulunuyor mu?
Tarihin siyasal ve toplumsal olarak sıkışık “dertli” dönemlerinde yazılmış caz müziklerini bir 5’li ya da 4’lü oluşturup çalmak ve deneyimlemek istiyorum. Böyle bir projem oluştu. Uzun zamandır kendi projemi çalmıyorum. Belki de zamanı gelmiştir diye düşünüyorum.


