Tutunamayanlar, Oğuz Atay’ın 1970 yılında yazdığı ve aynı yıl TRT roman ödülünü de kazandığı romanıdır. Tutunamayanlar romanı Türk edebiyatındaki ilk ve önemli Postmodern romanlardandır. Çevrenizde sık sık adını duyabilirsiniz. Çoğu insanın yoğun bir ilgisi vardır Tutunamayanlara. Okunması güç olan ve sabır gerektiren bir romandır üstelik.

Oğuz Atay
İletişim Yayınları
724 sayfa
115. baskı, Haziran 2025
(1. baskı – Ocak 1984)
Genel yapısıyla Tutunamayanlar romanı normalin ve alışılmışın dışındadır. Belli bir olay basit bir şekilde anlatılmaz. Ruhsal çözümlemelerin yoğun olduğu bir oluş (akış) romanıdır. Bu romanlar, kanıksadığımız klasik romanlardan birçok yönüyle ayrılırlar. Tip ya da karakterler bir oluş içinde, hayat durağan olmadığından ve duygularımız, düşüncelerimiz, kavrayışlarımız da durağan değil, bir nehir gibi akış hâlindedir; bu yüzden bilinç akışı bu gerçekliğe göre ve de karmaşık iç içe anlatılar biçiminde işlenir. Bu da romanın kolayca anlaşılmasını ve okunmasını zorlaştırır. Bu okumanın zorluğu yanında verdiği tat ve zevk de bir o kadar fazladır. Yıllarca aklınızdan çıkmayacak ve tekrar okunma isteği yaratacak bir başyapıt bana göre.
İlk 1984’te (ve daha sonraları da) okudum. Ama ben yazar okumayı daha çok sevdiğimden ara ara sevdiğim yazarlara yeniden dönüş yaparım. Bu dönüş, çift dikiş gibidir. Her okuma bir öncekini de içine alarak kavramanızı ve ondan alacağınızı daha da geliştirir. Bu son okumam öncekilerden daha çok etkiledi beni; bu yüzden istediğim hâlde bugüne kadar hakkında yazamadığım roman için bu defa yazmak (ve yazdığımı da paylaşmak) istedim.
Tutunamayanlar, alışılmışın dışında bir roman dedim.
Belirli bir olayı sergilemekten çok; izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemeler içeriyor. Bu bakımdan, özetlenmesi güç, yine de kendimce özetleyeceğim önce.
Daha sonra da bana düşündürttüklerini aktaracağım.
Konusu, kısaca: Genç mühendis Turgut Özben yakın arkadaşı Selim Işık’ın kendini bir tabancayla vurduğunu gazeteden öğrenir. Olayın çok etkisinde kalır. İntiharın nedenlerini merak eder, bir dedektif titizliğiyle olayın peşine düşer. Bu amaçla araştırmalara girişir. İlkin Selim’in arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Metin’den şunları öğrenir: Metin’in Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızın ona uygun düşmediğini söyler. Fakat Metin kızı bırakınca, bu kez Selim ona tutulur. Metin, bunun üzerine yeniden kıza yanaşır. Kız ise bir süre sonra ikisinden de ayrılır, başkasıyla evlenir. Esat’ı dinler. Esat: Selim’i lise öğrencisiyken tanır. İlginç, zeki, oyuncu biridir. Çok kitap okur. Wilde’a hayrandır. Fakat Gorki’yi okuyunca onu sevmez olur. Esat’la oyunlar düzenlerler, birlikte eğlenirler. Turgut Özben, Selim’in arkadaşlarından Süleyman Kargı’yı bulur. Süleyman, ona Selim’in yazdığı 600 dizelik şiiri verir. Şiire göre, Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu amansız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız sanılan biridir. Turgut Özben, Selim’le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla da tanışır. Daha doğrusu kız, Turgut Özben’le görüşmek için onun işyerine uğrar. Daha sonra görüşebilirler ancak.
Ve Günseli anlatır:
Selim’e bir toplu gezintide rastlamıştır. Sıkıntılı ve asık suratlıdır. Onu avutmaya çalışır. Fakat Selim’in soru yağmuruna tutulur. O gün anlaşamazlar. Aradan bir ay geçer. Selim, onu telefonla arar, buluşurlar. İlişkileri gitgide gelişir. Ne var ki, Selim evlenmeye yanaşmaz. Çok kuşkuludur, geleceğe güveni yoktur, inançsızdır, aile düzeninden hiç hoşlanmaz. Bağsızdır. Bir ara kendini içkiye verir. Çevreyle uyuşamaz. Sanki bir kafese kapatılmıştır. Hastalanır. “Kötü yaşarım” korkusuyla hiç yaşamadığını düşünür. Günseli’ye bir mektup gönderir ve ardından intihar eder.
Selim, son günlerinde Tutunamayanlar üstüne bir ansiklopedi hazırlamaya girişmiştir. Orada kendisine de bir madde ayırır. Bu maddede belirttiğine göre, Selim; bir kasabada doğmuştur. Babası bir memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirir. Altı yaşında ailesiyle büyük bir şehre göçer. Sabri adlı bir çocukla arkadaş olur. Okula gider. Uzun boylu olduğundan arka sıraya oturtulur. Sınıfta çok konuşur. Ortaokuldayken Pitigrilli’yi (İtalyan bir mizah yazarı, inançsız alaycılık yoluyla mizah yapmış, sivridilli ve yazma konusunda sınır tanımayan biri.) okur. Sonra kızlarla dolaşmaya başlar. O sırada 2. Dünya Savaşı patlar. Askerliğini yaparken Kargı ile tanışır. Askerlik bitince açıkta kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. Kendi kabuğuna çekilir. Turgut Özben, araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini de ulaşır: Tutunamayanlardan biri olduğunu öğrenir.
Selim Işık ve Turgut Özben, öğrencilik yıllarında iki iyi arkadaşken, hayattaki tercihlerinin farklı oluşu, yollarını ayırmıştır. (Selim’e göre de o evlenince bir daha onunla görüşmemiştir.) Bir gün Turgut, gazetede Selim’in intihar ettiği haberini görmüş ve onunla zamanında yeterince ilgilenmediği için kendini suçlamıştır. Selim’i intihara götüren nedenleri bulmak üzere, onun tuttuğu notları, günlükleri, özel odasını, tanıdıklarını yani hayatını araştırmaya başlar. Ve Selim’in Günseli isminde bir sevgilisi olduğunu, Günseli’nin Selim hakkında her şeyi bildiğini de öğrenir. Araştırma sırasında Turgut, bir yandan da kendi hayatını sorgular. Gerçeği öğrenme isteği Turgut’u dış dünyadan, doğru bildiği her şeyden uzaklaştırır. Ona destek olan Olric’in eşliğin de… Olric, Turgut’un iç dünyasındaki kendisidir. Hep onunla konuşur. Daha çok bir özeleştiri yapar Olric’e. Romanın başında Turgut Özben, üç yıldır kayıplara karışmıştır. Kayboluşundan bir yıl sonra, bir yolculuk sırasında trende tanıştığı bir yayıncıya, yayınlanmak üzere notlar, yazılar göndermiş; ancak bunlar yayıncının eline iki yıl sonra geçmiştir. Kitap, Turgut Özben’in notlara eklediği ve ancak küçük bir bölümünün yayınlanmasını istediği mektupla son bulur. Belki bu romanı ve yazıyı okuyanlar benden katbekat daha yetkin ve sağlam bir özet çıkarabilir kuşkusuz. Ama bu özetin anlatmak istediklerime yeteceğini düşünüyorum.
Öyküde veya romanda kısacası kurgusal dünyada dikkatini başkalarına yönelten her gerçek yazar öncelikli olarak insanı anlamaya ve anlatmaya çalışır. Bunu yaparken de bir sosyolog, bir filozof gibidir. Durmadan akan hayatın içinde akış/oluş hâlindeki insanı, duygularını, çelişkilerini, sorunlarını ve de çapraşıklıklarını ince ince işler. İşte Tutunamayanlar özelinde Oğuz Atay’ın böyle bir kaygı taşıdığı en başta anlaşılıyor. Selim Işık, Turgut Özben, Süleyman Kargı, Nermin Özben ve Günseli Ediz bu oluş romanında akış hâlinde ve insani her şeyleriyle anlatılmışlardır. Yazar, bireylerin iç dünyalarını, karmaşık bilinç yapılarını inceden inceye aktarmıştır. Aslında kurguya dayalı tüm yapıtların merkezinde de insan vardır. Oğuz Atay’ın da tüm yapıtlarında insan/birey var.
Bir bakıma toplumla, kendileriyle uyumsuzdur birçoğu benzer biçimde tutunanlarsa toplumla ve de kendileriyle uyumlu, yani barışıktır. Bu yüzden romanın merkezindeki insanlar/bireyler tutunanlar–tutunamayanlar olarak varlar. Yalnızca Selim, duygu, düşünce, eylem ve çelişkileriyle var olan tek soyut kişidir. İntihar etmiş olmasına rağmen Selim, başta Turgut olmak üzere romanda kendisiyle dolaylı ya da dolaysız ilişkisi olan her bireyde yaşar. Hele Turgut’un iç dünyasında o adeta bir Don Kişot’tur.
Oğuz Atay, kendi döneminin bir grup aydınının içinde devindikleri toplumla uyumsuzluklarını aşmaya çalışarak kendileri olmaya ve b/öyle kalmaya çalışan birey/ler/in hem kendileriyle hem de çevreleriyle olan problemlerini ve bunlardan kurtulmanın yollarını arayışlarını işlemiş. Arkadaşının (Selim’in) intiharı tüm hayatını altüst eder Turgut’un. Bu intiharı aydınlatmak için ortak ve ortak olmayan arkadaşlarıyla, ailesiyle görüşür. Kendisi için de Selim’le yaşadıkları, konuştukları her şeyi neredeyse en ince ayrıntısına kadar anımsayıp ipucu bulmaya çalışır. Bu süreçte kendisiyle de yüzleşir Turgut Özben.
Hayatını sorgular. Sonunda da önce ailesinden yani karısından/çocuklarından, işinden ve sonra da yaşadığı şehirden kaçar. Bu kaçış için biriktirdiği paraları da bankadan çeker. Yeni bir hayata yol alır. (Almaz, alamaz mı? Okura bırakılmış bana göre.) Çünkü onun mektubundan öğreniyoruz ki trenlerle istasyondan istasyona yolculuk yapıyor. Ve arkadaşı gibi Tolstoy başta olmak üzere Selim’in sevdiği-okuduğu tüm yazarların kitaplarını da yanına alır. İlginçtir. Tolstoy’un da yaşamının bir tren istasyonunda, kimine göre de bir tren kompartımanında sona ermesi gibidir, Turgut’un trenle tutunan olmaktan kaçışı.
Aslında hem Selim’in hem de Turgut’un okuduğu kitapların kahramanlarına ve de kısmen yazarlarının yaşamlarına paralel hayat/lar sürdürmeleri/sürdürmek istemeleri de, yazarın dış dünya-dan kopuşlarını(tutunamamalarını) somutlaştırmak istemesinin bir sonucudur diye düşünüyorum.
Bu beklenmedik intiharın nedenlerini bulmasına bağlıdır bir bakıma hayatta kalması Turgut Özben’in, kendini yeniden var etmesi. Çünkü Selim’i hayata bağlamayan her şey bir bakıma onun için de geçerlidir. Romanın gerçekliği içinde Turgut Özben’in merakını, intiharın nedenlerine ulaşmaya çalışmasını ve kendini sorgulamasını (kendiyle yüzleşmesi) görürüz. Ki Selim ile o neredeyse bir paranın iki yüzü gibidir. Sığındığı ve bağlantı kurduğu tutunamayan olarak Selim’in idolü Hz İsa ve Oblomov’dur.
Roman akışı içinde çok okuduğunu öğreneceğimiz Selim’in seçtiği ikisinin romansal/yaşamsal gerçekliklerine baktığımızda daha iyi anlarız içine doğduğunuz ortamın gerçekliğinden isteseniz de kaçamazsınız ve elinizde olsun olmasın seçimleriniz kaçınılmaz olarak kaderiniz/hayatınız olur. E, zaten hayat dediğiniz de siz ne kadar planlarsanız planlayın, evdeki hesap çarşıya uymaz misali, başınıza gelen şeyler toplamından başka nedir ki…
Aslında çocukluktan itibaren uyumsuzdur Selim Işık. Selim’in “Işık”ı dış dünyada hiçbir işine yaramaz. Yalnızca iç dünyasını aydınlatan bir bakıma kör bir “Işık”tır. Onun uyumsuzluğu zamanla daha da genişler, kalınlaşarak artar. Bu yüzden de çevresine karşı sürekli duvar örer, yükseltir içindeki o duvarı. Bu duvar onu dış dünyadan koruyan bir Ortaçağ zırhı gibidir. Bu korunaklı iç dünya da yalnız kalmamak için elinden geleni yapar Selim. Oyunlar, oyunlar… İçsel konuşmalar… Yargılar… Yargılamalar… Pişmanlıklar… Keşkeler…
Selim, arkadaşı Turgut’a göre Tutunamayanların prensidir. Kendi iç dünyasında uyumlu ve her şeydir Selim. Dışsal tekliğine narın aldanmak gibi bir şey olur ya narı açan için içi, işte Turgut’a göre kendi iç dünyasında Selim bir nardır… Oysa Selim, içekapanıklılığı o dereceye vardırır ki ya kendi iradesine boyun eğecektir ya da dışında oluşturulan hayata “evet” diyecektir. O, birincisini seçiyor. Çünkü Selim’e göre bir yok oluş değil madden ortadan kaybolmak/intihar; kendini değerli hâle getirmektir. (Şimdi ilk idolü olan İsa’nın çarmıha gerilişini-dirilişini anımsayın, roman gerçekliğindeki bu intiharı daha iyi anlayacaksınız.) Selim’i anlamaya çalışma sürecinde Turgut Özben, bir tutunanken, soğuksuyla birlikte usul usul uyuşup kaynar suya yenik düşen kurbağalar gibi, tutunamayana dönüşmenin de bir örneğidir/simgesidir. (Evlidir. İki çocukludur. Mühendistir. Mutludur. İyi bir hayat sürmektedir. İyi bir koca ve de iyi bir babadır, vs./İkinci idolü, Oblomov’u anımsayın varlık içinde bir yokluk, bezginlik, nemelazımcılık, bıkkınlık, nihilistlik; kısacası bir Oblomovluk. Selim’e de Turgut Özben isim verir: Selimlik) Onun intiharını gazeteden öğrenince, usul usul tutunamayanlara dönüşür. Turgut Özben’in de çocukluğuna baktığımızda (ki romanda bolca var) yapboz gibi durmadan değişen eğitim döngüsü içinde bir bakıma sersemleşen/tuhaflaşan ve üstüne üstlük doğalarına uymayan bir kültür/hayat içinde de şamar oğlanı olan biridir. Yine savrulmamak için tutunamayanlardan değil de tutunanlardan olabilmek için çabalıyor. Bunda başarılı oluyor. Tutunmaya, kendisi olma çabası üniversite yıllarında netleşip kalıcılaşıyor. Duyarlı ve sorgulayıcı biri oluyor. Selim’i de tanıyınca onun gibi olmaya çalışıyor. Yani Selim gibi çok okumaya, farklı ve özgün düşünmeye, özgün ve özgür yaşamaya sevdalanıyor. Ama ne yazık ki tüm bunlar “heves etmek” ten öteye geçmiyor.
Turgut Özben, iyi bir hevesçi ama çok kötü bir uygulayıcı…
Bu yüzden de alıp raflara koyduğu kitapları okumadığını ve kulaktan dolma aydın olduğunu itiraf ediyor. Uzatmayayım, hayata atılır. Hevesleri de Selim’e özenmeleri de çok gerilerde kalır. Çok kazanmaya, mesleğinde yükselmeye, daha çok ve daha da iyi olanaklara sahip olmaya çalışır. Bunları hırs edinir. Nermin’le evlenir. Dediğim gibi iyi bir koca, iyi bir baba olur. Beklentilerin ve hırsın sonsuz olduğunu akıl etmez, hayat böyle böyle akar gider önünde. Evliliğin sıkıcı olduğunu görür. Başarılı mühendis, iyi aile babası Turgut Özben, bir bakıma cenneti olan tutunanların hayatına arkadaşının intiharıyla sırt çevirir.
Selim’in beklenmedik intiharı, bir bakıma Turgut Özben’in gözbağını, at gözlüğünü, zincirlerini çıkarmasına, her şeye kuşkuyla yaklaşmasına, kendi gerçek kimliğini/kişiliğini aramasına/ sorgulamasına neden olur. (Şimdi Özben, soyadı da yazar tarafından buna uygun olsun ve okur da anlasın diye verilmiş sanırım.)
Bu yüzden onun intihar nedenini öğrenmeye çalışırken ister istemez kendi gerçekliğiyle de yüzleşir. Kendisiyle yüzleştikçe de tutunanlardan adım adım uzaklaşır. Eski Turgut’a ve onunla ilgili maddi/manevi her şeye karşı olur. Psikolojik bir yabancılaşmaya ve yalnızlığa doğru kayar. Selim gibi, ama daha özgür bir iç dünyaya sığınmaya başlar. Ona göre burası çok güvenli ve korunaklıdır. Bu iç dünyada yarattığı iç kişiliği Olric’dir. Onunla arkadaşlık eder. Olric’e tutunan olan Turgut’u, ailesini, iş çevresini, dostlarını, arkadaşlarını anlatır. Bu bir tür yermedir-yergidir, iç dökmedir, ama aynı zamanda bir özeleştiridir (otokritik) de… Bu iç dünyada yol göstericisi de Selim Işık’tır. (Belki de Selim kendisi de dâhil yalnızca Turgut’a “Işık”tır.) Bu yüzden Turgut iç dünyasında arkadaşı ve ölümünden dolayı kendisini suçladığı Selim’i çok yüceltir. Kutsallaştırır. Kavrayamadığını, anlayamadığını düşündüğü dış dünya ve onun temsil eden her şeye, Don Kişotvari bir mücadele içine girer Turgut Özben. Kendini hayattayken öldürür kendinde ve Selim’in intiharla bıraktığı yerden onun hayatını sürdürmeye çalışır. Özben’liğini bulma ve ona kavuşma mücadelesidir bu aynı zamanda. Bu mücadele bir yolculuktur da, içsel ve yer yer mistik… Bu yolculukta Selim gibi intihar etmez tabii. Romanın sonunda bir trenden iner, istasyon memurunun dikkatini çeker kendi kendiyle konuşması ve indiği trenle karşıdan gelen trenin arkasındaki kalabalığa karışıp gözden kaybolur. Bir yandan da Selim’in hayata geçiremediği yarım kalan tüm projelerini gerçekleştirmeye girişir. Bu alanda da tek ve vazgeçilmez arkadaşı yine Olric’tir.
Bana göre romanın önemli 3. kişisi Süleyman Kargı’dır. Bir bakıma Turgut Özben’in ve de Selim Işık’ın farklı yanlarının bir sentezidir. Dinsel olan her şeyle bağını koparmış, gerçekçi biridir. Daha tutarlı, mantıklı ve gerçekçi bir aydındır. Aklı ve duygularını birleştirebilmiş dengeli biridir. Çok okuyan ve sağlıklı/sağlam düşünen bir insandır. Üstelik Selim’in de yetişmesinde çok emeği olmuştur. Dış dünyayla da barışık, toplumla uyumlu, bunalımlı biri değildir.
Nermin, oldukça dış dünyaya uyumlu, kendisi olamayan kocasının karısı, çocuklarının annesi o kadar. Bu yüzden de yazarın pek ilgilenmediği, üstünde neredeyse hiç durmadığı biridir Nermin. Romanda ona fazlaca yer olmaması belki bundandır. O, hep ev işlerinde anlatılmıştır. (Ütü, yemek vs.) Ama Metin ne Turgut Özben ne de Selim Işık’a benzer. Çıkarcının, fırsatçının, bayalığın vs sembolüdür. Ortaokulu zar zor bitirmiştir. Kendisini geliştirmek gibi bir derdi yoktur. Günübirlik yaşar. “Tanrı sığ insanları çok seviyor olmalı, onlardan o kadar çok yaratmış ki…” diyen Abraham Lincoln’ü haklı çıkaran düzeyde sığ bir insandır.
Oğuz Atay, insan bilincini ve bilinçaltını çok çarpıcı bir biçimde ve de ustalıkla işlemiş. Çünkü kendisi olamamış, kendisini bulmamış hiçbir bireyin toplumsal sorunlara çözüm bulamayacağını/ üretemeyeceğini gerçekten de dert edinmiş ve de bana göre yazar yazdığından fazlasını bilmelidir yaklaşımını tüm yapıtlarında gösterebilmiş gerçek yazarlarımızdan biridir. Ve bir elin parmakları kadar olan yapıtlarını okumadıysanız okumanızı, okuduysanız da bir daha okumanızı öneririm. Çünkü düşündüklerinizi yazmaya değer bulmuyorsanız, yazmayın diyen Tolstoy’u önemsemiş ve her tümcesini yazmaya değer gördüğü için, beynindeki ura rağmen bu kült eseri kültür/sanat ortamına armağan etmiştir. Keşke 60 sayfasını yazdığı ama tamamlayamadığı romanını da yazabilseydi…
Bu makale yazarın, Geride Yazılan Kaldı, (Doğu Kitabevi, 2020) adlı kitabında yer almaktadır.



