Türkiye ve Almanya arasında imzalanan iş göçü sözleşmesinin üzerinden 60 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde, o sözleşmenin gerek Türkiye’de gerekse Almanya’da yarattığı sonuçlar bugün daha yoğun, daha belirgin, daha derin, daha açık, ama düne göre daha karmaşık (kompleks) bir şekilde ele alınıp tartışılıyor.
Burada hayatın her alanını etkileyen göçün sanat, kültür ve müzik piyasasında da yer edindiğini ve kendine bir alan yarattığını söylemek yanlış olmaz. Örnekleyerek açıklayacak olursak; dün Yüksel Özkasap’ın Köln Radyosu’nun Türkçe saatinde yayınlanan gurbet konulu otantik Türkçe türkülerinin yerini, bugün müzikte hiphop piyasasını doğrudan etkileyen Eko Fresh, Kool Savaş, KC Rebell ve benzeri Türkiye kökenli rep yapan müzisyenler almış durumda. Tabi bunlar “gurbet” konusu yerine, artık, -en başta: ayrımcılık, ırkçılık, yoksulluk, kimlik edinimi…vb. gibi göç kültürünün sonucu olan birtakım sosyal-politik sorunları dile getiriyorlar.
Bu bağlamda, göç kültürünün edebiyata nasıl yansıdığına baktığımızda, onun da müziğe paralel bir tarzda, yani zamanla karmaşıklaşarak ilerlediğini söylemek yanlış olmaz. Türkçe edebiyatın klasikleri sayılan Fakir Baykurt’un ve Bekir Yıldız’ın iş göçüne odaklı eserlerinin yerini, bugün Almanca edebiyatın kategorileri arasına yerleşen “Göç-Sonrası-Edebiyat (postmigrantische Literatur)” almış durumda.
Hamburg Üniversitesi’nde bu alanda çalışmalar yapan Jara Schmidt 17 Temmuz 2025’te Deutschlandfunk Kultur’da yayınlanan bir söyleşide, göç-sonrası-edebiyat kategorisi içerisinde değerlendirilen yazarların Almanya’da doğup büyüdüklerinin ve Almancayı anadili olarak kullandıklarının altını önemle çizerek, artık onların hangi kökene sahip olduklarından ziyade, göçten kaynaklı sorunları nasıl ele aldıklarına bakmak gerektiğine vurgu yapıyor.1
Bu yazarlardan biri olan Necati Öziri (doğ. 1988) 2023 yılında yayımlanan Vatermal2 adlı ilk romanıyla Alman kültür ve edebiyat çevresinin dikkatini çekmiş durumda. Roman yayınlandığı yıl Alman Kitap Ödülü’nün (Deutsche Buchpreis) kısa listesine girmeyi başardı. 2024 yılında ise Ruhr Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Bunun yanında Vatermal adlı romanın 2025 yılının daha ilk aylarında defalarca tiyatro sahnelerine taşınarak, gerek Berlin (Maxim Gorki Theater)3, gerek Köln (Import-Export-Theater)4, gerekse Dortmund’da (Scahspielhaus Dortmund)5 defalarca sahnelenmesi ve her defasında salonları doldurması da bu romanın bir şekilde içinde bulunduğu kategoriyi (postmigrantische Literatur) zorlayarak aşmaya çalıştığının -ve hatta belki de aştığının, bir işareti olarak değerlendirilebilir.
Aşağıda Necati Öziri’nin Vatermal adlı ilk-romanı (Debüt) ve bu romanın aynı adla Schauspielhaus Dortmund‘daki sahnelenmesiyle ilgili bir değerlendirme yapılacak.
Üç Anlatım Zeminine Yayılan Bir Konu: Aile Dramı
Roman yazarın Arda Kaya adını verdiği ana karakterin aile hikayesini konu alır. Bu aile hikayesi tamamen Arda’nın perspektifiyle, babasına yazdığı bir mektubun içinde kurgulanmıştır. Ana karakter Arda Almanya’daki bir hastahanede yoğun bakımda tedavi görürken, hiç tanımadığı babasına bir mektup yazmaya başlar. Bu mektupta yaşadığı hayattan, hastalığından, ve ona duyduğu hislerinden bahseder. Son derece özgün olan bu anlatım tarzında ölüm döşeğindeki genç bir insanın iç dünyasına girmek, babasıyla hesaplaşmasına, kimlik arayışına, ve hayatı nasıl algıladığına tanıklık etmek mümkün. Bir mektubun sınırlarını aşan konular okuyucuda bir mektup değil de günce okuduğu izlenimi yaratır.
Bazı bölümlerde ben anlatıcı (Arda) kaybolur. Onu ziyarete gelen ve bu ziyaretler sırasında kendi hikayelerini aktaran anne (Ümran) ve ablanın (Aylin) yaşadıklarına egemen anlatıcı tekniğiyle yer verilir. Egemen anlatıcı annenin hikayesine (Türkiye’de geçen çocukluk ve ilk gençlik yılları, deprem mağduru olmasından dolayı yaşadığı travma ve ilk aşkı) olabildiği kadar nesnel ve mesafeli yaklaşırken, ablanın hikayesinde onu destekleyen, anlayan bir yaklaşım içindedir. Abla, henüz Arda doğmadan önce, çok küçük yaşlardayken, aile içi şiddete tanıklık etmiş, babanın aileyi terketmesi ile derin bir sarsıntı yaşamış ve bunun sorumlusu olarak gördüğü anneyi hiç affetmemiştir. Egemen anlatıcı Aylin’i annesine karşı isyankar, öfkeli ve güçlü, kardeşi Arda’ya karşı şefkatli ve koruyucu olarak okuyucuya yansıtır. Bu anlatımlarda Aylin çok sevdiği kardeşi Arda’ya yarı-anne olan bir abla rolündedir.
Roman anlatımı içindeki hikayelerin toplamından üç kişilik bir aile dramı sonucu çıkarılabilir. Bu ailenin gerek ekonomik, gerek sosyal gerekse politik sorunlar karşısında çözümsüzlüğünün -başta anne olmak üzere; onunla birlikte her iki çocuğun istenmeyen yerlere savrulmasının- sebebi, baba Metin Kaya’nın hiçbir açıklama yapmadan onları terketmiş olmasıdır. Benzer aile dramlarına Arda’nın akraba ve arkadaş çevresinde de rastlanır. Romanda yan karakterler olarak yer alan bu insanların birbirlerine acımasız ve hatta imha edici yaklaşımları dikkat çeker. Sanki her bir karakter kendi dünyasında yeterince anlaşılıp yakın çevreden yardım gör(e)meden, kendi yalnızlığı içinde kıvranmaktadır.
Aile Dramının İki Disipline Ayrı Yansıması
Romandan sahneye taşınan bu aile dramını iki disiplin (tiyatro ve edebiyat) kapsamındaki üç anlatım zeminine yayarak şu şekilde görselleştirmek mümkün:
Sahneleme:
Romanın Schauspielhaus Dortmund’daki sahnelenmesinde dikkat çeken unsurlardan biri girişin Alman edebiyatının klasiklerinden Faust II’den yapılan alıntılarla başlaması. Yaklaşık on dakika süren girişte gerek görsellerdeki dinamizm, gerek müzik, ışık ve sahne düzeni izleyiciyi bir gerilime sürükler nitelikte. Ana karakterin baygın bir şekilde yere yığılmasıyla sahne aniden sessizliğe bürünür ve giriş bölümü böylece sonlanır. Özetle Arda hasta yatağında kabus görmüştür.
Bir süre sonra anlatıcı rolünü üstlenerek babasına mektup yazmaya, başka bir deyişle yüzü izleyiciye dönük, babasıyla konuşmaya başlar. Sahne üzerindeki dekorda sadece iki bank dikkat çeker, bu şekilde hastahane atmosferi canlandırılır. Hastahaneye ziyarete gelen anne ve kızkardeşin -birbirleriyle konuşmadıkları halde, oyunun sonlarına doğru yakınlaşmak zorunda kalmaları da bu banklar üzerinde gerçekleşir. Romanda bu yakınlaşmaya rastlanmaz. Ama her iki kadın da hem romanda hem de oyunda güçlü karakterler olarak yansıtılır. Oyunun kurgulandığı üç anlatım zemini bir kaç sahne fotoğrafıyla şu şekilde özetlenebilir:
Karakterler:
Ümran (Arda’nın annesi) kocası tarafından terkedildikten sonra iki çocuğunun tüm sorumluluğunu tek başına üstlenmek zorunda kalır. Bu durumda maddi ve manevi olarak çok zorlandığı halde annesinin yardımını bile kabullenmez. Ona karşı öfke içindedir. Türkiye’de yaşadığı depremden dolayı travma sonrası rahatsızlıkları zaman zaman günlük hayatını etkiler. Ümran tüm zorlukların yanısıra bir de Almanya’daki bürokratik sorunlarla ve ayrımcılıkla mücadele etmek zorundadır.
Aylin (Arda’nın ablası) daha çok küçük yaştayken anne-babasının tartışmalarına ve daha sonra babasının hiçbir şey söylemeden evi terketmesine tanık olur. Annesine duyduğu öfke, annesinin anneannesine duyduğu öfkeye benzer, ama daha şiddetlidir. Ondan hiçbir beklentisi yoktur. Çocuk yaştayken annesinin ilgisizliğinden dolayı, erkek kardeşinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalır. Ergenlik dönemindeyken evi terk eder ve bu yüzden gençlik kurumu tarafından koruyucu bir aileye teslim edilir.
Metin (Arda’nın babası) politik bir geçmişe sahiptir. Arda’nın onun hakkında bildikleri Aylin’in ve aile çevresinden birilerinin anlattıklarından ibarettir. Onu kendi tasavvuruyla canlandırmaya, anlamaya -başka bir deyişle, ona ulaşmaya çalışır. Romanda baba karakterinin yokluğu ağır basar. Neredeyse her satır ve sayfada bu yokluğun farkedildiği söylenebilir.
Sonuç olarak gerek romanda gerekse sahnelemede göçten kaynaklı bir aile hikayesinin gerçekçi bir bakışla anlatıldığı görülür. Her iki disiplin de kendi doğal çevresinden kopmak zorunda kalan ve başka bir ülkede yeni bir hayat kurarken, buna yeterince hazır olmayan bir ailenin hikayesini çok katmanlı sebeplere dayayarak okuyucu ve izleyiciye aktarmakta. Bu aktarımlarda tiyatro oyunu, ailedeki sorunların sebebi olarak Almanya’daki kurumsal şiddeti gösterirken, roman babanın yokluğunun başka bir deyişle aileye karşı sorumsuzluğunun altını çizer. Tiyatroda abartılı grotesk motiflere, romandaysa duygusal, özgün ve hatta romantik motiflere rastlamak sözkonusu. Biri okumaya diğeriyse izlemeye değer iki eser.
* Vatermal kelimesi Almanca Muttermal kelimesine alternatif üretilmiş bir kelime olarak ele alınabilir. Muttermal kelimesinin Türkçe karşılığı „beng; doğum lekesi“ anlamındadır. Ben anlatıcının yanağında babasında olduğu gibi bir doğum lekesi vardır. Anlatıcı bu doğum lekesiyle birlikte kendini babasıyla özdeşleştirmeye çalışır.
2 Vatermal kelimesi Almanca „Muttermal“ yani „ben“ kelimesinin ironik bir sekilde dönüstürülmesiyle kurgulanmis bir kelimedir. Ana kahraman sol gözünün altindaki ben babasiyla ortak oldugu icin bunu Vatermal olarak adlandirir ve hic görmedigi babasiyla ortak olan bu bene büyük bir anlam yükler.






