“Kriz” denilince ne aklınıza gelir?
Eminim, çoğumuz için “kriz” kelimesi önce “kalp krizi”ni çağrıştırır. Ardından da, doğal bir şekilde, “iktisadi kriz” gelir akla. Bu son derece insani bir sıralamadır; zira hayattan daha değerli bir şey yoktur. Hepimizin çevresinde, kalp krizi geçirip yaşamını yitiren bir tanıdık olmuştur.
Benim için de durum farklı değil. Hasbelkader bir “iktisat doktoru” olmama rağmen, “kriz” sözcüğünü duyduğumda aklıma ilk olarak iktisat değil, kırklı yaşlarının ortasında baypas olup altı damarı değişen ve elli dokuz yaşında bir kalp krizi sonucu kaybettiğim babam gelir. Yani benim için kriz, soyut bir “iktisadi dalgalanma” değil, ete kemiğe bürünmüş bir kalp kriziyle anlam kazanır. Nietzsche’nin dediği gibi, “Kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendisidir.”
Belki de bu durum, şu cümleyi haklı kılar: “İktisat hayata tabidir.” Ve iktisadın kalbi, aslında insanın kalbidir. Oysa 2025 Nobel Komitesi, bu kalbi denklemlere gömen bir çalışmayı ödüllendirdi. Krizi “yaratıcı yıkımın doğası” diye tanımlayarak, insanların yıkımını teknik bir sürece indirgeyenleri yüceltti.
Bu yüzden krizi anlamak, yalnızca ekonomiyi değil, insanın varoluş biçimini anlamaktır.
Evet, iktisat, hayattan ayrı düşünülemez. Fakat liberal iktisat anlayışı, bireyi “rasyonel bir tüketici”ye, hayatı “verimlilik hesapları”na indirger. Ve işte tam burada liberalizmin kör dövüşü başlar. Bireyin özgürlüğünü kutsarken onu biçimlendiren tarihsel, sınıfsal ve yapısal gerçekleri yok sayar. Her bireyin aynı çizgiden başladığını varsayar. Oysa bu, bir masal olmasının ötesinde, düpedüz bir yanılgıdır.
Liberalizmin bu “eşit başlangıç” masalı, Nobel jürisinin “tarafsızlık” inancıyla aynı kökten beslenir. Herkesin aynı yarış pistinde koştuğunu varsayar; oysa pist bozuktur, zemin çamurludur, bazıları çıplak ayaklıdır. Tarafsızlık, bu haksızlığı görmezden gelmenin ideolojik biçimidir. Bu masal, sadece ekonomik bir anlatı değil; aynı zamanda ahlaki bir unutuştur.
Liberalizmin bize söylediği özetle şudur: Devlet müdahale etmesin, birey ne yapıyorsa yapsın, piyasa dengeyi kurar. Bu kulağa matematiksel olarak doğru gelir. Fakat gerçekler öyle değildir. Piyasa doğası gereği eşitsizlik üretir. Eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçlar bile alınıp satılan metalardır. Parası olan elde eder, olmayan hiç gelmeyecek sırasını bekler. Ve sistem, bu eşitsizlikleri “bireysel tercihler” olarak açıklar. “Çalışsaydı olurdu.” “Az harcasaydı biriktirirdi.” “Risk aldıysa bedelini ödesin.” Bu sözler, liberalizmin ahlaksızlığının gündelik hayattaki yankılarıdır.
Krizler gelir. İnsanlar işini kaybeder, evinden olur, çocuklarını okula gönderemez. Ama sistem suçlu değildir. Çünkü ortada “doğal” bir denge bozulmuştur, “doğal” bir piyasa şaşmıştır!
Oysa kriz dediğimiz şey doğallığın değil, denetimsizliğin, ihmalin ve ideolojik körlüğün ürünüdür. Tıpkı Polanyi’nin dediği gibi, piyasa toplumları insanı ve doğayı metaya dönüştürdükçe kendi krizlerini yaratır.
Ve kriz anlarında liberalizm susar. Ne kamusal sorumluluğu öne sürer, ne de dayanışma çağrısı yapar. Onun için birey, kendi gemisini yüzdürmekle yükümlüdür. Gemi batarsa kaptan kötüydü denir. Ama okyanus neden fırtınalıydı, neden pusula verilmemişti, kimse sormaz.
2025 Ekonomi Nobeli, Schumpeter’in “yaratıcı yıkım”ını modelleyen ekonomistlere verildi; o yıkımın enkazını yazanlara değil. Bu tercihin ardındaki körlük, “doğal denge” yanılsamasından besleniyor. Nobel Komitesi, her zamanki gibi, bu yanılsamayı yücelterek “herkesin sonunda kazanacağı” bir piyasa masalını meşrulaştırdı. Bu masalın bir diğer uzantısı da bilginin kutsallaştırılmasıdır.
Bu manada liberal düşüncenin merkezinde yer alan sorunlardan biri, bilginin mobilitesidir; başka bir deyişle piyasa bilgisinin tüm aktörlere eşit ve engelsiz biçimde ulaşabilmesi. Bu meseleye ikna edici bir açıklama getiremeyen liberalizmin diğer savlarını tartışmaya açmak büyük ölçüde anlamını yitirir. Zira Müslümanlık için Kâbe, Yahudilik için Süleyman Mabedi, Hristiyanlık için Golgota Tepesi nasıl merkezi bir kutsallık ifade ediyorsa, liberalizm açısından da bilgiye erişimin eşitliği aynı derecede vazgeçilmez bir ilkedir.
Ancak bilgi eşitliği bir mitostur. Nobel Komitesi’nin de dayandığı bu mit, dijital çağda en büyük adaletsizliğin kaynağıdır. Bugün algoritmalar, bilginin yeni sınır bekçileridir; veriye kim erişirse, ‘yaratıcı’ da odur. Ancak, bilgiye sahip olan azınlık, yıkımı “yaratıcı” kılar; bilgiye erişemeyenler, o yaratımın kurbanı olur. “Yenilik,” denilen şey eşitsizliğin estetize edilmiş biçimidir.
Dante’nin cehennemi tam da buradadır: Sessiz ideolojiler, soğukkanlı teoriler, görkemli ama hissiz özgürlük anlatıları…
İktisat hayata tabidir. Ama hayat, sadece liberal iktisadın kutsadığı rakamlardan ibaret değildir. Kalp atışı gibi hassas, insan sesi gibi kırılgandır. Onu anlamak için yalnızca veriye değil, vicdana da ihtiyaç vardır. Belki de yeni bir iktisat, şu farkındalıkla başlamalıdır:
“Hayat, tercihlerin, beklentilerin ötesindedir ve çoğunlukla rastlantısaldır.”
Liberal iktisattan kurtulmak ancak vicdanla mümkündür. Aksi halde Nobel Komitesi her yıl, insan olmaklığı denklemin dışına çıkaran çalışmaları parlatmaya devam edecektir.
Çünkü iktisat nihayetinde, insanların birbirine nasıl dokunduğunun da hikâyesidir. Oysa hayat benim sana bir şey ya da senin bana bir şey yaptığım değil, birlikte bir şey yaptığımız bir sahnedir. Zorunlu işbirliğine dayanan bir süreç değildir. En basitinden örnek vermek gerekirse bile; şempanzelerin birbirini tımar ederken yalnızca tımar edilen değil, bu süreçte genellikle birkaç pireyi mideye indirdiğinden, tımar eden için de kârlı olmasını bir tür yapısal “spandrel” yani evrimsel bir yan ürün olarak düşünebiliriz.
Bu arketipsel örnek, insanın ekonomik davranışının evrimsel köklerine de ışık tutar. Sosyal bilimlerde insan genellikle sadece kişisel çıkarını maksimize etmeye çalışan rasyonel bir varlık, “homo economicus” olarak resmedilir. Bu model, kapitalist piyasada hareket eden bireylerin varsayılan güdülenmelerini temel alır. Ama şu da açıktır: İnsanlığın yeryüzündeki varlığının ilk yüzde doksan beşlik kısmında, türün tipik özelliği eşitlikçi ve komünal toplumdu. Kapitalist piyasa, işbirliği temelli bir kültürel kurumun anomalisi olarak ortaya çıktı. Rekabetin işbirliğini öncelediği yanılsama, insan davranışının tarihsel bağlamı unutulduğunda mümkündür.
Nitekim evrim sürecinde, ahlaklı olmamız bir mucizedir; böyle olmak zorunda değildi. Şu işe bakın ki, genelde ahlaki kararlar verenlerimiz daha çok bebek sahibi oldu. Bir başka deyişle Nietzsche’nin savının aksine, ahlak her nasılsa türümüz için iyi bir şey gibi görünüyor; en azından günümüze kadar böyle oldu.
Ve liberalizmin insanı getirdiği, getireceği nihai yer şu araştırmayla ifşa olmuştur:
İsrail’de bir çocuk yuvasında çalışanlar, sürekli stresli ailelerle uğraşıyordu. Aileler, çocuklarını zamanında almaya gel(e)miyor, yuva personeli her gün ekstra çalışmak zorunda kalıyordu. Bu durumu inceleyen iki iktisatçı, çözümün “piyasa mantığıyla” bulunabileceğini düşündü. Durumu çözebilmek için bir ceza sistemi uygulandı: Çocuklarını almaya geç gelen aileler para ödeyeceklerdi. Ancak sistem devreye girince, beklenenin aksine, aileler daha geç gelmeye başladı.
Çocuk yuvası, ceza sistemiyle, ailelerin çocuklarını zamanında almalarını sağlayan duyguyu yani mahcubiyeti ortadan kaldırmıştı. Mahcubiyetin ikamesi fiyat oldu. Artık geç kalmak, satın alınabilir bir tercihti. Para, ahlakın yerini almıştı. Ekonomik aklın sınandığı yer tam da burasıdır: Ahlakın yerine fiyat geçtiğinde, insan olmaklık ortadan kalkar.
Ezcümle: Tarafsızlık = Ahlaksızlık.
Bu denklem, Nobel Ekonomi Ödülleri’nin gerçek özünü açığa çıkarır: Tarafsızlık, bilimin değil, ideolojinin en rafine maskesidir. Komite her daim, liberalizmin ahlaki boşluğunu ödüllendirmektedir. Bu nedenle 2025 Nobel’i, tıpkı öncekiler gibi, yalnızca bir akademik tercih değil; aynı zamanda bir ahlaki tutumun ifşasıdır. Çünkü tüm Nobel komiteleri, mevcut düzenin bekçisidir.
O nedenle, eğer şikâyetiniz mevcut sosyo-ekonomik yapıdan, gelir adaletsizliğinden ya da piyasanın kutsallaştırıldığı bu rasyonel delilikten kaynaklanıyorsa, biliniz ki asıl ihtiyaç duyulan şey yalnızca “yeni bir iktisat” değil, “yeni bir hayat”tır; ve o hayat, ancak Anka gibi, bu düzenin küllerinden doğabilmek için önce yanmanın göze alınmasıyla mümkün olacaktır.
“Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine.” Nazım Hikmet



