Slovenyalı düşünür ve sosyolog Renata Salecl Kabalık Çağı kitabında kapitalizmin giderek vahşileşen durumunu, neoliberal politikaların sonuçlarını ve bu bağlamda siyasete ilişkin genel bir apatinin (ilgisizliğin, kayıtsızlığın) nedenlerini ele almaktadır. Salecl, hayatımızda meydana gelen köklü değişimleri ve bu değişimlerin oluşturduğu yaşama ortamında insanların bireysel ve toplumsal olarak karşı karşıya bulundukları sorunlara yönelik yaklaşımlarını, yaygın ideolojik düşünme biçimlerini de somut örneklerle çözümler ve eleştirir.
Günümüz ile geçen yüzyıl arasında insanla, insanın olanaklarıyla ilgili olarak önemli farklılıkların ortaya çıktığına işaret eden Salecl’e göre, “Geçen yüzyılın yetmişli yıllarında insan potansiyeli denen kavrama dair yazan psikologlar mutluluk ideolojisi üzerinde hayli nüfuzluydu; kısa süre sonra farklı motivasyon konuşmacıları konuyu yeniden ele aldı, sonunda mesele iş dünyasına demir attı. Şimdilerdeyse ideoloji insanın mutsuzluğundan, işini kaybetmesinden yine kendisinin sorumlu olduğu düşüncesi kılığına büründü.”(s. 19) Bu bağlamda Salecl psikolojinin kapitalist sistemin gerekliliklerine uygun biçimde faaliyet gösterdiğini vurgular. “Başarı teknikleriyle ilgilenen psikoloji bugün hayatımızın iliklerine işlemiş durumda. ”(s. 31) Salecl, giderek yeniden vahşileşen kapitalist sistemden kaynaklanan sorunlar ve bunalımlarla ilgili olarak bireylerin suçlu ve sorumlu tutulmasına ve bu anlayışın da benimsenmesine dikkat çeker: “Hâkim ideoloji bireyi her şeyden önce kendisini düşünmesi gereken, talihinden sorumlu, yaşayacağı hayatı kendisi belirleyen biri olarak ele almayı, toplumun kurbanı değil de kendisiyle ilgilenmeyi, kendini pazarlayıp satmayı bilmeyen biri olarak görmeyi hiç bırakmadı.”(s. 54)

Yalnızca kendini düşünen insan siyasete ilgisizleşmekte ve toplumsal sorunlara karşı duyarsızlaşmaktadır. Salecl’e göre, “Neoliberalizm insanları her şeyin kendi ellerinde olduğuna, her şeyden önce kendilerini düşünüp sıkı çalışmaları gerektiğine, içinde yaşadıkları toplumu dert edinmelerinin çok da lazım gelmediğine inandırdı.”(s. 102) Söz konusu inanç, insanın zihniyetini ve ruh halini biçimlendirmektedir. Salecl, genele yayılmış toplumsal kayıtsızlığımızın bizi çok daha acımasız bir dünyaya sürüklediğini vurgular.(s. 105)
Neoliberalizmin getirdiği ve dayattığı bazı kavramlar ve idealler, beraberinde insanın hem kendine hem de başkalarına karşı acımasız davranmasına yol açmaktadır. Bireycilik, kabalık, acımasızlık, şiddet çağımızın yaygın sorunları arasında yer almaktadır. Salecl’e göre, “Başarı ideali ve bireyciliğin yüceltilmesiyle neoliberalizm acımasızlığın iki biçimine kapı araladı: kendimize karşı başkalarına karşı acımasızlık. İnsanların düzeni kusursuz, verimliliği sınırsız bir hayatın ideallerini içselleştirmesinin, işyerinde birbirlerinin celladına dönüşmesinin, neoliberalizmin ekonomik krizlerin hepsinde varlığını sürdürmesinde payı var.”(s. 56)

The Age of Rudeness
Renata Salecl
Çev.: Bülent Kale
144 sayfa, Haziran 2026
Bugünün dünyasına yön veren şirketlerin nüfuzunun artmasının, yöneticilerinin kişiliklerini de etkilediğine dikktat çeken Salecl, olumsuz özellikler taşıyan bazı duyguların ve tutumların, kapitalizmin günümüzde gerekli kıldığı unsurlar haline geldiğini söyler. “Kibir, sabırsızlık, ölçüsüz hırslar bugün bireylerin gururla taşıdığı şeyler, birer başarı işareti. “(s. 23)
Salecl’e göre çağımız, “Kabalık Çağı”dır. “Kabalığın yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Sanki belli bir sınır ortadan kalkmış, sanki nezaketin maskesi düşmüş de birdenbire birbirimize saygısızca davranmamıza izin verilmiş gibi bir hal bu. ”(s. 74) Türkçe baskıya yazdığı önsözde, kabalığın yeni bir şey olmadığını ve ama son yıllarda değişen bir şeyler olduğunu söyler.
Çağımızın önemli bir başka sorunu da apatidir. İnsanların siyasete karşı yaklaşımları konusunda kendi ülkesinden ve dünyadan bazı örneklerden yola çıkarak bu sorunla ilgili önemli saptamalar ve yorumlar ortaya koyan Salecl, insanların siyasetin işleyişine karşı ilgisizliğinin yeni çıkmış bir şey olmadığını da söyler. (s. 95) Salecl, insanların apatiyi bıraktıkları anda toplumun değişip daha demokratik bir işleyişe kavuşacağını, yani insanların çoğulculuğu sağlamlaştırıp haksızlıklara, eşitsizliklere karşı mücadele etmek üzere siyasette rol almaya başlayacağını varsaymanın da bir hata olduğunu vurgular. Ona göre, “Tam tersi de mümkün çünkü. İnsanlar ‘gözlerini açıp’, apatilerinden sıyrılarak belirli bir otoriter rejimi de destekleyebilir.”(s. 101)
Otoriter rejimlerin dünyada giderek yayılmasının nasıl mümkün olduğuna ilişkin olarak Salec’in saptamaları, ülkemizin siyasal gerçekliğiyle ilişkili olarak da okunabilir. Otoriter rejime doğru nasıl yol alındığı konusunda Salecl, şunları söyler: “Bugün otoriter rejimlere darbeyle değil, yasaların değiştirilmesi, seçim bölgelerinin baştan düzenlenmesi, seçim yasalarının değişip yenilenmesi, yargı ve medyanın kontrol edilmesiyle geçiliyor.”(s. 120) Otoriterlik tohumları filizlenmeye başladıktan sonra demokrasiyi yeniden kurmanın zorluğundan söz eden Salecl, bu nedenle halkın zamanında tepki vermesinin şart olduğunu vurgular.(s. 124) Gramci’nin sözlerini anımsatarak günümüzde asıl sorunun ne olduğu konusunda şunları söyler: “Bugün aklın karamsarlığına, iradenin iyimserliğine her zamankinden çok ihtiyacımız var. Ama o iradeyi nasıl koruyacağız, asıl soru bu.”(s. 139)
Kabalık Çağı, Türkiye’yi, insanımızın günümüzdeki hallerini, arayışlarını ve çıkmazlarını da düşünmeye ve kendimize gelmeye, uyanmaya, etkin olmaya çağıran bir kitap.



