Unkapanı’ndan Taksim’e doğru tırmandığınızda, Tepebaşı’nı geçer geçmez yol sizi Pera’dan Tarlabaşı’na çıkarır. Taksim, meydanına buyur etmeden önce Beyoğlu’nun en arabesk, en yorgun ve en anason kokulu çehresiyle tanıştırır sizi.
Doksanlı yıllarda tüneller açılmamış, meydan yayalaşmamış, kentte rantsal dönüşümler henüz keşfedilmemişken ve Araplar sadece turist olarak dolaşıyorken o bölgenin fotoğrafı bu şekildeydi.
Pavyon dendi mi aklıma hep Tarlabaşı gelirdi benim. Aklıma ilk o semt düşer hâlâ.
Tarlabaşı…
Hayatların, tabelalardaki neon lambalar gibi yanıp söndüğü, harabe evlerin perdesiz pencerelerinden yükselen şuh kahkahalarla, saz salonlarından, türkü barlardan, pavyonlardan çıkan müziğin, polis sirenlerine karıştığı Tarlabaşı.
Arka sokaklarında iki apartman arası gerilen makaralara bayrak gibi asılmış çamaşırları, cadde boyu sıralanmış perukacıları, rengarenk otrişler satan dükkanları, parlak floresanlı merdiven altı kuaför salonları, birahaneleri, çorbacıları, karanlık mahallelerinin isimsiz sahipleri gibi dolanan altın zincirli, sentetik gömlekli tekinsiz adamları ve o adamların naylon vaatlerine inanıp kendini kul, ömrünü pul eden süslü, yorgun kadınları…
Dirseğini pervaza, avucunu çenesine dayayıp hayal kuranlarla, o hayalleri bozuk para gibi harcayanların bir arada yaşadığı yaşlı binalar…
Akşam olup hava karardığında, o yaşlı binalardan rengarenk ışıklar süzülmeye başladığında, tiyatrodan çıkıp eve dönüyorsam ve 28T’nin bulanık camlarına yaslanıp, Tarlabaşı Bulvarı’ndan Ömer Hayyam Caddesi’ne doğru bakıyorsam; aklıma, kalbime tek bir soru batardı:
“Odaları aydınlatan bu renkli ampullerin altında, kim bilir kaç hayat kararıyor?..”
Hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyeceğimiz, merak ettiğimiz, yargılayıp zannettiğimiz ve belki bir gün bir yerde kısacık seyredeceğimiz kararan hayatlar…
♦♦♦
Balat’ın Ayvansaray Mevkii, Mürselpaşa Caddesi, 163 numaralı adresinde bulunan Monologlar Müzesi, odalarının kapılarını bu hayatların hikayesi için aralamış, “Pavyon” oyunu ile seyircilerini bekliyor.

Tek cesetli bir cinayetin etrafında, kurban edilmiş beş farklı hayatın hikâyesini, farklı katlarda, odalarda seyrediyorsunuz.
“Geçtiğimiz hafta Balat’ta bir pavyonda çıkan kavgada, Cemil K. isimli şahıs, 28 yaşındaki Savaş Y.’yi bıçaklayarak ağır yaraladı. Savaş Y. olay yerinde ölürken, kaçan Cemil K. hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Polis, firari şahsı arıyor.”
Müzenin beyaz ahşap kapısını araladığımda, gülümseyen bir yüz beni içeriye buyur etti ve ismimi sorup listedeki biletimi kontrol ettikten sonra, oyunun broşürünü uzattı. Zeminden merdivenlere doğru yansıyan rengarenk ışıklar yüksek tavanda süzülürken, üst kattan gelen kahkaha sesleri, Kibariye’nin “Lafı Mı Olur?” şarkısına karışıyordu. Kendimi bir an otobüsün içinde, Tarlabaşı Bulvarı’ndaki duraktan yolcu alıyormuşuz gibi hissettim. Tıpkı doksanlardaki gibi.
Merdivenlerden yukarı doğru çıkarken, sanki otobüsten inmiş, merakıma yenik düşüp, bir cesaretle o mahallelerdeki mekanlardan birine girmiş gibi heyecanlandım.
Üst kata geldiğimde Buse (Eda Akel) karşıladı beni. Takma kirpikleri, simli makyajı, güllü tokası ve file çoraplarıyla gülümseyip, samimi bir buyurganlıkla adeta oyuna ve mekâna hazırladı.
Müzeye ilk gelişim değildi halbuki. “DUO” oyunu için daha önce gelmiştim ancak, bu oyunda konsept gereği seyircinin de interaktif şekilde oyuna dahil olabileceğini öngördüğümden, hafif bir tedirginlik yaşamadım da değil.
Her odada ana hikâyenin başka bir penceresinde misafir olacağımız oyunun seyir sıralaması daha önce görevli tarafından verildiği için, ilk odaya geçip oturduk ve oyun sırasıyla; tuvalet görevlisi Emine, konsomatris Sevda, patronun oğlu Burhan, dansöz Yasemin ve assolist Nazan’ın kendi hikâyeleri üstünden, pavyonda yaşanmış bir cinayeti monologlarla öğrenmeye başladık. Bir yapbozun parçalarını her bir odada, bambaşka ruhlarla tek tek birleştirdik adeta.

Büyük bir bidon çamaşır suyu yeter miydi temizlemeye, bir pavyonun lağımını?.. Yahut kaç şişe kolonya gerekirdi parmakların arasındaki kan lekelerini temizlemeye?.. Klozete kâğıt atmazsak tıkanmazdı belki borular, ama ya tıkalı olan doğar doğmaz yazılan kaderimizse?..
Elinde paspası, yüzüne bahşiş umuduyla kondurduğu gülümsemesi, bir cinayetin tam ortasında duran tedirginliğini saklamak için kılıf yaptığı zoraki neşesi… Oya Denizyaran yazmış, Kerem Pilavcı yönetmiş, Burcu Halaçoğlu hayat vermiş Emine’ye. Daha duygusal, daha yoğunluklu ve derin bir hikâye duymak istedim Emine’den, yalan yok.
Yoksul bir semtin derme çatma evlerinden birinde oturup, her gün temizliğe giden, koca dayağından bıkmış, üvey evlattan yılmış gibi bir Emine’den ziyade; dışı renkli, içi kederli, boğaza takılmış paslı jilet gibi acı veren bir mekânın, tüm pisliğini her gece eline bulayan, ruhunu kenefe bırakıp üstüne sifon çekmiş çok katmanlı bir Emine öyküsü seyretmek beni daha çok heyecanlandırırdı.
Tüm sırların konuşulduğu, bozulan saçların, dağılmış rujların düzeltildiği, ağlamaların, hıçkırıkların, kusmaların, surata su çarpıp ayılmaların, hacet gidermelerin, hasret çekmelerin, bir durup kendine gelmelerin yeridir pavyon tuvaletleri. Soğuk beyaz fayanslarında ne hikayeler saklıdır. Bu hikayelerin tek tanığı Emine, kendi hikâyesi ile boğazıma bin boğum verecek derken, ters köşe yaptı. Hali hazırda oyuncunun motivasyonu, yönetmenin usta dokunuşları da varken biraz daha derinlikli bir metin hak ediyordu açıkçası.
“…Dedim gözlerinin rengi ne? Dedi ki, Kara Sevda!..”
Çiçek Abbas filminde geçen bu replikle anlatmak istedim yan odadaki Sevda’yı. Gözlerinin ve saçlarının karası kaderine sirayet etmiş, sevmiş ama hep sevilmeyi beklemiş Sevda. Sımsıkı topladığı ve yürürken siyah bir pelerin gibi savrulan uzun saçları, yakasında mikrofon varmış hissi yaratan yankılı yüksek kahkahası, bastığı tüm ahşap parkeleri titreten topuk sesi, karşısında oturan insanı tedirgin eden cesareti, anlık değişen ruh hali, öfkesi, keyfi, neşesi, kederi ve muazzam sesi ile sahneye hasret, masalara müebbet konsomatris Sevda… Dışı asla kıramayacağın sert bir kabuk, içi damak çatlatan bir ceviz içi. Bilmeyen çoktur, “cevizin delisi tutar” derler. Sevda da öyle. Haddinden fazla sevginin getirdiği kalp kırıklığı, saçlarındaki kırıktan fazla olunca ödetir masanın adisyon fişini adama. Gözleri nemli, dili sitemli, küçük bir kol düğmesini takar yakasına ve bir şarkı patlatır: “Unut onu, dinsin gönlünde fırtına…”
Kerem Pilavcı yazmış, yine kendi yönetmiş, Pınar Yıldırım hayat veriyor Sevda’ya. “Bekleyen Dargın Anılar” oyunundaki performansı ile de göz dolduran, tekrara düşmeyen ince doğaçlaması ile hayranlık yaratan usta bir hikâyeci Pınar Yıldırım. Seyirci ile interaktif bir ilişki kurmak oldukça zordur. Beklenmedik tepkileri, jestleri göğüslemek ve kıvrak çalımlarla lâf çevirmek maharet ister. Maharetiyle kucaklıyor seyircisini. Keşke seyirci de karşısındakinin bir oyuncu, seyrettiğinin de oyun olduğunu unutmayıp, biraz sınırını bilse… Yıldırım’ın en büyük şanslarından biri de Pilavcı imzalı bir metni yaşatması. Birden fazla duyguya hareket alanı açan, anlattıkça lezzetlenen, tek bir ilmeğinin dahi kaçmasına müsaade edilmeyerek örülmüş bir hikâye seyrettik pavyonun ana salonunda.

Burhan ne demek, anlamı nedir? Bilir misiniz? Arapça kökenli bu kelime, “kesin delil”, “apaçık kanıt” veya “gerçekliği tartışılmaz olan” anlamlarına gelir. İsmiyle müsemma bir karakter Burhan da. Pavyonun her şeyi gören gözü. Babasından devraldığı patron koltuğunun hakkını verebilmek için kontrolü elinde tutmaya çalışan ve devamlı kayıt tutan bir “hard disk”. Kameralarla çevrelediği sarayının kara kutusu. Yanardöner bordo gömleği, yanık sesi, doğu şivesi, kösele pabuçlarıyla feleğin çemberine bile gizli kamera takıp izleyen bir adam Burhan. Alacağın, vereceğin gölgesinde tüm dengeleri gözetmeye çalışan, yarı muzip bir karakter. Eli silahlı, kalantor, göbekli pavyon patronlarının aksine “yeni nesil” bir çizgi ile yaratılmış karaktere, “Tebdil”in Hakkı’sı, “Gecenin Ardında” oyunu ile de adından söz ettiren Erkan Akbulut hayat veriyor. Bizleri salondaki masadan kaldırıp, patron odasına taşıyan hikâyenin yazarı ve yönetmeni Kerem Pilavcı. Odada kaldığımız müddetçe birbirini iyi anlayan ortak bir ruhun dansını seyrettirdiler bizlere. Ancak, oda duvarlarını yapay zekâ yerine gerçek fotoğrafların yer aldığı afişler süsleseydi ve tasarım açısından daha detaylı hazırlanmış bir mekanla karşılaşsaydık diye iç geçirdiğimi ayrıca belirtmek isterim.

Dansözlükten malulen emekli, çay ocağının kesme şekeri Yasemin… Bir devrin Deprem Yasemin’i. Kalçasıyla dünyayı sallayan, dansıyla şişeler açtıran, kıskanç bir kalbin karanlığında şişlenip, doğmayan çocuğuna, doymadığı mesleğiyle veda etmek zorunda kalan Yasemin. Alkış sesinin ambulans sesine karıştığı kıpkırmızı bir gecede, ismini ve resmini afişte bırakıp, acı hikayesini çay semaverinden çıkan buharla camlara yazmış. Arta kalan hüznünü de kucağımıza bıraktı o gece. Çay ocağında yaptığı bekçilik gibi, bekçisi oldu en yakın dostuna atılan iftiranın, kumpasın. Şenay Tanrıvermiş kaleminden seyrettik Yasemin’i. Yönetmen koltuğunda Kerem Pilavcı var. Tuğçe Tanış hayat veriyor karaktere. Hafif ukala, eril bir çerçevenin içine saklanmış yaralı bir Yasemin’e dokunuyoruz Tuğçe Tanış ile. Yer yer seyirciye de laf atarak, onları da sürecin içine dahil ederek oynuyor. Dansözlük yaptığı yıllardan kalma eski fotoğrafı, semaverin altında duran biri çay, diğeri rakı dolu bardağı, pullu kemeri, farklı dövmeleri hikayeyle bütünlük oluşturdu. Hani semaver gerçekten çalışsa ve içerisi buharlanıp çay koksa, hakiki bir çay ocağında, eski bir dansözle tanıştık geçen gece derdim. O kadar gerçekçi ve güzeldi. Tüm duygu geçişlerini ustalıkla yöneten oyuncuyu tebrik ederim.
Pavyonlarda assolistler sahneye en son çıkar. Biz de son hikâyede tanıştık Nazan ile. Pullu bir kumaşla sarmalanmış çıtı pıtı, minyon bir bedende biblo gibi bir surat, rutubetlenmiş göz bebekleri ve pembe tüylü mikrofonu kavramış kalem gibi parmaklar…Elemini, kederini, derdini suya anlatan, içindeki kuşları tekrar havalandırmak için sudan medet uman Nazan. “Önemli olan niyetindir” diye öğütleyen Deli Minnet’in mahzun yeğeni, Sulhiye kadının nefesi… Köyünün deresindeki çakıl taşları gibi, dev bir akıntıyla sürüklenmiş yüksek promilli arabesk sahnelere. “Kul hatasız olmaz o da öyledir” söylerken dudakları, geride bıraktığı hayat tehditkâr bir şekilde fısıldar kulağına: “Buradayım! Tam karşı masanda!..”
Nerede görsem tanırım bu satırları, bu bin bir gece masallarının yaratıcısını: “Ahmet Sami Özbudak”. Ballı sütünü alıp yatağa koşan bir çocuk gibi oluyor insan onun hikâyeleri karşısında. Yorganı sımsıkı boynuna kadar çekesin geliyor. Hikâye gözlerinde canlanıyor, derenin kenarında veya pavyonun soyunma odasında oturmuş olup biteni seyrederken buluyorsun kendini. Yönetmen tüm odaların hikayelerinde olduğu gibi Kerem Pilavcı. Güzel bir şarkının bestesi ve güftesini paylaşmış gibilerdi bu hikâyede. Önceleri oyuncu Pervin Bağdat ile dönüşümlü olarak sahneyi paylaşan Tuğçe Şahin, artık tek başına taşıyor bu karakteri. Göz yaşları içinde beş tur üst üste oynayan oyuncunun temposu zaman zaman geçmişi anlatırken hızlansa da performansı oldukça başarılıydı.
Finali sürprizli bitiyor Monologlar Müzesi Pavyon’un. İçeriye buyur ettikleri mutlulukla uğurluyor misafirlerini bütün ekip. İnsanın yan odalara alevli meyve tabağı gönderesi geliyor. Monologlar Müzesi Küratörü Ahmet Sami Özbudak, Pavyon projesinin tasarım ve yönetimini Kerem Pilavcı’ya teslim etmiş. Kerem Pilavcı da projeye o kadar titizlenerek sahip çıkmış, o kadar gerçekçi bir çerçeve katmış ki, seyirciyi oyundan çıkarıp sahici bir anda misafir ediyor. Selenay Yıldırım yardımcı yönetmen koltuğunda oturuyor. Projenin dramaturjisi Sinem Öztürk imzalı.
Dört farklı kalemden çıkmış beş hikâyenin sahne tasarım ve fotoğrafları Hande Göksan’a emanet edilmiş. Kostüm tasarımında Rüzgâr Alsabeyit ismi yer alıyor.
28T’den indim. 2026 yılında, evimdeyim.
Satırlarıma son vermeden önce, oyundaki “Buse” karakteri için bir not iletmek isterim. Oyuncu Eda Erol’un kendisine de yazdığım gibi;
Buse “Bu” ise, Buse’nin de hikâyesini dinlemek lâzım gelirdi odaların birinde. Hatta öyle bir hikâye olmalıydı ki, yutkunacak mecal bile bırakmadan, tutkal gibi yapıştırmalıydı bizi taburelere. Buse, o akşam aklımızı boş bir odada, kalbimizi loş bir hikâyede bırakıp çıkmamıza neden oldu.
Sahi o gece son darbeyi gerçekten kim vurdu?..





