Kitapçıl Çocuk,
“Türkçe öğretmenimiz emekli oldu. O, sanatseverdi. Yeni öğretmenimiz genç biri. Samimi. Bizimle tanıştı önce. Dili önemsediğini, şiiri de sevdiğini söyledi… Sonra şiir okumamızı istedi bizden. Sıra bana gelince; Fikret Otyam’ın “Onun asıl mesleği vatanseverliktir,” dediği şairin “Anadolu” isimli şiirini okumaya başladım:
Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?
dizeleriyle başladım ve,
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden/ Gözlerinden öperim.
Bir umudum sende,/ Anlıyor musun?
dizeleriyle de bitirdim.
Öğretmenin içi içine sığmadı. Yanıma geldi. Övgüler yağdırdı. Beni kucakladı. “Şiir yaşama dair olunca böyle olur işte,” gibi sözler söyledi. Sonra durdu. Gözleri parlıyordu. “Bu şiirin şairi kim, merak ediyorum arkadaşların gibi; söyle haydi,” dedi.
Bir çırpı da Ahmed Arif dedim.
O an öğretmeni görmeliydiniz. Yüzü karardı. Gözleri iri iri açıldı. “Küfretmek Çukurovalı’ya mahsustur dizesinin sahibi… Öyle mi?” dedikten sonra onun hakkında olumsuz pek çok şey söyledi.
Karşı çıktım. O, Çukurovalılara küfürbaz demiyor, onlara haksızlık yapmıyor. Onun söylediğiniz gibi bir dizesi de yok dedim. Bunu, şairin kitabını getirerek kanıtlayabileceğimi söyledim. Ama beni dinlemedi…” diyorsun.
♦♦♦
Can çocuk,
1923’de doğan Ahmed Arif Diyarbakırlıdır. İlk şiirleri Cemal Süreya’nın dediği gibi (1948-1951 yılları arasında değil) ilk şiiri 1940 yılında “Seçme Şiirler Demeti”nde, ikincisi de 1942’de “Millet Dergisi”nde yayımlanmıştır. Daha sonraları da, İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber, Yeni Ufuklar, Kaynak ve Papirüs gibi dergilerde yer almıştır.
O, 1940 kuşağının toplumcu gerçekçi şairlerinden biridir. Yani acılı bir kuşağın aykırı sesidir. O, şiirleri okurla buluşurken Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin felsefe bölümü öğrencisiydi. Sonra tutuklandı…
Ama bilinci ve yüreği inancından yanaydı.
Hiç umutsuz olmamıştı.
Bir söyleşide bunu şöyle açıklamış üstat: Umutsuzluğa düşmek bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü bu görevdir, ilkedir. Kendisi insanlığın yarını ve umududur. Güzel ve onurlu bir dünya bu temel ilke üzerine kurulur.
1968’de, “Hasretinden Prangalar Eskittim” yayımlanınca yer yerinden oynamış. Tartışmalar başlamış. Onu savunanlar ve ona karşı olanlar olmuş. Fakat o, yılmamış hiç. Hak bildiği yolda tek başına yürümüş, ölümüne kadar. (23 Nisan 1923, Diyarbakır- 2 Haziran 1991, Ankara)
Ahmed Arif, M. İlhan Erdost’un dediği gibi mavzerine şiir doldurmuş, bir şairdir. Yine de eleştirilerden kurtulamamıştır. Onun üzerine toz kondurmadığı üç kişiden biri olan Cemal Süreya’nın, Arif’in şiiri oral, yani ağza ilişkin bir şiirdir. Düşünceye yönelik ya da düşünceyi besleyen bir şiir değil, saptaması, ona yönelik eleştirilerin en acısıdır bence.
Tek kitapla şair olunmaz. Barutu bitti artık, gibi mantık kurallarına uymayan söylemler, kedinin ulaşamadığı ciğere pis demesiyle özdeş diye düşünürüm. Çünkü şair, tek şiirle de şair olur, yarına kalır. Aslolan karşılık bulmaktır. Ahmed Arif de bu bağlamda (120’ye ulaşan baskısıyla) karşılık buluyor.
O, “güzel şiirler vardır, ama güzel şiir kitapları yoktur,” genellemesini çürüten şairlerden biridir. Bu da az değildir. Ahmed Arif, içinde yaşadığı dili bütün olanaklarıyla bazen bir şamar, bazen de bir sevgili gibi kullanmıştır. Bu yönüyle dile hizmet etmiştir.
Yani bir yönüyle de kullandığı dilin şairidir. Sonra onu benzersiz bir şair yapan öğelerden en önemlisi halk şiir geleneğini çağdaş bir yorumla yeniden üretmiş olmasıdır. Hapishane atmosferi, özgürlük, dayanışma, özlem, umut, yiğitlik, sevda, direnç gibi konu ve izlekleri kuşağındaki şairlerden ayrı söyleyişle dillendirdiği için özgün bir şair olmuştur.
Ahmed Arif’in lirik şiirini karikatüre benzetenler küçümsedikleri, dudak büktükleri karikatürlerden birini yapmaya soyunduklarında, “sözde basitliğin bir ustalık gerektirdiğini” görünce, kocaman bir kayaya çarptıklarını ancak o vakit anladılar. Bir yanıyla sehl-i mümteni/st bir şairdir. Kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye, yazılmaya kalkılınca zor olduğu anlaşılan, özlü söz söyleme sanatı, sehl-i mümteni; biliyorsun. Bu tür sözler, derin anlamlıdır. Bu yüzden de “sükût-u hayale” uğradılar onu düz şiir yazmakla suçlamaya çalışanlar. Ahmed Arif’teki açıklık ve anlaşılırlık sıradan bir mısra (dize) oluşturmak istemeyişinin sonucudur, sancısıdır. işte bu yüzden ortaya şiir yükü bakımından yoğunluk, derinlik, çarpıcılık, akıcılık gibi özellikler taşıyan şiirler çıkmıştır. Cemal Süreya’nın bir saptamasını yinelemek zorundayım: Ahmed Arif’in şiiri ile konuşması arasındaki özdeşlik yalnızca ona özgü bir özelliktir. Bu yadsınamaz bir gerçekliktir. O aynı zamanda mütevazıdır. Sezar’ın hakkını Sezar’a verir.
Şiirine dair düşüncesini anlatırken, “hidrojen bombası”na benzettiği Nâzım Hikmet karşısında kendisini “Kürt bıçağı” olarak tanımlar ve “Nâzım gibi şiir yazmak” ile “Nâzım’dan sonra şiir yazmak” gerçeğini birbirine karıştırmaz. Ve bu yüzden “Hasretinden Prangalar Eskittim”in şiirleri bir dönem için -şimdi olduğu gibi- zulalarda değil belleklerde gizlenmiş ve yüksek sesle haykırılmıştır. “Yoksul ve namuslu halka” vurgunluğu, “halkının dilini sevdiği, onun türküleriyle, ağıtlarıyla, masallarıyla beslendiği” ve “vatanseverliği”, “devrimciliği” için…
2 Haziran 1991’de bir kalp krizi sonucu yaşama veda eden Ahmed Arif’in adı, bu ülkenin ve dünyanın şairler defterine özenle yazılmıştır. Onun tek kitapla şair olunmaz eleştirisine ve “Tek kitapla nasıl bu kadar ünlü bir ozan oldunuz?” sorusuna, soruyla verdiği yanıtı yineleyeyim sevgili Günışığı, “Hz. İsa, Musa, Hz. Muhammed tek kitapla nasıl peygamber oldular peki?”
Şairane bir karşılık değil mi bu?
Ahmed Arif’in, Cemal Süreya’ya yazdığı mektuplar, 1992’de kitap olarak yayımlandı. Onun da, Hasretinden Prangalar Eskittim’e almadığı şiirleri, 2003’te Yurdum Benim Şahdamarım başlıklı kitapta toplandı. Leyla Erbil’e yazdığı aşk mektupları da, 2013’te Leylim Leylim adıyla kitaplaştırıldı. Hakkında pek çok kitap yazılan halkının sesi ve öfkesi bir şairdir o.
♦♦♦
Can dostum,
Başa döneyim.
O, öğretmene ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir kere önyargılı. Sonra bilinçsiz. Sanırım, araştırmayı da sevmiyor üstelik. Çünkü inandığı yanlış doğruların gerçekleri ile karşılaşmak istemiyor. Körü körüne bir kayıptır, ayıptır da. Ve cımbızlamak gerçekten olumsuz bir davranıştır. Bu davranış sağduyulu olanlara yakışmaz. Bunu çarpıcı bir örnekle açıklayayım sana:
“Abdestsiz namaz kılmak caiz değil,” cümlesinden “abdestsiz” sözcüğünü çıkarıp “namaz kılmak caiz değil,” biçimine getirelim. Bir Müslüman için nasıl bir olumsuzluk oluşturur değil mi?
Kaldı ki öğretmenin dediği “Küfretmek Çukurovalı’ya mahsustur” dizesi Ahmed Arif’in “Yalnız Değiliz” şiirinde geçer:
Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz.
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mapusânelerinde Anadolu’nun
En çok Çukurovalılar mahpustur.
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten/ Öyle derin
Türkü söylemek, küfretmek
Çukurova yiğidine mahsustur…
bölümündeki türkü söylemek, küfretmek / Çukurova yiğidine mahsustur ile aynı değil. Bu iki farklı dize arasında uçurum var. Yani Çukurovalılara hakaret etmek, Ahmet Arif’in aklına bile gelmemiştir.
Bu bir cımbızlama da değil üstelik düpedüz bir karalamadır.
♦♦♦
Sevgili Günışığı,
Bu konularda duyarlı olmak zorundayız. Bunun için de çok, ama çok okumalıyız. Senin bu konudaki çabanı çok seviyorum. Keşke hepimiz senin gibi olsak. Ve gözlerinden öpüyorum. Şairlerimize, yazarlarımıza, yani sanatçılarımıza sahip çıkmaya devam et!
Yoksa “nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa,” değil mi?
Hoşça kal.



