Tacim Çiçek’in son okuduğum kitabı, 9 öyküden oluşan, 192 sayfalık “Kızıl Valizli Kadın” (1.baskı, phonenix, Aralık 2013) Çiçek, yazıştığım değerli mektup ve edebiyat dostlarımdandır. Ekim ayının sonlarında verilen kitabını okuyup bitirdiğimde, bana imzalarken vurguladığı gibi bir “ortak yaşanmışlıklar”, tanıdık gelen ân’lar, olaylar, durumlar ve insanlar buldum diyebilirim.
Çünkü eser, bir öykü kitabı; ancak her bir öykü, diğerinin içinde hünerle yol alıp ilerliyor. Öykülerin üçü, 12 Eylül Askeri Darbe’nin öncesini, üçü darbe sürecini, diğer üçü de darbe sonrası süreci içeriyor izlek olarak. Bu yüzden öykü başlıkları, romansı bir bütünlük oluşturan eserin bölümleri hissini uyandırıyor.

Tacim Çiçek
Siyasal Yayın Grubu
192 sayfa, Aralık 2013
Mesela, “Beyaz Karanfil” adlı öyküde, o âna kadar okuduğunuz öykülerin kahramanlarını bir arada görebiliyorsunuz: Militan Ressam, Yüreği Sevgiseli Çocuğun Babası, Zafer, Selim ve Film Kahramanı’na benzeyen mahkûm gibi… İşte bundan dolayı; bana kalırsa, ayrı gibi görünen öykülerin kapılarını birbirine açmak, bir yazar için ustalık isteyen türden bir maharettir. Zira “kapı” dediğin, bilindiği üzere “bir yer”e doğru açılır ve kapanır. Ancak öyküde/öykülerde, okura hissettirmeden inşa edilen “kapı”, bir ânlık olay, durum ve bunların içindeki insan/lar vasıtasıyla “her iki yön”e de açılıyor ya da kapanıyorsa; sanırım bu edebi bir maharettir. Bunun özenli bir zanaatkârlık istediğini sanırım (okuyacak olan) herkes kabul eder. “Zanaatkâr”ı bilerek kullandım. Çünkü ancak öyle bir bakış, o tarz bir incelik, ayrıntıların iyi biçimde ölçülmesini sağlayabilir. “Kapı”lar ancak, işlevsel ayrıntılarla sağlanan örgüyle açılabilir, diye düşünüyorum. Bunu sağlayan öykülerin kurguları ve şiirsel dili…
Son öyküden, “Kızıl Valizli Kadın”ın son cümlesinden alıntıyla; bu kitapta, yaşadıklarımızdaki düşsellik ile düşlerimizdeki gerçeklik kararında/olması gerektiği gibi harmanlanıyor. Kendi geçmişimi, yaşadıklarımı, bana yaşatanları da içine katarak diyebilirim ki, bu kitap; bile isteye “ölü uykusuna yatırdığım”, üstlerini özenle örttüğüm kimi “travmatik” anılarımın perdesini de araladı. Düşünsel derinlikleri olan, dünü ve bugünüyle bazı temel tartışma konularına okurunu ortak eden, geçmişin aynasından bizi bize gösteren, iyi veya kötü yanlarıyla ışığımızın, gölgelerimizin, karanlık kalan taraflarımızın resmini çizen bir eser…
Tanıdık, yaşanmış gerçek ve dolayısıyla yakın gelen olayların, insanların, duyguların içinde, okurunu düşünsel bir sarmalın içine alıyor ve her seferinde o sarmaldan yeni sorularla çıkarıyor. Özgürlükle, hapislikle, kapatılmışlıkla, özveri, fedakârlık, vazgeçmek, kazanmak ve de kaybetmekle, cesaret, korku, teslimiyet, inanç, karşı koyuş, inat, kararlılık, vefa, arayış, özleyiş, sevgi ve aşk gibi yığınla konu üzerine sorular, sorular ve sorular… Bunlara, nicedir herkese unutturulan “kendin olmak”, “kendin kalmak” meselesini de ekleyebilirim… Hatırlar mısınız, bir aralar güzel bir slogan vardı: “Kitap okumazsanız canınıza okurlar,” diye. Bu eserden, koca bir mekanizmanın nasıl olup da akıldan, ruhtan, her türlü insani duyuştan azade işle(til)diğini görüp anlıyorsunuz. Anlamak önemli! Zira insanın canını zaten o kurtarıyor! Neyse ki, o koca mekanizmanın dişlileri arasında bir biçimde öğütülenlere, toz olup uçanlara, az kalsın yok olup gidişlerine, okuduğunuz satırlardaki “dil kuşları” ile engel oluyorsunuz.
Hikâyesi anlatılanlar, kurulan öyküler sayesinde zamanın ipini yakalıyor ve bugünde var ediliyor. Adları farklı olsa da, öyküler; kahramanlarıyla birlikte sürekliliği sağlıyor. Bunun, değerli bir mirasın sürekliliği olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Konunun, ele alınan tema/lar/ın, hikâyelerin geçtiği zamanın ve o zamana özgü, bugünden bakılınca daha iyi görülebilen kimi “amatörlükler”in yol verdiği, yer yer kitabi, hatta didaktik bulduğum, ancak “yazarın bilinçli tercihi”ne yorduğum kısımlardan da söz etmeliyim biraz. Arada bir farkına varıldığı hissediliyor. Militan Ressam’a ya da bir başkasına söylettiriliyor. Fakat diyorum ki, dil, sanki o döneme hâkim olan, tercih edilen dildi. Hâkim olan bu konuşma tarzıydı, bu yaklaşım biçimiydi. Kürsüden hitap eder gibi, “kitabın ortasından”, direkt… Eveleyip gevelemeden, adını koyarak, daha arı bir şekilde konuşup davranmak..! Yani metne “anlatılan zamanı”, “anlatının zamanı” ve elbette “okurun zamanı” gözetilirse, yukarıda “kitabi”, “didaktik” diyerek nitelendirdiğim kısımlar, daha anlaşılır hâle geliyor.
12 Eylül’ü, o “zor yıllar”ı öncesi, yaşandığı an ve sonrasına dair renklerle anlatmak, silinip yok edilmeye çalışılsa da o anlamlı / değerli günleri unutuşun kuyusundan çıkarmak, o günlerin mavi, kırmızı, sarı renklerini sözcüklerle kanatlandırıp bugüne uçurmak, bunu beceren “çocukları”, ”bizim çocukları” bugüne taşımak yönleriyle “Kızıl Valizli Kadın” değerli bir kitap.


