Aslında elimde bitmiş bir yazı vardı. Hatta iki bölümlük, dergiye yollamadan önce biraz dinlensin, ben de soğukkanlı gözle bir daha bakayım diyordum. Ta ki geçen hafta şehir dışı dönüşü bir otoban dinlenme tesisinde yan masaya oturan iki tır şoförünün hararetli muhabbetine kulak kesilene dek.
Biri dedi ki: “Ya arkadaş, bu ülkede 1923-1960 arası insanlar mutluydu. Sonra zıvanadan çıktık.”
O an eşimle kulaklarımız dikildi. Kalkana kadar istifimizi bozmadık. Adamlar öyle bir sohbete daldı ki…
Sosyal hayattan kredi kartı borçlarına, ne idüğü belirsiz taksitli eşyalardan ölüme, dine, siyasete kadar her taşın altına baktılar. Birbirlerine laf sokuştura sokuştura konuştular; neredeyse hayat hikâyelerini ezberledim.
Eğitim düzeyleri, okuryazarlıkla sınırlıydı muhtemelen ama dünyayı algılama biçimleri, sokaktan, televizyondan, ahbap meclisinden damıttıkları fikir kırıntıları dimdikti. Teorileri yoktu ama sezgileri epey berraktı. Onlar lafa doymazken, ben eşimle dönüş yolunda başka bir sohbete daldım: Günümüzün entelektüel tipleri.
Hani şu sistemle vals yapıp sosyal medyada “isyandayız” diye naralar atanlarla, sessizce toprağa devrim tohumu ekenlerin farkı üzerine.
Yayımlamayı düşündüğüm yazı şimdilik rafa kalktı, bu yazı ise yolda kendini yazdırdı. Buyurun sahne onların:
Biri LinkedIn profilli isyankâr, diğeri köşede sessizce duran hakiki muhalif. İlham ise, iki tır şoföründen.
Aydın: Bir Ürün Olarak!
Bizim kuşakta bir konuda laf edeceksek, önce bir teorik çerçeve çizmek adettendir. Aksi düşünülemez!
Konuşmanın içine Gramsci ya da Althusser serpiştirmeden fikir beyan etmek, sobasız evde kışı geçirmek gibi görülür. Hey gidi gençliğimiz.
Şimdilerde bir arkadaşım bu geleneği daha da ileri taşıdı: Artık ne konuşursa önce teoriyi “fıkralaştırarak” anlatıyor, Marx’tan girip Nasreddin Hoca’ya bağlayarak. Kulakları çınlasın.
Biz de çerçevemizi çizelim: Bu yazıda iki tip aydın-entelektüel üzerine kafa yoracağız. Şimdilik kod adlarıyla A ve B.
A, Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kuramına göre toplumun üst katlarına “çıkarken” direnişi vitrin malzemesi yapar. Antonio Gramsci’nin “organik aydın” tanımına ters düşer, çünkü kökten değil, tepeden konuşur. Debord’un “gösteri toplumu”nda ışıl ışıl parlar; eleştirisi, alkış toplayacak şekilde paketlenmiştir.
B ise Paulo Freire’nin ezilenlerin pedagojisinde olduğu gibi, sözünü süsleyip satmaz. Bilgiyi kişisel marka değil, kolektif dönüşüm için kullanır.
Bu çerçevede A’nın timsah gözyaşlarıyla süslenmiş isyanı ile B’nin sessiz ama derin mücadelesi arasındaki farkı biraz daha net göreceğiz.
A’nın Yolculuğu: LinkedIn Profilli İsyankâr
A’nın hikâyesi, heyecanlı bir yüksek lisans öğrencisi olarak başlar. Kapitalizmin kötülükleri üzerine tweetler yazar, bloglar patlatır.
“Kapitalizm ruhumuzu emen bir vampir! #Diren” diye bağırır X’te. Retweet yağar, beğeni coşar. A fırsatı görür, eleştiriyi cilalamaya başlar.
Che Guevara posterleri, yerini İKEA rafına özenle yerleştirilmiş postmodern biblolara bırakır. Duvarlardaki direniş, artık soft pastel tonlardadır.
Eleştirisi bir markaya dönüşür: Kimseyi incitmeyecek kadar belirsiz, kitap anlaşması getirecek kadar parıltılı.
Bir holdingin yayınevinden çıkan ve çok satan listelerinde zirveye oynayan “Kârın Tiranlığı” adlı kitabıyla ün kazanır.
Kapakta “devrimci” yazılıdır ama içerik, “boz, yeniden hayal et, dekolonize et” gibi moda terimlerin mikseri gibidir. TED Talk izleyicisine göre biçilmiş kaftandır bu: Radikal ama sindirilebilir.
Konferanslar, paneller, kurumsal eğitimler… A’nın konuşma ücretleri uçar. CEO’larla kokteyl yudumlarken “sisteme karşı” olduğunu anlatır, üniversite seminerlerinde “yenilikçi sol bakış” temalı slide’lar hazırlar.
İsyanı, yüksek çözünürlüklü; devrimi, Wi-Fi bağlantılıdır.
A’nın İlerlemesi: Kadeh Tokuşturarak Devrim
Henüz B’ye gelmedik. A, hâlâ sahnede ve ip üstünde: İncecik bir çizgide yürüyor ama adeta cambaz değil, balet. Kapitalizmi eleştiriyor, ama o eleştiri maaş bordrosunu imzalayan eli asla ısırmıyor.
Saygın akademik dergilerde eşitsizliği kıyasıya eleştiriyor, sonra “özerk üniversitenin tabutuna son çiviyi çakanlarla” aynı gala masasında şarap kadehi tokuşturuyor.
X’teki biyografisinde “Güce karşı hakikati konuşuyorum” yazıyor. Ama dikkat: Konuştuğu hakikat, küratörlü bir sergi performansı gibi; spotlar altında, izin verilen sınırlar dahilinde.
Tüketim karşıtı bir konferansta açılış konuşması yapıyor; konuşmadan sonra “direnişini yazmak” için 2.000 TL’lik el yapımı deftere notlar alıyor. Direniş, premium ciltli.
Örnek mi?
A’nın “Kapitalizm Bizi Neden Tüketti?” başlıklı TED Talk’u tam anlamıyla bir ironiler şöleni. Kurumsal açgözlülüğü yerden yere vururken sırtında özel dikim lüks bir marka takım elbise var.
Salon alkıştan yıkılıyor, video birkaç gün içinde 2 milyon izlenmeye ulaşıyor. A’nın menajeri hızla devreye giriyor: “Radikal mesajınızı belgeselleştirelim,” diyor.
Bir streaming platformuyla el sıkışılıyor, sponsor ise ironiyi zirveye taşıyor: Bir teknoloji devi. Sisteme meydan okumanın bugünkü karşılığı, “4K çözünürlükte devrim.”
A kariyerinin ortasında artık “o çevreler”in demirbaşı.
Eleştirileri o kadar soyut, o kadar steril ki; artık sadece anlamdan değil, dişten de yoksun:
“Geç kapitalizmin içkin çelişkilerini yeniden düşünmeliyiz…”
Çeviri: “Zararsız bir şey söyle, önemli biri gibi görün.”
Profesör olur. Düşünce kuruluşlarına danışmanlık yapar, fonlayanlar: çok uluslu şirketlerin hayırsever yüzleri.
Ana akım medyada köşesi vardır artık.
Yazıları, haftalık “estetik muhalefet dozunu” almak isteyen okurlara reçete gibi: Tatlı, acısız ve bol jargonlu.
A’nın isyanı, artık bir şirket tatilinde giydiği retro grup tişörtü kadar nostaljiktir.
Bir zamanlar “direniş” dediği şey, şimdi “konsept”tir.
A’nın yolculuğu, muhalefetin nasıl metalaştığını açık eder.
Adorno’nun o uyarısı burada vücut bulur: Kapitalizm eleştiriyi yutar, sindirir ve paketleyip satar.
A’nın radikalizmi, sistemin ihtiyaçlarına göre dikilmiş bir kostümdür. Ne zaman giyeceği bellidir, hangi etkinlikte ne kadar açacağı da.
O artık tehdit değil; vitrin süsüdür. Statükoyu sarsmaz, sadece cilalar.
Ve evet: O sistemin yıldızıdır. Gösteri devam ederken ışık onun üzerinde.
B’nin Yolculuğu: Sessiz İsyankâr
B de A gibi akademik koridorlardan geçer, ama onun yolunu çizen pusula popülerlik değil, hakikat arayışıdır. Marx’ı, Fanon’u, Arendt’i kitap kulübü pozları için değil; berraklık, kavrayış, yerleşik düzenin çatlaklarını görebilmek için okur.
İlk yazıları ağırdır, cilasızdır; kıyıda köşede kalmış, kimsenin “like” uğruna paylaşmadığı yayınlarda yer alır. X’te görmezden gelinir, algoritmanın hiç uğramadığı forumlarda bir iki kişi başlığı açar.
Ama B aldırmaz. Notlarını eşantiyon olarak dağıtılmış önceki yılın ajandasına yazar, sistemik eşitsizlikleri çözümlemek için ücretsiz toplum atölyeleri düzenler; Instagram hikâyesi değil, gerçek insan teması için oradadır.
Örnek mi?
B, küçük bir açık erişim dergisinde, neoliberal politikaların kamu eğitimini nasıl lime lime ettiğini anlatan bir makale yazar. Kaynaklar süslü kitaplardan değil, yetersiz finanse edilen okulların tozlu arşivlerinden ve öğretmenlerle yapılan uzun sohbetlerden çıkar.
Üniversitelerden davet gelmez. Ama bir yerel aktivist grup makaleyi çoğaltıp okuma çemberinde tartışır. B, katılır, konuşmaz önce, dinler. Öğrenir.
B’nin kariyeri, geçici sözleşmeler, serbest yazılar ve kısıtlı burslarla bir yamalı bohçadır. Kurumsal danışmanlık tekliflerini, “bu koku bana tanıdık” diyerek reddeder.
Onun arenası panel sahneleri değil, taban hareketlerinin arka odalarıdır.
X’te nadiren paylaşım yapar. Paylaştığında, ücretsiz kaynaklar önerir ya da duyulmayan seslere yer açar.
Konuştuğunda nettir, yalın ve rahatsız edici ölçüde somuttur. Jargona sığınmaz; doğrudan söyler: isim verir, mekanizmaları açık eder.
Örnek mi?
B, protesto meydanlarında dağıtılan Kapitalin Gölgesi adlı bir fanzin yazar. İçeriği: %1’in vergi kaçaklarıyla patronların nasıl palazlandığını, teknik terimlere boğmadan, elinde simit tutan bir lise öğrencisinin de anlayacağı dille anlatır.
Bir düşünce kuruluşu, “bu fikirleri biraz yumuşat, kavanoza koyup raflara dizelim” diyerek burs teklif eder. B, bunun bir tasma olduğunu fark eder.
Reddeder.
Onun yerine bir toplum merkezinde seminer verir. Katılımcılar işçilerdir; konuşma bitince soru yağmuru başlar.
Konu: yaşamdır.
B, hiçbir zaman kadrolu olmaz. Popüler TV programlarına hiç davet almadığı için de “sesi çıkmaz.”
Onun devrim saati PR toplantısına göre değil, sokaktaki basınca göre işler.
Dayanışma ağları kurar, kooperatiflere yazı yazar, üniversiteye gidemeyen gençlere mentorluk yapar.
Çalışmaları, politika yapıcıları lüks otellerde değil, taban baskısıyla mecliste kıstırır.
Kariyerinin sonunda, B’nin fikirleri tohum olur. Bir yerde bir yerel kredi birliği çıkar, bir başka yerde bir işçi kooperatifi kafe açılır.
Ünlü değildir. Ama özgürdür.
Gramsci’nin “organik entelektüel”i B’de vücut bulur.
Ezilenlerin arasında, onların sesiyle değil yanlarında konuşur.
Çalışmaları, gösterinin spot ışığını değil, sokaktaki ampulün arızasını hedefler.
Prestiji değil, praksisi yüceltir.
A kapitalizmin kafesini cilalarken, B o kafesi sessizce söker.
Ve geriye şu sade gerçek kalır:
Bazı eleştiriler markaya dönüşür; bazıları ise hayata.
Maskeli Balo mu, Misyon mu?
A ve B, kırık bir aynanın iki yüzü.
A’nın yolculuğu, muhalefeti LinkedIn rozeti hâline getiren bir teslimiyet öyküsüdür. Sarayın soytarısıdır o “ kralı alaya alır gibi yaparken onun sofrasında yemek yer.”
B ise sürgün bir şairdir; iktidar koridorlarında değil, taşra yollarında yürür, yoksunlar için dizeler yazar.
A’nın üretimi, en yüksek teklifi verene satılan cilalı bir vitrindir;
B’ninki, ihtiyacı olana verilen ham, dürüst bir hediyedir.
A alkış ister, B değişim.
A seyirliktir, B eylem.
A’nın ikiyüzlülüğü, Marcuse’ün “baskıcı hoşgörü” kavramını doğrular:
Kapitalizm, kendisine yöneltilen eleştiriyi tolere ederek etkisizleştirir.
B’nin pratiği ise Freire’nin “ezilenlerle birlikte bilgi üretme” çağrısının ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
A’nın isyanı bir selfie gibidir: çerçeveli, ışıklı ve steril.
B’ninki bir tohumdur: toprağa değdiğinde bir şeyleri başlatır.
Sonuç: Eleştirinin Seçimi
Kapitalist sistem, kendisini eleştirenleri satın alarak hayatta kalır.
Öfkeyi gelir, düşünceyi içerik, isyanı marka yapar.
A, çoğu zaman bunun farkında bile olmadan bu çarkın ajanıdır, bileğine tasarım zincirler takmış bir isyankâr.
B ise sistemin matrisindeki küçük ama inatçı bir aksaklıktır.
Onun entelektüelliği kupa değil, kürek; vitrin değil, kaldıraçtır.
Ve bugün, düşünce üreten herkesin önünde aynı soru durur:
Sisteme sahne mi olacaksınız, yoksa onu yıkmak için mi savaşacaksınız?
Akıllıca seçin: dünya izliyor.
Algoritma izlemese bile.
Yazıyı bitirirken, kulağımda hâlâ o iki tır şoförünün konuşması yankılanıyordu:
Şoför 1: Bu ülkede insanlar 1923’ten 60’a kadar mutluydu be birader… Sonra her şey bozuldu. Son 20 yılda dinimizden de çıktık.
Şoför 2: Valla öyle. Paramız yok ama harcıyoruz yine. Onda varsa bende niye olmasın diyorsun.
Şoför 1: Nereye gidiyorsun şimdi?
Şoför 2: Aliağa.
Şoför 1: Otobandan çıkma. 10 litre fark eder. Rahat edersin. Ev mev yaptın mı bu arada?
Şoför 2: Yaptım.
Şoför 1: Nasıl? Krediyle mi?
Şoför 2: Bizim oralara düşük faizli kredi verdiler. Aldım hemen. Krediyle de 5 bin liraya koyun aldım. Saldım meraya. Mevsim sonu ot bitince 50 bin liraya sattım. İyi kazandım…
Not: Yazıda geçen kitap adları, konuşma başlıkları yazar tarafından uydurulmuştur.
“Gerçek kişilerle benzerlik kuranlar, zaten benzerliklerin yaşadığı ülkede yaşıyor demektir.”



