Merhaba yeniden,
Epey zaman oldu. Ayrı kalmıştık ama aynıydık. Benim meselemdi ama hallettim. Artık sizin meseleniz olsun diyerek anlatmaya geldim. Annem öldü benim. Yastayım.
Bu sabah uyandığımda eskiden olduğu gibi yürüyüşe çıkmaya dün geceden karar vermiştim. Diğer sabahlardaki gibi kendimi yalnız bırakmadım bu sabah. Kalktım. Suyumu içtim. Vücudumu esnettim. Zihnimi ve bilincimi esnetmek için kalem kağıdımı elime aldım. Ve şunları yazdım.
“Yıl 1965. Kadının insan sayılmadığı bir coğrafyada annemin kadın olmaya karar verdiği yıl. Kimse ona kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmamıştı. Yıl 1965… Annemin evlendiği yıl. Hayallerini, umutlarını ve anca bir ceviz sandık dolusu kadar çeyizini de yanına alarak yola koyulduğu yıl. Gözyaşlarını akıta akıta yürüdüğü, önce gözünden akan yaşlara sonra da kendisine mezar olacak o topraklarla tanıştığı yıl, 1965… O gün bugün o topraklarda sevgi yeşeriyor. Annem sayesinde. Annemden önce nefret ekiliydi. Kıskançlık, haset, ikiyüzlülük ekiliydi. Hâlâ ekmeye çalışanlar var. Ama onlar arpa ekip darı biçmeyi bekliyorlar. Çok beklerler. Annem ölmüş olabilir ama ruhu oralarda. Sesi kulağımda, inancı yüreğimde… Annemin eseriyim ben. Ben de onun gibi o toprakların gönüllü esiriyim. Görünmez zincirlerle mahkûm edilmiş, ne kadar uzağa giderse köklerine bir o kadar yakınlaşan tutsak. Ben o toprakların gözyaşıyla sulanmış ama bildiğimiz anlamda köklenememiş fidanıyım. Ağaç olamadan orman olma hayalleri kuran korkak bir fidan. Bana korkmamayı annem öğretti, hâlâ öğretiyor.”
Her sabah disiplinli olarak yazıyorum. İçimden geldiği gibi, zihnimden dökülenleri “Annemin Çeyiz Sandığı” dosyasına ekliyorum. Onun sandık dediğine ben yanıldık diyerek yola çıkmıştım, annemin hiç yanılmadığını defalarca gördüm. Bu sabah da yazdıkları kaydedip gecenin kararını gerçekleştirmek üzere attım kendimi evden. Ve bu satırlara konuk oldum. Şimdi de sizi davet ediyorum. Yine iki şarkı var ama bu sefer gerçekten ben seçmedim, tesadüf. Pardon ya, tesadüf diye bir şey yoktu değil mi? Her şey tevafuktu…
Sıradakini Çal
Bu sabah, eskiden olduğu gibi erkenden uyandım ve sokağa çıktım. Karanlıktı. Ama korkmuyordum. Çocukların okula, annelerinin işe gittiği bu karanlık saatlerde korkmama hiç gerek yoktu. Onlar güvendeyse ben de güvende olurum diye düşündüm. Anneler çocuklarını güvende hissettirir.
Bu saatler her mevsim soğuktur. Ama Nisan, bir nebze nemli olduğundan çok daha derinlerinizde hissedersiniz soğuğu. Sadece saçlarınız, teniniz değildir ıslanan. İçiniz ıslanır soluk aldığınızda. Hatta düşünceleriniz bile… Kış soğuğunu hatırlarsınız burnunuzun ucu kızardığında. Tehlikeli bir mevsimdir ilkbahar. Güneşi yakar, soğuğu yakar. Benim de içimde bir yangın var, canımı yakan. Hem kor ateşlerde çatırdayan bir beden hem asla soğumayan küllerin arasında uyuyan bir ruh hem de beni diri tutan bir ateş bu can. Şeyleri hep ötekiyle karşılayan bir can. Sıcaksa soğuğu özleyen, tok olduğunda açlığı hatırlayan, özlediğinde sevdiğini, sevildiğinde kırıldığında unutamayan bir can…
Düşünmemek için yürüyüşe çıkmıştım oysaki. Kulaklığımı takıp karanlığı delerek yürümeyi hedeflemiştim. Duymadığımı sansam da martı sesleri beni sahile çağırırdı nasılsa. Yer gök aynı renk bu saatlerde, yine de denizi fark edemem sanmam. Boşlukta yürür gibi yürümenin bir yolunu bilirim. Yapamıyor olmak denemekten vazgeçtiğim anlamına gelmez. Düşünmeyeceğim. Bu yüzden dilinden anlamadığım şarkılar dinlemeyi tercih ederim. Balıkçıyı uğurlayanın söylediği türden değildi benimkisi. Ama söyleme şekli aynı; rast gele…
Tempolu bir şeyler olsun bari. Beni hızlandırsın. Ter atayım biraz. Bütün kış oturmaktan şiştim, ödem atayım. Yürüdüğüme değsin. En olmadı üzerimdeki ölü toprağını atayım.
Müzik uygulamaları da radyolar gibi. Rastgele çal modu var. Fakat modunuza göre tarz seçebiliyorsunuz.
Ben de öyle yaptım. Çalsın istedim rastgele.
Tanımam kendisini, “Mary J. Blige” yazıyordu telefonumun ekranında. Ama şarkısını dinlemiştim daha önce. Ezgiyi duyunca hatırladım. Sabah yürüyüşü için ‘Hip-Hop’ iyi seçimdi benim için. Bol sözlü, bol ritimli. Hop hop yürürdüm işte ne güzel. “Family Affair” çalıyordu. İngilizce bilmiyorum ben fakat bazı kelimelere hakimim. Mesela family önemlidir benim için. Affair de çok önemlidir çünkü benim için aile hep bir meseledir. Her şeyi kolaylıkla mesele edinebilirim, bu net. Fakat aile meselesi benim içim bambaşka. Bu iki kelimenin benim hayatımda, her durumda ve koşulda kolaylıkla yan yana gelebiliyor olması artık şaşırtıcı gelmiyor bana. Bu benim seçimim. Bilerek ya da bilmeyerek.
Şarkıyı dinlerken düşüncelerim havada uçuşmaya başladı. Sözlerini anlamıyorum, rahat ederim diye seçtiğim şarkının da beni düşüncelerimle yarışır hale sokması da şaşırtıcı gelmiyor artık bana. Müzik dinlemek için sıradakini çal dediğimde bile hayat bana bir mesaj veriyor olmamalı yahu. Tanrının ya da evrenin benden daha önemli işleri olmalı. Olmamalı mı? Olmalı olmasına da o önemli mesele neden ben olmuyor muşum diye soruverdim işte… Haydi bakalım! Düşünmek böyle bir şey. Bir soruyla başlıyor. Keşke karşında biri olsa. O zaman sohbet derdik adına, konuşmak derdik. Ama yok. Bu sefer de insan kendi kendisiyle konuşmaya başlıyor işte böyle. Buna da düşünmek diyorlar… Ben böyle şeyler düşünürken şarkı bitti, ritim değişti. Oh, çok şükür demeye kalmadım, ilk cümlesinden yakaladı takip eden şarkı. “It’s gonna be a long long journey” demişti şarkıcı. İşte o “journey” yok mu, beni benden aldı. Sahile varmıştım. Artık dayanamadım. Durdum ve şarkıyı kimin söylediğine baktım. Adı neydi, ne anlatıyordu? Ben bunları merak ederken şarkı arka planda akıyordu. Bir şekilde nağmeler beni yakalamıştı. Yürüyemiyordum. Oracıkta bir kanepeye oturdum. Evet yanlış okumadınız kanepe yazdım. Parklardaki banklardan okuduğum eski öykülerde kanepe diye bahsediliyordu. Sait Faik bu kelimeyi kullanmış mesela, Orhan Veli de öyle. Çok hoşuma gitmişti, imrenmiştim. Ve ben de bir gün yazdığım bir yazıda bu şekilde kullanmayı kafaya koymuştum. Buraya kısmetmiş o kanepede oturmak. Oturdum. Telefonumdaki müzik uygulamasını açtım, baktım, aynı şarkıcı bu. Mary J. Blige ve şarkısının adı “The Living Proof”.
O sırada şarkı bitti ve reklam girdi. Ben de fırsattan istifade araştırmaya giriştim. Lanet olsun benim şu merakıma demeyeceğim çünkü benim en büyük eğlencem merakım, beni çok eğlendiriyor. Ansiklopedileri severdim eskiden, şimdi de Wikipedia’cıyım. İşe yarar mı yaramaz mı bakmıyorum, merak ettiğim her şeye önce oradan bakıyorum. Fırsatım varsa ve ilgim devam ediyorsa başka kaynaklardan da araştırıyorum. Takıntılı değim çok şükür, imkânsız durumlarda boş verebiliyorum. Ama bu sefer merakım beni yakaladı ve bırakmadı. Düşünmemek için dinlediğim müzikler beni bambaşka bir düşünceye itti diyebilirim. Anlatacağım fakat öncesinde şu şarkıyı bir kez daha dinlemek için müsaade istedim bu merakımdan. “Yeniden çal” dedim ve döndüm araştırmama. Önce sözlerini buldum. Sonra Türkçe’ ye çevirdim. Burada paylaşmayacağım sözleri ama lütfen siz bakın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Şarkının her kelimesi sanki benim içindi. Her cümle benim için kurulmuştu. Sözlerini okudukça hislerim kabardı. Kaç kez daha dinlediğimi hatırlamıyorum o bankta (pardon kanepede) otururken. Merakımın bana hatırlattığı ve üzerine bir süre daha düşüneceğim o konuya gelecek olursam; bence hayat öyle rastgele yaşanmıyor. Bizler çok büyük bir kurgunun parçalarıyız. Adına ne derseniz deyin; inanç insanı istediği şey ile bir şekilde karşılaştırıyor ya da karşı karşıya getiriyor. Kader işte burada devreye giriyor bence. O karşılaşmayı fark ettiğinde nerede durmayı seçmekle başlıyor hayat. Ya da bitiyor. Fark etmediğinde ise akıp gidiyor ama asla geçmiyor. Tekrar tekrar gelip seni yokluyor. Her zaman bir temas gerçekleşse de bizler durup temas eden bu şeye gerçekten bakmıyorsak ve ona şans diyorsak, rastlantı diyorsak ya da karma, kader, olasılık; her ne diyorsak artık, işte hayat o zaman akıp gidiyor. Ama benim gibi, dilini hiç bilmediğimiz bir şarkıyla karşılaştığımızda durabiliyorsak, ezgisi çok güzel de sözleri ne anlatıyor acaba diyerek bir anlığına duraksayabiliyorsak; o duruş, bir merak kapısıysa ve biz o kapıyı aralamak istemişsek (benim gibi) orada mutlaka bir mesaj var demektir. Uzanın ve o mesajı alın. Ben öyle yaptım, aldım.
Bütün şarkı boyunca içimi titreten iki satır vardı ki onu da sizlerle paylaşmak istiyorum.
“I can start living now
Ooh, I feel like I can do anything”
Sonra da belki sizinkini konuşuruz, ne dersiniz?
Bana kendimi hatırlatan çok şey yaşıyorum son zamanlarda. Aslında fark ediyorum demeliyim. Zamanı gelmişti deyip geçmek istemiyorum herkes gibi. Üzerine gitmeye karar verdim. Etraflıca düşünüyorum. Bu hayat bana verilmiş bir sahne ve ben oyunun ortasında bu rolü oynamak istemiyorum deyip çekilemem bu sahneden. Zaten sıram gelince selam verip gideceğim herkes gibi ancak son perdeye kadar sadece bu sahnenin tozunu yutmayacağım. Gerektiğinde tozu dumana katıp başka sahnelerde de roller alacağım. Her ne olursa olsun o alkışı alarak ineceğim sahneden. Kimse alkışlamazsa ben alkışlarım kendimi. Neyse, düşünerek olmuyor bu işler, hareket et diyor hayat bana ve dans etmem için kimi zaman tempolu kimi zaman sakince şarkılar çalıyor benim için. Bu şarkı da öyle bir mesajdı işte benim içim. Gerçekten de “Artık yaşamaya başlayabilirim ve hakikaten her şeyi yapabileceğimi hissediyorum.” dedirtti bu sabah bana. Belki siz de dinler, kendi farkındalıklarınızı duyarsınız, görürsünüz. Dilerseniz de anlatırsınız benim gibi. Ben buradayım, can kulağıyla dinlerim sizi.
Ha bu arada, her iki şarkının da film müziği olduğunu söylemeden geçmeyeyim. İzlemediyseniz onlar da düşünmenizi tetikliyor. Bu hayat düşünmeden yaşanmıyor çünkü. Hele düşüncesiz hiç yaşanmıyor. İyi şeyler düşünelim ya da kötü düşüncelerden iyi şeyler çıkartalım diyerek kalkıyorum kanepeden. Hava aydınlandı. Güneş varlığını hissettirmeye başladı. Bu kadar dinlendiğin yeter, terin soğumasın, yürümeye devam et diyor bana. Dinlenmek lazımdı dinlendik. Şimdi de şarkı dinlemek lazım. O zaman sıradakini çal be hayat!
Fatma Altun, 06.04.2026



