1980 Eskişehir doğumlu, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Muhasebe doktora çalışmasını sürdüren Engin Kükrer; katıldığı yarışmalarda altı birincilik, beş ikincilik, üç üçüncülük, dokuz mansiyon, dört jüri özel ve birer kez de ‘yılın şairi’ ile ‘yılın öykücüsü’ ödüllerini almış bir yazar.
Şiir, öykü, makale, denemeleri başta Varlık, Etos olmak üzere çeşitli dergilerde ve kolektif kitaplarda yer almış. İlk kitabı Babamın Kalbini Kim Çaldı (2. Mustafa Özbey Jüri Özel Ödüllü) 2023’te yayımlanmıştı.
Kükrer, edebiyatı ve yazmayı seviyor. Bunu, okuduğum söyleşilerinden ve ödülünü almak için geldiği Mersin’de; benim de gittiğim ödül töreni yemeğinde yaptığımız konuşmalardan biliyorum. İroniyi, sözcük oyunlarını, tarihi, mitolojiyi de seviyor. Dili de oldukça sade, anlaşılır ve akıcı; kusur diyemeyeceğim kimi pürüzlerine rağmen…

Kulübedekiler kitabındaki öykülerin izlekleri savaş, işgal, direniş ve göç, sığınmacılık, sevgi, doğa, hobi ve iki kişilik ilişkiler odaklı. Sözü uzatmadan, her hikâyenin anlatıcısı demek istediğine kilitlenmiş. Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de ve özellikle de Gazze’de yaşanan vahşet… Ve ülkemizdeki 12 Eylül Askeri Faşist Darbe sürecindeki kitap yakmalar, aile içinde yaşananlar, geçmişte yaşanan kimi olaylar ve eski Roma’daki askeri infazlar da hikâyelerin izlekleri… Hatta savaş, işgal, direniş gibi anlatıların geçtiği mekânların çevremizdeki ülkeleri çağrıştırması doğal bana göre. Çünkü insanın düşünme, yazma dili kendi dili olabilir ama yazma alanı bütün bir dünyadır yazan herkes için. Sevgili Hakan Akdoğan’ın arka kapaktaki genel değerlendirmesine katılıyorum. Benim diyeceklerim hikâyelerin özeline dair olacak.
Kulübedekiler
Birkaç sayfayı geçmeyen hikâyeler bir disiplin ve düzen içinde yazılmış. Anlatılar, sözcüklerden oluşturulan çarpıcı, sarsıcı ve de acıtıcı birer kısa film gibi okurun gözünde canlanacak biçimde. El öyküsel ve ben öyküsel anlatım ile dillendirilmiş olmaları da demek istediğimi pekiştirmiş. Kimi pürüzler olmasına rağmen (ki sırası geldiğinde örnekleyeceğim) akıcı bir dil kullanıyor anlatıcılar. Dört hikâyede kullandığı (Brecht, Vergilius, N. Hikmet) şiir alıntıları da ilgili hikâyelerin doğasına çok uygun. Kahraman, Orfeus’un Şarkısı, Beyaz Işıklı Ada, Kerem Gibi, Şah ve Piyon, Atlı Karınca ve Dönme Dolap, Kulübedekiler ve kimi kusurlarına rağmen Beyaz Güvercin adlı hikâyeler her açıdan iyi bulduğum çalışmaları yazarın. Siyah Taş ile Baş Düşman ise kitabın tematik akışına uymayan, bana göre benzer hikâyelerle başka bir kitapta olması gerektiğini düşündüğüm çalışmalar. Baş Düşman’ın izleği insanın kendini tanıması, kendisi olması, fazlalıklarından arınması, şimdilerde spiritüel iç yolculuk da denilen bir tür arınma yönündeki Uzakdoğu öğretilerinden soğurulmuş.
Siyah Taş ise Marcus Licinius Crassus’un, (MÖ/115-MÖ/53 Roma Cumhuriyeti’nin Roma İmparatorluğu’na dönüşümünde anahtar rol oynayan Romalı general, hatip ve politikacı.) Mummius’un yenilgisinden sonra, MÖ 471’den beri kullanılmayan Desimasyon (Decimation) adlı eski cezayı yeniden canlandırmasını anlatıyor. Latince, onuncunun öldürülmesi anlamına geliyor. Spartaküs’le yapılan savaşların ikincisinden geri dönen Lejyonlardan birinden tüm bir Kohort’u (yaklaşık 500 kişi ki bugünkü bir tabur askere eş.) seçmiş. Bu şu biçimde uygulanan bir cezalandırma: Ceza için seçilmiş olan Kohort onarlı gruplara bölünür, gruplar kendi içerisinde kura çeker ve kurayı kaybeden asker kendi silah arkadaşları tarafından genellikle taşlanarak ya da sopa ile dövülerek öldürülür. Geride kalanlara zahire istihkakı olarak buğday yerine arpa verilir ve Roma ordugâhının dışında uyumak zorunda bırakılır. Cezalandırılacak olan kişi kura ile belirlendiğinden seçilen Kohort’ta bulunan tüm askerler, suçlu ya da masum olduklarına ya da rütbelerine bakılmaksızın, eşit derecede şansa sahipmiş. İşte yazar, hikâyesinde bunu anlatmış. Tarihi bir gerçekliği kendi sözcükleriyle aktarmış yani. Bana göre bir hikâye değil. Ama ilk kitabında da tarihten ve mitolojiden yararlanarak kendince aktardığı benzer çalışmaları var Kükrer’in.
Gerçekten yazarken titizlenen, yaptığı işi de seven Kükrer’in kimi hikâyelerinde gözünden kaçan kusurları demesem de pürüzleri Kitabın Hikâyesinde övgüyle sözünü ettiği dosyayı bilen, baskı öncesi emek verenle editörü de gör(e)memiş nedense. Sözünü ettiğim asiler (âsîler), halen (hâlen), hale (hâle), kitap aşığı (kitap âşığı), halimize (hâlimize) gibi pek çok kimi sözcük yazımı değil… Ya da bazı hikâyelerdeki satırbaşlarının teknik olarak içeride kalmaları da değil veya tırnak içine alınmayan ‘sakıncalı kitap…’ ile duvara yazılan ‘anarşik cümleler…’ de değil tabii ki…
Editörlerin görevleri nelerdir?
Demek istediğime gelince… Beyaz Güvercin’den başlayacak olursam… Camisi olduğuna göre kasaba bir Müslüman ülkeye ait, hiçbir itirazım yok; yazar istediği kurguya ve mekâna dair yazabilir. Bu kasabaya yapılan baskın anlatılırken General’in bir üyesini bile elinden kaçırmak istemediği -ki nasıl bir örgütlenme olduğu da muamma ama- kişileri, ‘isyancılar’, ‘asiler’ ve Sencer’in deyişiyle ‘direnişçi’ olarak; sevgilisi deniliyor ama karısı Müzeyyen’in dillendirmesiyle de ‘gerçek direnişçiler’ diyor yazar. Şimdi, isyancı/lar, başkaldırıcı, ayaklanma çıkaran, ayaklanmaya katılan kimse, âsî demek; asiler de yasa ve kurallara, buyruklara karşı gelen, başkaldıran; dik başlı anlamında, direnişçi ise karşı koyan, dayanan, özellikle işgal altındaki bir toprakta düşmana direnen gizli örgüt üyesi, yurdunu düşmandan kurtarmak için örgütlenen ve eylem yapan kimse/ler. Aynı anlama geliyorlar olsa da en doğrusu ‘direnişçi/ler’ olmalıydı. Hikâyede geçen ‘Çekmecedeki tabancasını kuşandı,’ cümlesi de doğru değil. Konuşma dilinde kuşanmak böyle kullanılabilir ama yazı dilinde doğru gelmiyor bana. Kuşanmak, beline kuşak, kemer, kılıç gibi şeyler bağlamakla ilgili. Tabanca ise belde ya da cepte taşınan, kısa ve hafif bir ateşli silah olduğuna göre hiç kuşanılmaz ya ele alınır ya da belde taşınır. Bu gözden kaçmamalıydı. Bir başka hikâyede de ‘motorunun çalışmasıyla birlikte hareket eden botlar…’ diyor. Sözü edilen iki tane şişme motorlu bot. Öyleyse ‘motorunun’ yerine ‘motorlarının’ denilmeliydi.
Kulübedekiler adlı hikâyede, ‘Trenler az uğrar olup sevgilisinin işleri bozulunca bizimkisi bunu terk etmeye karar vermiş,’ cümlesi sorunlu; üstünde durulmamış, yazılan başka amaçlanan başka olmuş. Devamındaki cümlede geçen ‘rastgele, kadar’ sözcükleri de fazla. ‘Trenler azalınca sevgilisinin işleri bozulmuş, bizimkisi de onu terk etmiş,’ olmalıydı en azından. Ardılı cümle de ‘Bir gece, hikâyeci sevgilisi uyurken gelen ilk trene atlamış ta buralara gelmiş,’ olmalıydı. Devamındaki paragraf cümlelerinde geçmişte olanlar şimdiki zamanda anlatılmış, yani dilimizdeki üç temel ve bunları da içine alan geniş zaman doğru kullanılmamış maalesef. ‘…nehir kıyısında bulmuştum,’ cümlesinden sonra olması gereken anlatım geçmiş zaman dilli olmalıydı. ‘Usulca yaklaşmıştım. Yaklaştıkça ıslak vücudundan yayılan deniz kokusu başımı döndürmüştü.(…) Kucaklayıp kulübeye getirmiştim. / Kulübeyi, yaşlı bir kadına benzetmesi yazarın muhteşem bir metafor./ Huysuz kocakarı ilk başta homurdanıp sabaha kadar ahşap dişlerini gıcırdatsa da sonunda Arzu’nun kalmasına katlanmış, hatta ona hizmet edecek kişi sayısı arttığı için de memnun olmuştu,’ biçiminde olmalıydı. Ayrıca ‘…ve saman yataktan başka yatacak yer yoktu,’ bir yere kadar olabilir ama ‘yerimiz yoktu’ demek daha doğrudur. Ve ‘boynumuzda ağır bir zincir gibi taşıdığımız gözyaşlarımızı…’ cümlesi ki çoğu bilebilir Nâzım’ın malum şiirinin bir dizesinin bozulmuş hâli olduğunu; ama genç okur/lar bilemeyebilir bu yüzden de keşke italik yapılsaydı ya da dipnotlu olsaydı. Kâğıt Uçak’ta geçen, ‘güneşi içen mavi gözlü bir devdi… Çalınan dost kapıları açıldı yarınlara, sapsarı iskelet çocuklar… Şeker de yiyebildiler’ de italik olsalardı bozulmuş oldukları hâlde ya da N. Hikmet’e ait dizeler olduğu belirtilseydi.
Tahterevalli hikâyesinde, anlatıcının Arsel’den söz ederken; ‘Tahsin’in yanına gelip sol elini yaşlı adamın sağ omzuna koydu,’ cümlesi de karışık, anlaşılmaz. Çünkü Tahsin mi elini yaşı adamın omzuna koyuyor, yoksa yaşlı adam mı Tahsin veya Arsel Tahsin’in yanındaki yaşlı adamın mı omzuna elini koymuş hiç anlaşılmıyor. Bu cümleden her okuyan Arsel’in Tahsin’in yanındaki yaşlı adamın omzuna elini koyduğunu anlar ancak, yazarın demek istediği bu olmadığı hâlde. Aynı hikâyede, ‘Hatta o yuvarlak gözlüklü, kirpi kafalı, geveze Alman’ın dışında şimdiye kadar hikâyesini anlatan da olmadı,’ cümlesiyle anlatıcı yazarın kast ettiği kim hiç anlaşılmıyor. Alman vatandaşlığını bırakan Einstein mi bir başkası mı ima ediliyor, belirsiz. Ki o ise eğer; geveze biri değil. Yalnızca anlatıcı yazarın bileceği bir kişi ise eğer ima edilen, anlatıda böyle olmamalı. Sonra bu hikâyede kullanılan ‘konuşludur’ da doğru değil. ‘Büyük davalara bakan mahkemeler de buradaydı,’ denilebilirdi. Konuşlanmak askeri bir terim olarak kullanılmakla birlikte doğru bir sözcük değil bana göre de.
Bir Sağırın Son Günü’nde, çoğu sesi duyamayan ya da birbirinden ayırt edemeyen Semi Akgezen’in işe giderken, hayatının son gününde başına gelenleri anlatır, anlatıcı. İşe yetişmesine ramak kala geçirdiği kazayla savrulan bedenini Azrail’in kucağında bulur. Hikâyenin ikinci yarısı bundan sonra başlar; ama ikinci bölümün başından sonuna kadar bana yıllar önce izlediğim Buried (Toprak Altında) filmini anımsattı. Tek farkla ki Semi tabutta değil de morgdadır. Rodrigo Cortés tarafından yönetilen, 2010 yılı İspanya yapımı psikolojik gerilim filmi dediğim. Ryan Reynolds’un başrolü oynadığı filmin senaryosu Chris Sparling tarafından yazılmıştı. Hikâye, yolda saldırıya maruz kaldıktan sonra kendisini sadece bir cep telefonu, bir çakmak, bir el feneri, bir bıçak, bir kurşun kalemle ahşap bir tabutta kendisini gömülü bulan Paul Conroy, 2006’da Irak’ta çalışan Amerikalı bir kamyon şoförüdür. Bir gün uğradığı saldırının ardından gözünü ahşap bir tabutun içinde açar ve toprağa gömülü olduğunu fark eder. Çakmağıyla tabutun içini kontrol ettiğinde, dış dünyayla iletişim kurmasını sağlayacak cep telefonu bulur. Ancak dış dünyanın, Irak çölünün ortasında bir yer olduğu ve bir Amerikalı olarak aradığı kişilerin ona yardım etme ihtimalinin az olduğuyla yüzleşir… Semi de çakmağıyla kısa sürede sonuyla yüzleşir. Yazarın da bu filmi izlemiş olabileceğini düşünüyorum, yoksa bu kadar benzerlik olamaz/dı…
Kerem Gibi ile Şah ve Piyon adlı hikâyeler, izlekleri itibariyle bana Kızıl Valizli Kadın adlı (Phoneix, 2013) hikâye kitabımdan kitaba ad olan Kızıl Valizli Kadın ile Kızılırmak Taştı (ki bu hikâyeden dolayı birkaç yıl yargılanmıştım ve sonunda da beraat etmiştim.) adlı çalışmalarımı anımsattı. Siyasi atmosferleri bakımından bu kitabım, 3’ü 12 Eylül öncesini, 3’ü 12 Eylül sürecini, 3’ü de 12 Eylül sonrasını anlattığım ardışık izlekli hikâyeler toplamıdır. Kızıl Valizli Kadın’da sattıkları evlerinin lavabo zeminine teneke kutular içinde gömdükleri kitaplarını alabilmek için giden genç bir kadının özellikle kimi kitaplarını yakan babasıyla da geçmişte yaşadıklarıyla da iç hesaplaşmasını; diğerinde de üçüncü sınıfa giden bir kızın gözünden gözaltına alınan öğretmen babasının ve onun kitaplarının başına gelenleri anlatmıştım… Yazarın bu kitabımı okuduğunu hiç sanmıyorum, izleksel benzerlik olsa olsa ülkemizde yaratılan ilgili ortamın sonuçları sadece.
Şah ve Piyon’daki anlatıcı Mikail’in geçmişini ve şimdisini anlatırken isminin kaynağı olarak Mihail Botvinnik’e (d. 17 Ağustos 1911- ö. 5 Mayıs 1995) Altıncı dünya satranç şampiyonu.) atıf yapması oldukça anlamlıdır. Turnuvalara hazırlık sistemleri, konferansları, yorumları, kitaplarındaki oyun analizleri sayesinde Botvinnik döneminin satranç anlayışının yükselmesine önemli katkıda bulunmuş biridir. Bu sebeptendir ki bu çarpıcı isim insan ve oyuncu olarak ve aynı zamanda yeni bir satranç döneminin yaratıcısı olarak günümüzde bile pek çok usta için ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Kükrer, satranç üzerinden kurguladığı bu hikâyesinde bence oldukça başarılı diğer beğendiğim hikâyeleri gibi.
Her hikâyesinde farklı, acılı ve iç yakıcı hayatları sözcüklerle görünür yapan Kükrer’in ikinci kitabındaki kusur demekten çok gözünden kaçan pürüzlerine rağmen hikâyeleri, bize sağlam ve daha da yetkin hikâyeler yazabileceğinin kanıtı diye düşünüyorum. Onun gözünden kaçanları son okumayı ve editörlük yapanların gözden kaçmaması gerekirdi. Çünkü editörlük, son okuma dediğimiz bunun için var. Pek çok yazımda dediğimi burada da yinelemiş olayım: Bir yazar yazdığından, bir editör de yazardan, bir eleştirmen de her ikisinden fazlasını bilmek zorundadır.



