Rosa Luxemburg, 100 yıl önce kapitalizm yayılmanın sınırına ulaştığında çöker demişti… Bugün müştereklerin birer birer özelleştirildiği, şeyleştirildiği, metalaştırıldığı bir dönemde çöküşten daha çok bahsedilir oldu. “Çöküş” adlı kitabında kapitalizmin iç ve dış sınırına dayandığını vurgulayan Fikret Başkaya ile iflas, çöküş ve müşterekler üzerine konuştuk.
Hocam, siz yıllardır ‘iflastan’, ‘çöküşten’ söz ediyorsunuz ama sistem yerli yerinde duruyor? Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Tabii iflastan, çöküşten neyin kastedildiğine açıklık getirmek gerekir. Zira, bir sosyal sistemin, bir uygarlığın, bir sosyal formasyonun çöküşü, bir canlının, bir kuşun, bir insanın ölümü gibi anlık bir şey değildir… Zamana yayılmış bir süreç olarak tezahür eder… Çöküşten söz ettiğimizde artık verili paradigma dahilinde bir geleceğin olmadığını söylüyoruz… Bugün artık tartışmasız bir sürdürülemezlik durumunun, uygarlık krizinin ortaya çıktığını söylemek bir abartı değil… Nitekim Roma İmparatorluğu’nun uzun zamana yayılan çöküş sürecini ifade etmek için dekadans (décadence) kavramı peydahlanmıştı…
Bugün durum çok farklı zira bunak kapitalizm sadece sosyal kötülükleri (açlık, yoksulluk, sefalet, insanî yabancılaşma, aşağılanma…) azdırmıyor. İklim krizini, ekolojik yıkımı da tetiklemiş bulunuyor ki, bu üçünün diyalektiği de bir sürdürülemezlik durumu, uygarlık krizi demek…
Yüz yıl kadar önce Rosa Luxemburg da çöküşten söz etmişti ama sistem yerli yerinde duruyor?
Tam tersine Rosa Luxemburg’un öngörüsü şimdilerde gerçekleşmiş sayılır… Rosa Luxemburg, kapitalizmin yayılmanın sınırına ulaştığında çöker demişti… Kapitalizmin tarihi kolonyalizmin (sömürgeciliğin) de tarihidir… Bugün kapitalist sömürünün dışında kalmış, kapitalist olmayan bir yer, bir ülke kalmadığına göre, onun öngörüsünün gerçekleştiğini söyleyebiliriz… Artık sermayenin etkinlik alanı dışında kalmış bir karış toprak yok… Etrafına söyle bir bak, metalaşmamış şeyleşmemiş, parayla alınıp satılmayan, soysuzlaşmamış bir şey kaldı mı?
Eğer, iklim krizi ve ekolojik kriz olmasaydı da kapitalizmden çıkmak gerekmiyor muydu?
Kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı günden beri anti-kapitalist mücadele devam ediyor… Komünist Manifesto’nun yazılış-ilan yılı 1848… Sanayi kapitalizminin eni-sonu 250 yıllık bir geçmişi var… Kapitalizm insanlık ve uygarlık tarihinde çok küçük bir parantez… İnsanlığın ‘normal hali’ değil bir sapma… Nitekim kapitalizm dahilinde araçlarla amaçlar ters-yüz olmuş, öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır… Bu dünyada ne varsa şeyleştiriyor, metalaştırıyor, parayla alınır-satılır metalara ölü nesnelere dönüştürüyor… Kapitalizm etik değerlere yabancılaşmış bir sistem… Etik sınır demektir, potansiyel olarak yapılabilir olandan sakınmaktır… Kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimine sahip ama bu dünyanın bu gezegenin kaynakları sınırlı… Bir zaman geliyor, şimdilerde olduğu gibi, sınırsız büyüme doğal kaynakların sınırına dayanıyor…
Müştereklerin, ortak yaşam alanlarının ve kaynaklarının özelleştirilmesi neden çok önemli?
Çok önemli zira müşterekler birlikte yaşam için gereklidir, vazgeçilmezdir… Müşterekler, ortak yaşamın, bir arada yaşamanın, toplumsal varoluşunun vazgeçilmezleridir, insanları bir arada tutan tutkaldır… Neoliberal küreselleşme çağında müştereklere saldırı aralıksız devam etti… Artık ortada ‘müşterekler tanımına giren hiçbir şey kalmadı… Ne var ne yoksa özelleştirildi, utanmazca yağmalandı, talan edildi…
Müşterekler dendiğinde neler akla geliyor?
Ormanlar, meralar, otlaklar, nehirler, göller, su kaynakları, atmosfer, parklar, meydanlar, kütüphaneler, yollar köprüler, balıkçılık alanları, parklar, sokaklar, meydanlar, toplu taşıma alt-yapıları, eğitim ve sağlık hizmetleri… Dil, kültür, gelenekler, kolektif hafıza… Bunların hepsi özelleştirildi, şeyleştirildi, metalaştırıldı birer kâr aracına, ölü nesnelere dönüştürüldü…
Bu saldırı karşılıksız mı kaldı?
Bizde özelleştirme saldırısı başta KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) denilenlerin özelleştirilmesiyle başladı… Bidayette yeterli tepki yoktu… Anlı şanlı iktisat profesörleri başta olmak üzere, mektepli taife, işte ‘kanaat önderi’ denilenler, özelleştirmenin nimetlerini anlata anlata bitiremediler… Daha da utanç verici olan, bir kısım sendikacının da o koroya dahil olmasıydı… Artık bu gün ‘çırılçıplak’ durumdayız… Başlangıçta, bir çok yazı yazdım, konferanslar verdim, eğer saldırı vakitlice durdurulamazsa, ideolojik üstünlük karşı tarafa geçerse her şeyin elimizden alınacağını söyledim ama, bir işe yaramadı… Rüzgar sert esiyordu… Yürüdüğün yolun, geçtiğin köprünün, içtiğin suyun paralı olması kabul edilebilir bir şey midir… Bu utanılacak bir durum değil mi? Tabii utanmak için utanabilir durumda olmak gerekir…

Fikret Başkaya
Yordam Kitap
256 sayfa, Kasım 2019
Edinmek için
“ÇÖKÜŞ” Kapitalizmin Nihai Krizi Üzerine Bir Deneme” kitabınızda, kapitalizmin iç ve dış sınırına dayandığını söylüyorsunuz?
Evet ‘iç sınırına’ dayandı zira yeteri kadar yeni değer, artı-değer üretemiyor… Değerlenme sıkıntısı çekiyor, doğa yağma ve talanını derinleştirerek zaman kazanma yoluna gidiyorlar ama nafile… Türkiye’de özellikle dinci AKP iktidarında müştereklere saldırı insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaştı… Ne var ne yoksa utanmazca yağmaladılar, talan ettiler… Eğer bu saldırı vakitlice durdurulamazsa durumun daha da vahim bir hal alması kaçınılmaz… Zira, birlikte yaşamın temeli hızla aşındırılıyor…
Frederic Jameson bir seferinde, “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten kolaydır” demişti… Aslında bununla demek istediği şey ne?
Aynı şeyi, Slavoj Zizek’in de söylediği biliniyor… Esasen sorun ‘hayal gücümüzün zayıflığından, yetersizliğinden çok, ideolojinin hayal gücümüzü, tasavvur yeteneğimizi hizaya getirmesinin sonucu… Dikkat edersen, ortalıkta bir sürü ‘felaket senaryosu (nükleer savaş, nükleer kış, iklim kriziyle ilgili zombiler) tedavülde ama komünist toplumla ilgili bir şey yok! O zaman da kapitalizm insanlığın ve uygarlığın ‘normal hali’ sayılıyor… Tabii büyük çoğunluktan söz ediyorum… Aksi halde durum vahim olurdu… Dünyanın her yerinde ve her zaman radikal olarak kapitalizmden çıkma mücadelesi verenler vardı, bugün de var ama henüz taşı yerinden oynatacak yüksekliğe çıkabilmiş değil… Fakat bu sefer durum farklı… Eğer vakitlice kapitalizmden çıkılamazsa, geriye kurtarılacak bir şey kalmayacak… Tabii bunu söylemek de ne bir kehanet ve ne de felaket tellallığı… Zira, insanlığın ve uygarlığın geleceği hızla kararmaya devam ediyor…
O halde neler yapılır, nelerden sakınılırsa, bu kör gidiş durdurulabilir, toplumun geleceği kurtarılabilir?
Müesses nizamın muhalefeti ‘biz daha iyi yönetiriz diyor’… Biz iktidara gelirsek işler yoluna girer diyorlar… Defaten yazdığım gibi, marifet, yöneteni değil, paradigmayı değiştirmekte… Sadece sürücüyü değil, aracı da değiştirmekte… Eğer araç patinaj yapıyorsa, yürümüyorsa, tamir edersin, değilse değiştirirsin, yenisini alırsın… Kapitalizm dahilinde asla bir gelecek yoksa, geriye, sınıfların, sömürünün, sınırların olmadığı komünist topluma giden yolu aralamak kalıyor ve bu insan iradesini aşan bir şey değil… İrade sahibi insanlar değil miyiz… Başka şeyi başka türlü yapmaya bir engel var mı?
İstersen bir anektot’la bitirelim: Vaktiyle köyün birinde yaşlı bir bakkal varmış, bir çocuk çalıştırırmış… Köylüler az helva veriyor diye çocuğu şikâyet ederlermiş, Yaşlı bakkal çırağı değiştirirmiş, onu da şikayet ederlermiş, ve öylece sürüp gidermiş… sonunda terazinin bozuk olduğu anlaşılmış, terazi yenilenmiş ve şikayetler sona ermiş… Aslında yapılması gereken bir sır değil, paradigmayı değiştireceksin, kapitalizmden çıkacaksın, insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtaracaksın… İnsan haysiyetine yaraşır bir toplumsal yaşama giden yolu aralayacaksın… Bu bizim irademizi aşan bir şey mi?
Hocam çok teşekkür ediyorum…
Ben de sana…


