“Anadolu” adını çağrıştıran ekmek ve benzeri ürünler satan bir fırında yaşanmış “ayıp”lı bir olay ve çağrışımları bu yazının konusu…
Çalışanlarının gülmeyen yüzleri ve mesafeli tutumlarının dikkat çektiği bu dükkânın tereyağlı, peynirli börekle poğaça tatlarının karmaşasını taşıyan bir ürünüyse en beğendiklerimden biri. Elbette çok kişi de bu lezzeti tekrar tekrar tatmak istediği için çok kolay tükeniyor; tezgâhta yok satıyor.
Son gittiğimde ürünü görünce, elbette, sevinerek aldım ve günün belki de ‘en mutlu olayını’ yaşamak için, henüz paketindeyken, iştahla bir parça ısırdım. Fakat o da ne! Acı bir tat, acaba üzerine serpilen tohumlar mı bozulmuş diyerek iç kısmını denedim, acılık devam ediyordu, tam emin olmak için yarısını yedim, ancak acılı tadı değişmedi.
Ertesi gün, bu sürekli alışveriş yaptığım fırına durumu anlatmanın bir ‘vatandaşlık görevi’, olduğunu düşünerek uğradım. İlk defa çok sayıda olduğunu gördüğüm bu yiyeceği gösterip durumu anlatmaya çalıştım. Ancak dinlemek yerine, kimseden bu konuda şikâyet gelmediğini, benim işgüzarlık yaptığımı ima eden sözlerle konuyu geçiştirdiler. Haksızlıkla donatılmış şiddetin en inceltilmiş haliyle karşılaşmanın hayal kırıklığı ile ayrıldım…
“Kimseden bu konuda şikâyet gelmediği” sözleri yıllar önce ünlü bir firma sahibinin radyoda dinlediğim konuşmasını aklıma getirdi. Yakın zamanda “bizden aldığınız beğenmediğiniz, bozuk çıkan ürünleri getirin değiştirelim” kampanyası başlattıklarını söylüyordu. Bu cesareti nereden bulduklarını ise; neşeli sesiyle yaptığı bir tespite dayanarak, “halkımız bozuk çıkan ürünleri bile getirmiyor, getirmeye utanıyorlar” diyerek açıklamıştı.
Bu gerçekliğin ne kadar yaygın olduğuyla ilgili hatıralar bir bir akmaya başladı… Gelenekselle modern yemek karışımıyla bilinen bir cafe-lokanta. Gelen tabak normal beklentinin altında, neden? diye sorduğumda aldığım cevap, o kadar sıradan ve kendinden emin bir rahatlıkta, herkes çok memnun size ne oluyor tadında… Arkadaşıma soruyorum. “Sen beğendin mi?”, “Dışarda sakin bir saat geçirmek istiyorum, önemi yok ne geldiğinin” diyor.
Ortanın üstü yeni bir lokantada. Evde bile yapmak için zorlanacağın, ayrıca fiyatıyla çelişen bir lezzet ve görüntüde güya bir makarna önünde… kimseden çıt çıkmıyor. Bir süre sonra acaba ben de mi bir sorun var(?) dedirtmeye başlatan bir sessizlik. Birlikte gittiğin insanlarda bir başka türden rahatsızlık, “zaten hiçbir şeyi beğenmezsin, neden çıkıntı yapıyorsun, ye gitsin”. Daha da rafinelenmiş iki tür şiddetin ortasında kalma hali.
Gülhane Parkı’na bakan bir lokanta. Çok kalabalık. Öğle civarı. Hemen önündeki çimleri belediye görevlisi biçiyor, ancak o kadar gürültülü ki, bağırarak konuşmak zorunda kalınıyor. Hiç kimse duymuyor, ya da bu hizmetin daha erken saatlerde yapılabilecek olduğuna takılmıyor.
Bu olayların her biri hukuki olarak ürün ya da hizmetin ayıplı olması halidir bu…
“Satıcı, alıcıya karşı herhangi bir surette bildirdiği niteliklerin satılanda bulunmaması sebebiyle sorumlu olduğu gibi, nitelik veya niteliği etkileyen niceliğine aykırı olan, kullanım amacı bakımından değerini ve alıcının ondan beklediği faydaları ortadan kaldıran veya önemli ölçüde azaltan maddi, hukuki ya da ekonomik ayıpların bulunmasından da sorumlu olur.”
Satıcı, bu ayıpların varlığını bilmese bile onlardan sorumludur. Türk Borçlar Kanunu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da şikâyet mekanizması, hak arama yolları çok ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler, kullanılmadıkça, kendiliğinden uygulanma imkânından yoksun elbette.
Burada esas soru, gündelik hayatımızın temel ürün ve hizmetlerdeki “ayıp”lara karşı bu suskunluğun nedeni. Ülke gerçeğimizde bu sessizlik, birçok kültürel, tarihi, politik, hukuki sebeple ilişkilendirilebilir. Ama gündelik hayatımıza sinmiş bu sessizlik hangi politik/hukuki korkuyla açıklanabilir?

Günümüzde Acı
Byung-Chul Han
Çev.: Haluk Barışcan
Metis Yayınları
80 sayfa, Kasım 2024
Bu suskunluğun arka planını anlamaya çalıştığım şu vakitlerde, elimde bir kitap: Güney Koreli yazar ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han, Palyatif Toplum- Günümüzde Acı adlı kitabında yaygınlaşan gündelik suskunluğu algofobi çerçevesinde analiz ediyor. Algofobi yalnız acı verici duyuma karşı değil, aynı zamanda acı verici duyum meydana getirebilecek her şeye karşı duyulan aşırı bir korkuyu ifade eder. “Palyatif” sıfatının kökeninde Latince “manto” anlamına gelen pallium ve bundan türeyen “paltoyla örtmek” anlamına gelen palliare sözcükleri vardır. Kısaca, acının üstünün örtülmesi, acı yaratacak her durumdan kaçma, mevcuda uyum sağlama, mevcutla uyuşma…
Byung-Chul Han’a göre, günümüzdeki algofobinin temelinde bir paradigma değişimi yatar. İçinde yaşadığımız toplum her türlü olumsuzluktan kurtulmaya çalışan bir olumluluk toplumudur acıysa olumsuzluğun ta kendisidir. Acının geliştirici yönünü göz ardı ederek, psikoloji de bu paradigma değişimini izleyerek acı çekme psikolojisi şeklindeki negatif psikolojiyi terk ederek sıhhat mutluluk ve iyimserlik ile ilgilenen pozitif psikolojiye yöneltmiştir. Uzun olumsuz düşüncelerden uzak durulması gerekir bunların yerine derhal olumlu düşünceler kılmalıdır. Neo-liberal dayanıklılık, travmatik deneyimleri performans artışı için katalizör haline getirir. Ruhsal bir ağırlık antremanı olarak dayanıklılık çalışması insanlara acıya olabildiğince duyarsız daima mutlu bir performans öznesi olarak şekillendirmeyi amaçlar. Pozitif psikolojinin mutluluk misyonu ile ilaçlarla ulaşılabilecek bir daimi iyilik hissi, dahası vaadi iki kardeş gibidir… (…)
Byung-Chul Han’ın kitabında etkileyici biçimde anlattığı, insanın maruz bırakıldığı bu hal, elbette kişisel seçimlerle de şekilleniyor. Örnekler dikkate alındığında, bir anlamda taraflardan biri şu ya da bu sebeple fedakârlık yapmış olmuyor mu? Ancak bir taraf ‘bir şey’ feda ederken karşı taraf, hiçbir sorumluluk almadan kâr ediyorsa ve buna sessiz kalınıyorsa burada ciddi bir sorun olmalı. Göz ardı ettiğimiz pek çok şey gibi hayatlarımızın bir tarafını usul usul, sessizce kirletmeye devam eden bir mesele.



