Gül Çocuk,
“Bazen bizim evde sanatçılardan, özellikle de şairlerden konuşulur. Babam gibi edebiyatı ve şiiri seven konuklarımız gelince evimize… (Annem de seviyor ama, babam kadar değil.) Okudukları kitaplardan, sevdikleri yazarlardan, şairlerden ve de şiirlerinden örnek verirler. Onları can kulağıyla dinlerim. Ama geçen akşam üzüldüm. Onları dinleyemedim. Odama çekildim. Öfkelendim. Haykırdım avazım çıktığı kadar. Kendi kendime konuştum:
Madem ki Enver Gökçe, ‘Ne teslimiyetçi ne de uzlaşmacı bir şair,’ öyleyse hayatında hiç mi güzel olaylar yok, dedim.
Konuklarımızla, babamın ona dair dedikleri içimi karartmıştı. Bu yüzden babamın çalışma odasına gittim. Enver Gökçe ile ilgili kitapları karıştırdım. (Dost Dost İlle Kavga, 1973, Panzerler Üstümüze Kalkar, 1977). Beni mutlu edecek bir yazı bulamadım bu şiir kitaplarında. Aksine, babamı ve konuklarımızı doğrulayan yazılar vardı.
Ve sonunda kararımı verdim.
Size yazmalıydım, Enver Gökçe ile ilgili farklı şeyler yazarsınız diye, anlıyor musunuz beni.
Üstat çok acı çekmiş. Yaşadığı sürece devletten baskı görmüş. Devletten ve burjuvaziden çektiklerinden şikâyetçi olmamış. Aksine bunlara karşı hep direnmiş, dik durmuş. Sosyalist çevrelerden ve onu kartpostal gibi sömürenlerden gereken ilgiyi görmemiş. İnsan, yurt ve özgürlük sevgisi dolu yüreğiyle umudunu yitirmemiş. Hapis yatmış. Sürgün edilmiş. Erken yaşlanmış. Geçici işlerle ayakta durmaya çalışmış. Şiirlerini kaybetmiş ve unutturulmak istenmiş işin kötüsü.
Son yıllarını Ankara’da Seyranbağları Huzurevi’nde geçiren şair, soL portaldaki 16. 11. 2011 tarihli, Yok Edilmiş Bir Halk Cevheri: Enver Gökçe başlıklı yazısında şair Nihat Behram, yine memleketlisi ve arkasız, hırkasız olması dolayısıyla hakkında araştırmalar yapıp kitaplar da hazırlayan, yazan şair, yazar Ali Ekber Ataş da elindeki belge ve bilgilerden onun huzurevinde değil de, 19 Kasım 1981’de kaldığı huzurevinden ziyaretine gittiği yeğeninin Ankara’daki evinde sabaha karşı öldüğünü belirtiyorlar… Bu dünyalar güzeli insan için neler yazacağınızı merakla bekliyorum,” diyorsun.
Can Çocuk,
Duyarlı ve içten olman ne güzel biliyor musun?
Bu özellikleri ve insani olan diğerlerini koru her zaman. Nesnel ve gerçekçi olmayı, araştırmayı, okumayı, sentez oluşturmayı unutma. İnsanı insan eden güzel şeylerdir bunlar, inan.
Gerçekten de Enver Gökçe, “Ne teslimiyetçi ne de uzlaşmacı bir şair.” Pratiği, dünya görüşü ve şiirleri örtüşen başka bir şair yoktur demek yanlış olmasa gerek. 1940 Kuşağı olarak isimlendirilen “Toplumcu Şairler” içinde çok önemli bir yere sahip. Bunun iki dayanağı var:
Birincisi, ürettikleriyle özgün olması ve bu yüzden çağdaşlarından ayrılması…
İkincisi de hayatıyla şiirlerinin, düşüncelerinin örtüşmesi.
Çünkü o, politik biridir. Ve sınıf edebiyatının ödünsüz savunucusudur. Bu bağlamda kişiliği ile sanatçılığı uyumludur. “Şairin hayatı ile edebi etkinliği arasında hiçbir ayrılık olamaz. Biri pratikte, biri şiirde, iki hayat yaşamıyoruz, tek vücuduz,” diyen Nâzım Hikmet’in sözü, Gökçe içindir de sanki.
O, bedel ödemekten, acı çekmekten korkmuyordu. Gökçe’yi unutturmayacak -her şeye ve herkese karşın- özelliklerinin başında bunlar gelir. 1920’de Erzincan’ın Kemaliye (Eğin) ilçesine bağlı Çit köyünde doğan Gökçe, çok küçük yaşta Ankara’ya geldi, ailesiyle.
İlk, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara’da yaptı. Dil Tarih Coğrafya Fakültesinin Türkoloji Bölümünü bitirdi. Bu sırada dünyayı güzelleştirmeye ve yaşamı dönüştürmeye sevdalı güzel insanlarla birlikte aktif eylemlerde bulundu. Kendini yetiştirdi. 1943 yılından sonra ilk şiirleri (Yurt ve Dünya, Ant, Gün, Söz, Yağmur ve Toprak gibi) dergilerde yayımlandı. Şiirleri ilerici-devrimci çevrelerde karşılık buldu. Şiirleri okurda geniş yankılar uyandırdı. 1948 yılında Türkiye Gençler Derneği’nin kuruluşunda ve etkinliklerinde yer aldı. Halkı bilinçlendirmeye ve halka yardımcı olmaya yönelik çabaları hoş karşılanmadı.
Turancılar tarafından derneğe yapılan baskıya karşı duran yirmi kişinin içinde Enver Gökçe de vardı. Kitapların yırtılmaması için…
Ve böylece ilk kez tutuklandı.
Gerekçe: Komünizm propagandası…
Üç ay tutuklu kaldı. Daha sonra serbest bırakıldı.
İkinci kez, 1951’de tutuklandı. Kadırga Öğrenci Yurdu yöneticisiydi. Yedi yıl hapis, iki buçuk yıl sürgünlük cezası aldı… Boyun eğmedi, yılmadı, kimseye küsmedi, hep ayakta kaldı. Erken yaşlandı, değdin gibi. Ne Ankara’da, ne de İstanbul’da tutunabildi. Kendisine yardımcı olmak isteyen sınırlı sayıdaki arkadaşına, dostuna yük olmak istemedi. Sonunda köyüne gitti. Orada tek başına, in gibi bir evde yaşamaya ve hayata tutunmaya çalıştı.
Sonunda Ankara’ya geldi, yakın akrabalarının yardımı ile Seyranbağları Huzurevi’nde onuruyla, serviler gibi hayata tutunmaya çalıştı.
Mustafa Gökçe adıyla, Kemâlettin Kamu ile Ömer Bedrettin Uşaklı’nın biyografi kitaplarını yayımlattı. (1958) Dost Dost İlle Kavga (1973), Panzerler Üstümüze Kalkar (1977), Yaşamı Bütün Şiirleri (1981) ve Eğin Türküleri de ölümünden sonra kitap hâlinde yayımlandı. (1982)
Özgen Seçkin ve Metin Turan’ın, “Enver Gökçe Üzerine” isimli araştırma kitabından öğrendiğime göre, Enver Gökçe’ye kendi köyünde kuşkuyla bakılmış. Yükseköğrenim yapmış, başkentte büyümüş, yaşamış birisinin bir köyde ve üstelik de in gibi bir evde yalnız yaşamasına “casusluk” yakıştırılmış. Hep ihbar edilmiş. Evi basılmış. Bir iki edebiyat kitabı bulunmuş yalnızca. Sayrılığı ilerleyen Gökçe de bunca şeyden sonra köyünden tekrar Ankara’ya dönmüş… Yine de yakınmamış, kızmamış bunu yapanlara. Bütün kötülüklere ve iyi gün dostlarına karşı:
Döğülmüşüm
Söğülmüşüm
Kovulmuşum
Sittir çekilmişim yani
Kendi özyurdumda
Bir meri keklik gibi
Çeker giderim
(Hastır Lan!)
demiş olan Enver Gökçe, “Kardeşçe bir hayat” için çabalamış. Elli üç yıllık ömründe örgütlülükten, emekten ve de tek başınalıktan yana değil, çoğunlukla yoksul halklarla birlikte ‘yol’a gitmekten, ‘ben’den değil, ‘biz’den taraf olmuş biridir. İspanyol şairin “bir şair, taraf tutmalı damgalanıncaya kadar,” sözüne uygun biçimde hem de. Dosta ve düşmana inat… Asla bireysel mutluluktan ve kurtuluştan yana olmamış. Toplumsal mutluluktan başka mutlu olamayacağını ispatlamış, yaşamıyla. Kendisinin çektiği her şeyi çoğunluğun mutsuzluğu yüzünden göğüslemiş. Ama inancını yitirmemiş hiç.
Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım, İzmirlim
Gel aslan/m Mamak’tan
Erzincan’dan Kemah’tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!
derken öfkeli olduğunu, kurtuluşun direnişle elde edileceğini dile getirmiştir. O, alanların şairidir. Bu yüzden şiiri su gibidir. Gürül gürül akar yatağında. Set çekilemez önüne. Sesçildir. Mırıldanamaz onun şiirini okumak isteyen. Ve bir “araç”tır şiiri, güzel insanları bilinçlendirme yönünde (Şiirleri karşılık bulduğu içindir ki, hapisten çıktığında köylüleri onu Ziyaret etmiştir).
Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın on beşi; Biz olmasak Taşova’nın tütünü,
Kütahya’nın çinisi,/ Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yâr dizi/ Güzel değildir.
Bu gibi daha nice dizesiyle, Gökçe, direncin kaynağının bilinçlenme olduğunu anlatır bize. Bu yüzden doğrudan doğruya, topraksız köylülerin, işçilerin ve bunları savunan aydınların yanında yer almıştır. İnsanlığın kurtuluşu “kardeşçe hayat” uğruna çile çekmekten sakınmamıştır.
Uğruna çekilen,
Derttir, mihnettir
Senden yana olduğumuz sebeptir
Kardeşçe hayat!
diyen Gökçe, umudun, davanın inançlı şairi olarak sömürüye, zulme, eşitsizliğe, tutsaklığa; yoluna, kavgasına baş koyduğu yığınları başkaldırıya çağırmıştır:
Topla Antep’i Çukurova’yı
İzmir’i, Urfa’yı, Konya’yı
Haydi ha!
Ne durursun Munzur!
dizelerinde olduğu gibi.
Sevgili Günışığı,
Gökçe, yalnızca çağına tanıklık etmekle yetinmemiş, dil’i ustalıkla kullanmış. İğneyle kuyu kazarcasına şiirini oluşturmuş. Her sözcüğü (yapı ustasının uygun taşı yerine koyması gibi) yerinde kullanmış. Bu yüzden şiirinde tek bir fazlalık bulunmaz. Konularını, birebir yaşadığı, tanığı olduğu olaylardan ve çilekeş halkların tarihlerinden alırken bile, vulgar bir söylemden uzak durmuştur. Bunda da başarılı olmuştur.
Ve şiirleri sanki günümüzün (olmaması gereken) gerçekliklerinden esinlenmiş gibi, canlı ve akıcıdır. O, bu yüzden büyük ve usta.
Örnek mi:
Gel kardeşim gör, gel beri
Hey kurt hey kuş hey börtü böcek
Ah gidenler gelir mi geri
Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek
Demek
Daha bizim yaşımızda
İnsanlar ölecek (1943)
İşte bir tane daha:
Çıksam çıksam dağ olsa da yücesine
Duyar mıyım duyar mıyım top seslerini
At boynundan aşan yiğidim
Şu terk edilmiş toprak
Şu yanan köy
Şu devrilmiş araba
Şu tank altındaki
Senin sevdiklerin mi?
(39 Harbi, 1945)
(Sanki, 39 Harbi değil de, gözümüzü, kulağımızı ve ağzımızı kapadığımız ve neredeyse kanıksadığımız(!) ülkemizin bir bölgesindeki kirli savaş anlatılıyor, değil mi?) Sonra,
Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar höykürdüler
(Fakültenin Önü, 1947)
dizeleri (ve şiirin bütünü) günümüzün üniversitelerindeki saldırıları dillendirmiş gibi değil mi? 1948 yılında yazılmış olan “Görüş Günü” hapishanelerdeki istemi ve hasreti haykırmıyor mu, sence de? Kısacası Gökçe’nin hemen hemen her şiiri, yukarıda sözünü ettiğim kaygının izlerini taşır. Bu yadsınamaz bir gerçeklik bana göre.
Üzüm gözlü çocuk,
Ben gider oldum
Kardaşlar
Ve de kız kardaşlar
Ben gider oldum Gayri
Haram bana
Bu toprak damlar
Bu ağaçlar/ Bu taşlar bana
Apat dediğin
Şişirilmiş oto lastiği
Ve birkaç/ Tahtadan ibaret
Bu saldır./ Suda yüzer
Oğul, uşak, bir de karım
Kurt bana/ Hastir çeker
Kuş bana/ Yılan bana
Hastir çeker/ Çıvan bana
Lan kardaş/ Bu nasıl yara
Kanar her yerimden
Döğülmüşüm/ Söğülmüşüm
Koğulmuşum
Siktir çekilmişim yani
Kendi özyurdumda
Bir meri keklik gibi
Çeker giderim
(Hastir Lan!, Şubat 1980)
diyen Gökçe’nin hayatında (Özgen Seçkin-Metin Turan’ın sözünü ettiğim yapıtından öğrendiğime göre) iki güzel olay var:
Birinci olay: Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yardımı ile üç aylığına Bulgaristan’a tedavi için gitmiş olması.
İkinci olay: Metin Demirtaş’ın çabasıyla Antalya’da, “Enver Gökçe Gecesi ve Şenliği”nin düzenlenmiş olması. Burada çok ilgi görmüş çünkü. Bu ilgiye çok sevinmiş. Mutlu olmuş. İşte hepsi bu.
Ölümünden kısa bir süre önce kendi düzeltmesi ve onayı ile “Enver Gökçe Yaşamı Bütün Şiirleri” yayımlanan şair için; Metin Turan-Özgen Seçkin, “Enver Gökçe Üzerine: Eleştiri Tanıtma İnceleme Söyleşiler”, Metin Turan-İhsan Atar-Fikret Otyam ve Hüseyin Atabaş birlikte, Ölümünün 12. Yıldönümünde Enver Gökçe” , İbram Erdem, “Enver Gökçe”, Mehmet Özer, “Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe”, Celil Denktaş, “Berceste Mısra-ı Yazan Komünist Enver Gökçe”, Ramazan Turgut, “Bir Gözün Eğin’dedir”, Yalçın Duman, “Unutma Sen Şu Bitmeyen Kavgayı”, Hasan Hüseyin Yalvaç, “Zulme Direnenler”, Ali Ekber Ataş, “Doğumunun 100. Yılında Enver Gökçe’ye Armağan” ve Zeynal Gül de “Ölüm Adın Kalleş olsun” kitaplarını yazdı.
Yazıları, masal derlemeleri ve çevirileri bulunan Gökçe’nin, dünyaca ünlü Pablo Neruda’nın şiirlerinden yaptığı seçmeler ilk kez, onun tarafından Türkçeye çevrildi ve yayımlandı. Zülfü Livaneli, Timur Selçuk, Sadık Gürbüz, Kerem Güney, Ahmet Kaya gibi sanatçılar tarafından bestelenen şiirleri Neruda’nın, Gökçe’nin çevirileridir.
Masallarında ve kimi şiir çevirilerinde Aydın Tataroğlu adını da kullanmış.
1977 yılında, Devrimci Sanatçılar Derneği tarafından banda kaydedilen, “Kendi Sesinden Yaşamı” ve “Kendi Sesinden, Seçtiği Şiirleri ve Pablo Neruda Çevirileri”, sürekli güncellenen Enver Gökçe bibliyografyasının, üzerine yazılanların ve kendi ürünlerinden oluşan kitaplığın bulunduğu, belgelerin, Enver Gökçe’nin fotoğraflarının ve çektiği kimi fotoğrafların yer aldığı envergokce.org web sitesi var.
Şairin bazı kişisel eşyaları köyünde, köylüleri tarafından anısına kurulan Enver Gökçe Müzesi’nde bulunuyor.
Özgür Öyküşiir Dergisi tarafından Enver Gökçe Toplumcu Gerçekçi Şiir Ödülü veriliyor.
Ali Ekber Ataş, Celil Denktaş başta olmak üzere pek çok Enver Gökçe severi onu yarınlara aktarmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Ha bu arada üçüncü muştum olsun sana, bu mektup da Ataş’ın, ‘Enver Gökçe/Yazarak Anmak’ adlı kitabında yer alacak.
Gelecek güzel günlere, emeğe ve kavgaya inancını yitirmeyen büyük şair Enver Gökçe’ye sahip çıkmak her yurtseverin, sosyalistin, gerçek aydının, güzel insanın görevi olmalıdır. Sana, onun “Panzerler Üstümüze Kalkar” isimli yapıtından birkaç dize ile hoşça kal demek istiyorum, şimdilik;
Açmaz/ Açamaz/ Deme/Hiç
Bir/ Zaman/ Bu/ Nar Çiçeği/ Açacaktır
Elbet/ Bizim/ Caddelerimizde de/ Bayram/ Olacak
Halkın/ Üstüne/ Böyle/ Kalksa da/ Faşist/Namlular
Namert/ EIlerdir/ En/ Sonunda/ Bir/ Bir/ Kırılacak



