Öteden beri derler ki, suları şırıl şırıl muhabbetle akan sakin bir derede eğer iki balık kavgaya tutuşmuşsa, az evvel oradan muhakkak bir İngiliz geçmiştir.
Balığı alığı geçiniz; İngilizin kendi adasında İngilize yaptığı da az buz değildir.
Modern Avrupa devletleri kuruluş tarihinde kendi halkı tarafından birisi kütükte başını cellatın baltasına, ötekisiyse güya insaflı ve insanî idam cezası uygulayan giyotine başını teslim etmiş iki kral var.
Tarihin ilk burjuva devrimi olan kanlı 1640 İngiliz İhtilalinin ardından 9 sene geçmişti ve Kral I. Charles’in “asil kellesi” bedeninden ayrıldı.
Ötekisi, Avusturyalı Habsburg hanedanından gelme Fransa Kraliçesi Marie Antoinette ile yan yana başını giyotine, 1793 yılının 16 Ekim günü, uzatan Kral XVI. Louis’dir.
Hobsbaam’cı -vurguyla-Çifte Devrimin 1789’daki Fransa ayağını bir yana bırakalım, biz sisli puslu Londra’nın çamurlu sokaklarında dolaşalım da başı kesilen Kral I.James’in infazını dehşetle izlemiş halktan, sıradan insanların tek tek çehrelerini gözümüz önünden hele bir geçirelim.
Bir kere, çok şaşırmışlardı!
Ayaklanan onlardı ama bir kralın, dünya tarihinde ilk kez kendi halkı tarafından kurulmuş bir mahkemede yargılanıp da başı kesilen bir kralın sepete düşen kellesini
‘Biz bir şey yaptık ama ne yaptık!’ diyen şaşkın bakışlarla seyrediyorlardı.
Bildikleri dünya alt üst olmuştu.
İdam sehpasındaki infazı izleyen kalabalığın içinde olup dehşet içinde titreyenler arasında, Robert Pepys adlı, Londra yakınlarında çiftliği olan yarı soylu, yeni sınıf burjuvaziye adım atmaya meraklı bir zengin de var.
Yanında yeğeni Samuel Pepys’in elini sıkı sıkı tutuyor.
Samuel, o vakit 1633 doğumlu olduğuna bakılırsa, henüz 16 yaşında; kralın kanlar içindeki “kellesini” saçlarından tutarak halka sallayan cellatı izliyor; nutku tutulmuştur.
Kalabalık yavaş yavaş dağılacak, Samuel ve amcası da uzaklaşacak…
Robert Pepys sıkı bir monarşist, kraldan yana, hatta krala ölesiye bağlı, yeğenine “Sus, sakın ha bir şey söyleme” diyor; hepsi bu…
Robert amcasının evladı olmadığından karısı hariç tek mirasçısı bulunan Samuel söz dinler, 1660’a kadar susar. Yirmi yedi yaşının ilk yılbaşı gecesinde Noel kutlamaları yapılmaya “yeniden” başlanırken o da yazmaya karar vermiştir; günlük tutacaktır ve böylece dünya edebiyatının günce-günlük tarzının, hiç kuşkusuz ilk ismi olmayacak ama bu türün en bilinen ilk ismi olmaya o yılbaşı gecesi adım atacaktır.
On yıl sürecek bu itiyatını günü, gündemi, günceli anlatmaya ait yazma serüvenini, sonraları titreyen mum ışığında yorulan gözlerinden körlüğe kadar ulaşacak ciddiyette ıstırap çektiği zamanlara kadar sürdürüp, 1670’de sonlandıracaktır.

Samuel’in günlüklerinde, amcasına söz verdiğince, kralın idamına dair eskiye ait tek lakırdı bir daha asla geçmez. 1660 yılına kadar “Kraliyetin Restorasyonu” adı verilen dönemde püriten burjuvazi Noel kutlamalarını eski pagan safsatası saydığından yasaklar, sonra ipleri biraz gevşetmiştir ve tekrar Noel Baba kuzeyden gelen geyikli kızağıyla İngiltere üzerinde dolaşmaya başlar. İşte Samuel’in yazmaya başladığı yıl Noel Baba’nın tekrar bacalardan içeriye hediyeler bıraktığı yılbaşına aittir.

Ulusal Portre Galerisi (Londra)
Pepys İngiltere’nin en çalkantılı dönemlerinden birisine tanıklık etti; devlet görevinde üst düzey bürokrattı. Akşamları evinde odasına çekilip bir vakayınüvis, arşivci, kendine gazeteci gibi vazife tayin edip o günü yazarak tarihe vesika bıraktığının farkında bile olmaksızın, ayrıca bu itiyatından da kimselere bahsetmeksizin kalemiyle sayfaları ıslatıyor, ahar kurutma kâğıdıyla mürekkebini bir güzel emiyor ki sayfaya dağılmasın, sonra defterini çekmecesine koyuyor, belinde taşıdığı anahtarıyla bir güzel üstüne kilit vuruyordu.
Burjuva ihtilali kültürel bir hegemoni ile toplumsal yapıya tesir etti, pek bereketliydi; artık Londra entelektüel bir canlanma içindedir.
Sadece Londra’da 42 adet günlük ve haftalık gazete yayınlanır, burjuva salonlarında ilk kamusal alan toplantıları yapılmaktadır, çoktan dünyaya veda etmiş ama arkasında dev bir tiyatro külliyatı bırakmış olan Shakespeare’in oyunları her akşam sahnelerde defalarca izlenmektedir.
1651’de yayınlanmış “Leviathan” eseriyle Thomas Hobbes en çok tartışılan felsefeciydi, ardından İngiliz Romantizmine ışık tutan James Milton’un “Kayıp Cennet”i yayımlanır ki ortalık karışır.
1665’deki Londra’yı vuran Büyük Veba Salgınında Pepys, tıpkı Pelepones Savaşlarının tarihini yazan Thuckydides’in Atina’daki vebayı bütün çıplaklığıyla anlattığı gibi en mahir biçimde sahip olduğu gözlemciliğini konuşturur. Evlerden cesetlerin çıkarıldığı sokaklara kadar gider, girmediği delik bırakmaz ve Londra’nın yaşadığı felaketi anlatır.
Şöyle yazıyor, 16 Ağustos 1665 tarihli güncesinde:
“Evlerin kapılarına çarpılar çiziliyor, ‘Tanrı bu eve merhamet etsin’ yazıları asılıyor. Her gün daha fazla ceset arabası geçiyor penceremin önünden.”
Pepys, sokaktaki insanın çaresizliğini olduğu kadar, kurumların acziyetini de sarsıcı biçimde defterlerine aktarır.
Salgın sırasında kiliseler dolmuş, tıp kurumu çökmüş, halk hurafelere ve şifacı büyücülere yönelmiştir. Böylesi bir ortamda Pepys, klasik bir Stoacı tutumuyla gözlemlemeye, kaydetmeye ve güncesine sığınmaya devam eder.
Veba yetmemiş gibi, bir yıl sonra bir kıvılcımla tüm şehri kaplayan Büyük Londra Yangınını Pepys bir sinematografik metin gibi aktarmaktadır defterine…
2 Eylül 1666 sabahı Pudding Lane’de başlayan yangını izlerken, Thames Nehri boyunca ilerleyen alevlerin karşısında bir kronikçi gibi davranır.
4 Eylül 1666 tarihli girişinde güncesi şöyledir:
“Günün ağarmasıyla kalan eşyalarımı kaldırmak için kalktım; bunu Irongate’deki bir mavna ile yaptım ve yanımda o kadar az hizmetçi vardı ki, hepsini kaldırmamız öğleden sonrayı buldu. [Yangının dehşetinden bahsettiği satırların ardından, MŞ] olan biteni Kralın izniyle Sandwich Kontu’na haber verdim. Belgelerimi ve değerli eşyalarımı arka bahçeye gömdüm. Ne gariptir ki, en önce gömdüğüm şey Parmesan peyniri oldu!”

Londra Müzesi koleksiyonu
Pepys yerden göğe o kadar haklıdır ki dünyada bundan daha önemli bir şey yokmuş gibi parmesana sahip çıkar! Ütopya eserinde Thomas More’un dediği gibi, onun o ünlü cümlesiyle, İngiltere’de koyunlar insanları yedikten sonra çoğalmışlardı, fakat İngiliz mandıracılığı kadük kalmıştı. Varsa yoksa, Fransız mandıracılığı; Fransa, İngiliz piyasasına peynir yetiştiriyordu. Hele parmesan…
Yangının ardından kentin yeniden inşasına memur edilen Christopher Wren gibi ünlü bir mimar planlarını yaparken, Pepys bir yandan, yangının mimari olduğu kadar ruhsal bir enkaza da yol açtığını yazmaktadır. Ruhî çöküntüyü kim onaracaktı!
Yirminci yüzyılın hafıza ve nesneler arasında koleksiyoncu gibi bilgi toplayan filozofu Walter Benjamin’in, tam da bu nedenle söylediği gibi, Pepys on yıl boyunca “tarihin kalıntılarıyla uğraşan koleksiyoncu” tarifine uyacak tarzda bir günce yazarı olup çıkar…
O güne dair neyi yazarsa yazsın kendiyle konuşurken olduğu gibi kâğıt üstünde de dürüst mü dürüsttür, sözünü sakınmaz; nasıl olsa kendi yazıyor ve henüz kimseler okuyamadığından kendi okuyordur. Ancak yazarı hem kendisi ve hem de okuru kendisi olmaklığı onu başıboş bırakmaz; kendisine hem editör hem de yayın yönetmenidir sanki.
Pepys’in güncesinde henüz şehir efsanesi olan Karındeşen Jack hikâyesi yoktur ama Londra’nın cinselliğe, kentteki sınıflar arası ilişkilere, toplumsal kaygılara dair anlatacağı meselesi vardır. Hepsi bu kadar mı, dedik ya, kendini ele vermeyi de ihmal etmez: Hizmetçileriyle düşüp kalkmasını, başka kadınlarla flörtlerini bir yana bırakın hele hele onlarla cinsel ilişkilerini, karısıyla olan çatışmalarını, hatta -şimdi sıkı durunuz- mastürbasyon anılarını bile yazıya döker.
Mastürbasyonlu, flörtlü, çapkınlığını ele verdiği güncelerinin dört yüzyıl sonra, mesela Kanada’nın saygın gazetesi, üstelik muhafazakâr The National Post’ta tefrika edileceğini de nereden bilsindi!
Bu yönüyle, St.Augustinus’un İtiraflar’ındaki dinsel boyutla, Montaigne’in denemelerindeki kendiliğindenlik sorgulaması arasında salınır durur. Kendini kendisinden saklamayan, sürekli izleyen bu gözlemci, modern bireyciliğin hak edilmiş erken bir yansımasıdır.
Monarşinin tekrar tahta gelmesinden sonra Paris’teki sürgünden çağrılan II. Charles bütün korkaklığına rağmen söz kadınlara geldi mi çapkınlığın en önde gideniydi; o yüzden Skandalların Kralı olarak bilinir.
Saraydaki maskeli balolar, metreslerle dolu bir çevre ve Kralın Katolik olduğuna dair çıkarılmış söylentiler ve türlü şüpheler dönemin politika kazanına hararet veren şeylerdir.
Pepys, güncesini bu dedikodularla renklendirecektir, hem sarayda bürokrat olarak çalışır hem de gün boyu işittiği şeyleri, olan biteni kaydetmekten geri durmaz. Tatlı tuzlu bir yaşam içinde bürokrat-burjuva kimliğiyle yuvarlanıp giderken siyasetin çarkıfeleği, öyle ki gün gelir onu da tehlikeli sulara iteleyecektir. Angilikanlaşmış İngiltere’deki Katoliklik karşıtı gerginlik, bilhassa 1678’deki Krala karşı bir darbe yapmayı hedefleyen “Popish Plot” komplosuyla zirveye çıkar. Fokur fokur kaynayan iftira ve itiraflar kazanında Pepys’in adı darbeye ait listede geçer; eyvah ki kocaman bir eyvah! Araya giren hatırı sayılı ahbaplar sayesinde paçayı kurtarır velakin soruşturmalar sırasında evine yapılan baskınlara engel olunamaz; o baskınlar sırasında defterleri öylesine bir saklamıştır ki kimselere kaptırmaz; yoksa ziyan olur giderdi onca vesika.
Pepys bir pantomath ve hatta polymath kişiliktir; müzik ve tiyatroya da derin bir ilgi besler. Barok Dönem müziğini büyük bir tutkuyla takip eder, çeşitli enstrümanlar çalar. “Rodos Kuşatması” gibi ünlü eserlere imza atmış William Davenant’ın tiyatrosunu ve diğerlerini izlemeye sıkça gider, sonra gece evine çekildiğinde en ustasından bir tiyatro eleştirmeni kalemine sahip olarak sahne yorumlarını ayrıntılarıyla yazar.
İşte nihayet, güncesi böylece İngiliz Restorasyonu Döneminin kültürel hayatına dair ilk elden bir arşive dönüşür. Sanki, kendisinden yüzyıl evvel yaşamış, İtalyan Giorgio Vasari’nin Rönesans ressamlarını, heykeltıraşlarını, mimarlarını anlattığı Vite kitabına benzer şekilde, sanatçıların ve sahnelerin, edebiyat eserlerinin nabzını yakalamayı becerir.
Samuel Pepys’in güncesi bize şunu öğretiyor: Tarih yalnızca savaşların, kralların, antlaşmaların, yakıp yıkmanın hikâyesinde değil gecenin ilerlemiş saatlerinde pencereden karanlığa bakan bir adamın iç geçirişinde, bir kalemden kâğıda gece yarısı sızan mürekkepte hayat bulur.
Yazmak tarihe günbegün can vermektir.
Zira, verba volant, scripta manent – söz uçar, yazı kalır.
İçini döktüğü günlerin anlatısı yazıya dökülsün de sonraya kalsın ama bir bulmaca-bilmece kurar gibi, sanki kendisinden sonra bu defterlerle karşılaşanlar ile şaşırtmaca oynamak da istemiş olmalıdır. Sadece kendisi için yazmayıp Herodotus’un ünlü eserine başlarken söylediği gibi “gelecek kuşaklar olan biteni bilsin” niyetindedir. O nedenle matbuat ve mahremiyet arasındaki sınırlar bir hayli belirsiz olduğundan güncelerini gizli bir stenografiyle yazar. Defterleri ölümünden sonra noter-avukat-mahkeme derken Cambridge Üniversitesine bağışlanır. Orada adı ve şerefine kurulmuş küçük bir kitaplıkta muhafaza edilir. Defterlerinde Tachygraphy adı verilen özel şifreli bir steno tekniğiyle yazılmış eciş bücüş yazıları kimse okuyamadı, lakin sır denilen şeyin de bir ömrü vardır.

İki yüzyıl boyunca okunamayan satırlar sonunda dile geldi. Şifreli güncelerin sırrı ancak çözüldüğünde, yıl 1830’dur. Pepys’in “Sevgili karım dün gece yine beni yatakta kucağına almadı, geri çevirdi” ya da “Kral Charles’ın yeni metresi de hani hiç fena değilmiş” yahut evine gelmiş bir kadın misafirin ardından “Gittikten sonra onun yatağına girdim ve orada büyük bir haz duyarak yattım” gibi inciler okunabildi.
Pepys’in burada yazdıklarına aldırmayınız! O, her insanın içinde olan iyi ve kötüyü henüz kimsenin okumadığı defterlerinde, fakat bir gün gelince gizlediğinin anlaşılacağı velakin kendisinin asla bunu göremeyeceğine dair tuhaf bir merakla yazıyordu. Yaşarken anlaşılmak değildi Pepys’in hevesi ve arzusu…
Belirsiz bir gelecekte ve hani defterlerinin başına bir kaza gelmez de bu gizli şifreleri çözebilecek zekâya [o muhayyel zekâ ile yarışıyordu] onları teslim ve kendisini de teşhir etmek fırsatı bulursa diye o günün hayaliyle avunuyor, bir yandan da kendisini kendisine anlatıyordu.
Bütün günce yazıcıları aynı hevesi besler mi, bunun da cevabını vermesi zor.
Alınız, mesela, Türk edebiyatının günce kısmında görünmez tahtlara kurulmuş Nurullah Ataç İngiliz Pepys gibi düşünmüş olabilir mi? Ya “Jurnal” başlığıyla günce tutan Cemil Meriç’in göz nuru satırları, kadın yazarlarımızdan Tomris Uyar’ın “Gündökümü” başlıklı günü özetleyen yazıları, ölümünden sonra yayımlanan Oğuz Atay’ın güncesi, hikâyemizin kraliçesi Fürûzan’ın kısa süreli günlükleri, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Behçet Necatigil’in ara sıra-bazı bazı tuttukları günlükleri, Salâh Birsel’in deneme yazılarına sızan günlük tarzı yazıları böyle bir gizlenme ve farkına varılıp ele geçmenin oyuncul tuzağını mı kurar; burası da çok belli değil.
Öyle ya da böyle, günce yazmaya kalkışan zihnin gerisinde tam olarak ne yatıyor, bunu bilmesi de çok zor görünüyor.
Bütün güncelerde kendisinden söz etmeyi pek seven yazarın izine rast geldiğimize göre; günce yazarı, kendi yaşamını ve tanığı olarak yaşadıklarını hiç kimselerin söyleyemeyeceği o muhteşem cümlelerle, Finis Operis yaparak vermek isteyendir.
“Hayatını ömrünün şaheseri yapmak” isteyen insanın ezeli tutkusudur bu; ebediyete intikal etmek!



