Babadan oğula el hüneri bir zanaat yahut bir sanat geçerse buna Atadan Meslek derler.
Ustasından çırağına meslek aktarılınca adı Gedik olur; mektepte hocası bir talebesine el verirse, Beşik Uleması oldu denir.
¨Baba fırınında has ekmek¨ yemiş genç bir sanatçımız bu yılın tiyatro sahnelerinde hem atadan meslek erbabı, hem gedik, hem de beşik uleması olmuş görünüyor.
Güney Afrikalı yazar Athol Fugard‘ın ¨Merhaba Hoşçakal¨ başlıklı çeviri oyununa rol arkadaşı Tara Tokel ile birlikte sahnede hayat veren genç sanatçı Yalgın Yeter, babadan tiyatrocudur ve sıraladığımız Osmanlıdan kalma meslek âdabına ait unvanları da birer birer hak ediyor.
Güney Afrika’daki acımasız ırk ayrımcılığı-apartheid rejimine karşı direnen 20. yüzyılın edebiyatçısı, tiyatro yazarı Fugard’ın siyah ve beyaz oyuncuları aynı sahnede birleştirme cesareti unutulmaz şeydir.
Kendi ülkesinde eserleri sık sık yasaklanan, yargılanan sanatçı 90 yıllık ömrünü geçen sene tamamladığında geriye yüzlerce yazı ve sayıları 3 deste kadar, otuz civarında oyun bıraktı. Elinden pasaportu alındığından yurtdışında kazandığı ödülleri almaya bile gidememişti.
Bunlardan birisi, ¨Hello and Goodbye~Merhaba Hoşçakal¨ Türkiye sahnelerinde ilgi görenler arasındaydı.
Oyunun, Ankara Devlet Tiyatrosunda, Işıl Kasapoğlu yönetmenliğiyle uzun yıllar evvel sahnelendiğini biliyoruz. Daha sonrasında bir özel tiyatro daha oynadı, fakat asıl büyük sükseyi İstanbul Şehir Tiyatrolarında yönetmen Taner Barlas‘ın elinden çıkan temsiliyle yaptı. 2010 yılıydı, Ayşe Sezener Çetiner‘le birlikte bu iki kişilik oyunda Tolga Yeter sahnedeydi.

Tolga Yeter’in 2005 doğumlu evladı Yalgın’ın annesi de tiyatrocu Yelda Serbes’tir. Sabahtan akşama tiyatro konuşulan bir dünyaya gözlerini açan Yalgın Yeter’in 14 yaşından bu yana süren sahne tecrübesi Almanya’da aldığı eğitimle pekişmiş gözükse de asıl rol modeli, bize öyle geliyor ki, esasında babasıdır. Öyle ki nefes nefese süren 75 dakikalık, tek perdelik oyunu yöneten baba Tolga Yeter, sahne tasarımı ve kostümleri hazırlayan anne Yelda Serbes’tir. Bir ara, tiyatro salonunda başımızı çevirip geriye baktığımızda reji masası başında baba-yönetmen Tolga Beyi gördük.
Oyunu sergileyen Tiyatro Karnaval grubudur. Bir bakıma aile boyu tiyatro kumpanyasına dönüştüğünü, fakat tiyatro ciddiyetinden asla taviz verilmediğini görmekteyiz.
Son sekiz yılda Vuslat, Kısas(a) Kısas, Hamlet, Kör Düğün ve Newton Bilgisayardan Ne Anlar başlıklı oyunlara imza atan Tiyatro Karnaval’ın kurucusu Tolga Yeter ve sanatçı eşinin bu son oyunları, Merhaba Hoşçakal bir aile dramıdır. Dramı trajediye çeviren ise oyunun dramaturgu Tolga Beydir.
Athol Fugard’ın 1965 yapımı eserini çarpıcı bir estetik kurguyla farklı bir sona bağlamış bulunuyor; burada söylenmez, sahnede izlenir. Sadece sırf bu nedenle seyredilmesi gereken bir oyun, diye tanımlamak yeterli olmalı.
Oyunun bir yerinde bir tabanca ortaya çıkar; eyvah, fena bir şeyler olacaktır. Anton Çehov‘un ünlü ilkesine göre, sahnede (veya bir hikâyenin başında) duvarda bir tüfek asılıysa, o tüfek ilerleyen dakikalarda mutlaka patlamalıdır. Eğer kullanılmayacaksa, o tüfek oraya asılmamalıdır. Oyunda tabanca ortaya çıkar ve bir çekmeceye tekrar konur, saklanır. Biz seyirciler, nefeslerimi tutmuş beklemekteyiz, eyvah ki eyvah, bu tabanca mutlaka patlayacaktır.
Ölmüş bir [beyaz] annenin yokluğunda, evi terk edip fahişeliğe başlamış ve hayatta kalmaya debelenen bir ablanın geride bıraktığı, demiryolu işçisiyken bir kazayla onulmaz derecede sakat kalmış ve evin bir görünmez odasında yatalak [beyaz] babaya bakan Johnny isimli evin tek oğlu… Abla aniden eve gelir, babasını görmek bile istemez, sadece nasıl diye sorar. İki kardeş arasında geçmişin muhasebesi yapılırken, Johnny’nin ablasının niyeti anlaşılır. Daha baba hayattayken, demiryolu şirketinden aldığı yüklüce tazminat parasının, ki güya evde kutularda saklanmaktadır bu para, tamamını alıp kırık dökük evi de kardeşine bırakarak çekip gitmektir amacı… Fakat aslında baba ortada yoktur, çoktan hayatını kaybetmiştir. O hayattaymış gibi deliliğin sınırlarında dolaşan Johnny her saat başı kuvvet şurubunu babanın kaldığı odaya taşır, elde kaşık güya ona içirmektedir. Sonrası bir trajedidir; tabanca ortaya çıkar ama hoşçakal tekrar merhabaya döner. İç içe işlenmiş hârika bir dramuturjik kurguyla karşılaşırız.

Işık, ses, müzik, repliklerde aksamayan diyalog ve elbette kelimeleri ezmeden yutmadan konuşan iki sanatçıyla, delirmeye hazır Johnny’nin izlediği siyah beyaz filmlerden fragmanların sinema perdesinde akıtıldığı, bu haliyle alkışlanmayı hak eden bir oyun. Genç kadın sanatçı Tara Tokel cüretkâr ve seksapel kostümüyle sahneye geldiğinde, onu, abla Hester ile fahişe Hester arasında gidip gelen bir üzüntülü ve hüzünlü kararsızlığın içinde bulduk; Tara oyununu oynamıyordu, oradaydı ve yaşıyordu.
Amerikan tiyatro ve sinema dramalarında gördüğümüz, bizzat bizim de ABD’nin OrtaBatı-MidWest bölgesinde, içinde on yıl geçirerek tanık olduğumuz White-trash adı verilen yoksul, üstü başı ve her tarafları dökülen beyazlara ait hayatın kıyafetlerinden birisini giyinmiş Johnny’nin etek boyu uzun, orasından burasından sökük, kir pas içinde olduğuna yemin edebileceğiniz kırçıllı ve balıksırtı bir hırkayı çekiştirerek delirmeye ramak kalmış o hallerini bize aktardığı sahneler hafızamızdan silinmeyecek görünüyor.
Ve Oyun sonlandı: İki büyük tiyatro sanatçısının gümbür gümbür Türk sahnelerine gelişini karşılamak ve onlara hoş geldiniz alkışı yapmak için tam zamanıydı; alkışladık, seyirci olarak yapacağımız pek fazla bir şey kalmamıştı. Bu yazıyı yazmaktan başka!




