Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı eserinde yaşamsever ve ölümsever eğilimlerimiz üzerine derinlemesine bir tartışma yürütür. 1964 tarihinde yayınlanan eserin orijinal dildeki başlığı şu: The Heart of Man: Its Genius for Good and Evil. Başlığın birebir Türkçe karşılığı: “İnsanın Yüreği: İyilik ve Kötülük Dehası”.
“Herkesin kendisine yeni anavatanlar kurmakla uğraştığı bir çağda önyargısız düşünebilen ve çağının üstüne çıkabilen kimselerin anavatanı hem her yerdir hem de hiçbir yer.” Goethe, 1790
Orijinal başlıkta yer alan “Good and Evil” (İyilik ve Kötülük) Fromm tarafından varoluşumuza perçinlenmiş bir “öz” olarak ele alınmıyor. Fromm’un temel vurgusu insanın yaşamsever eğiliminin engellenmesi ölçüsünde yıkıcı güdülerin ortaya çıktığı yönündedir. Bu açıdan Freud ile yolları kesin biçimde ayrılıyor. Aşağıda Fromm’un temel yaklaşımını geniş bir şekilde ele almaya çalışıyorum. Şiddet ve saldırganlığın bu kadar yaygın bir hal aldığı bugünlerde psikanalizin kavram setini kullanarak sevgi ve şiddet; iyilik ve kötülük sorunu üzerine sosyal-psikolojik bir tartışma açmak anlamlı olabilir.
Varoluşun Temel Çelişkisi
İnsan ikili bir varoluşa sahiptir; bir yandan doğaya ait bir canlıdır, doğanın bir parçasıdır; öte yandan sahip olduğu soyut düşünme ve öz-farkındalık kapasitesi insanı doğanın dışına iter. Bu gerilim, Erich Fromm’un tüm düşüncesinin merkezinde durur: İnsan hem doğanın içindedir hem de doğayı aşar; insan bir yandan doğanın tutsağı durumundadır diğer yandan düşüncelerinde özgürdür. İnsan ne tam doğanın içindedir ne de tam doğanın dışındadır.
Fromm, insanı ruh-beden ayrımı temelinde birbiriyle çatışan iki dünya arasında sıkışmış olarak gören klasik görüşün ötesine geçer; ona göre bu çelişki ortadan kaldırılacak bir sorun değil, yanıt bulması gereken varoluşsal bir gerilimi yansıtır. Bu gerilime verilecek yanıt, Fromm’a göre insanın “özü” denen şeyin ta kendisini oluşturur. Fromm’a göre insanın varoluş çelişkisinin doğurduğu en temel duygu, kopmuşluk duygusudur. Bu kopmuşluğu gidermek, bir bütünleşmeye, bir birliğe, bir “yere ait olma” duygusuna kavuşmak insanın en derin ve en temel ihtiyacıdır.
İnsanın Varoluş Sorununa İki Yanıt

Erich Fromm
Çev. Yurdanur Salman, Nalân İçten
Payel Yayınları
6. Baskı, İstanbul, 1994
Fromm’a göre kopmuşluğu aşma, bütünleşmeye ulaşma yolundaki ilk arayış “geriletici” bir yöndür: İnsan geldiği yere, doğaya ve hayvansal duruma dönmeyi deneyebilir, kendisini insan kılan akıldan ve öz-farkındalıktan kurtulmayı isteyebilir. Ancak Fromm bunu gerçek bir kurtuluş olarak görmez. Pek çok insan bu çözüme girdiğinde “kitlelerin çılgınlığı” denilen durum ortaya çıkar. Bu çılgınlığa katılan birey yalnızlık, kopmuşluk duygusundan kurtulabilir; ama özünde bu, gerçekmiş gibi sunulan ve bireyi yalnızlık ile kopmuşluk duygusundan kurtaramayan bir kaçıştır.
Fromm’a göre insanın varoluş sorununa verilecek gerçek yanıt “ilerici” bir adımdır: “İnsanın insanca güçlerinin tümünü, tüm insanlığını, kendi içinde bütünüyle geliştirmesi, yeni bir uyum kurmasıyla sağlanabilir.” Fromm tarihte bu çözümün somut biçimlerde ortaya çıktığı inanç sistemlerine işaret ediyor. M.Ö. Mısır, Çin, Hindistan, İran, Yunanistan ve İsrail gibi birbirinden çok farklı kültürlerde ortaya çıkan inanç sistemleri, aralarındaki tüm farklılıklara karşın, ortak bir isteği dile getirir: Hepsinde insanın ereği, bütünüyle insan olma, yitirdiği uyumu yeniden kazanma isteği değişik kavramlar ve simgelerle ifade edilir.
İnsanın varoluşundaki çelişkiye verilecek yanıt ikircikli bir seçenektir; insan ya gerilemek ya da ilerlemek seçeneğiyle karşı karşıyadır. Bugün bu seçenek karşımıza şöyle çıkar: ya sosyalizm ya barbarlık.
Ölüm-Yaşam Karşıtlığı
Fromm, Freud’un ölüm-yaşam içgüdüsü ikiliğine itiraz eder; bu yaklaşımın değiştirilmesini ve dönüştürülmesini önerir. Fromm’a göre yıkıcılıkla yaşam eğilimi arasındaki çelişki, insandaki en temel çelişki olmakla birlikte bu ikilik biyolojik olarak insanın içinde bulunan bir ikilik değildir. Fromm’a göre yaşamın birincil ve en temel eğilimi yaşamı koruma ve ölüme karşı savaşma eğilimidir. Bu aynı zamanda Spinoza’nın Ethica‘da ortaya koyduğu temel bir ilkedir. Spinoza, insanın kendi varlığını korumaya yönelik bütün eylemlerinin zorunlu olarak kendi doğasından kaynaklandığını belirtir. Yaşamın bir diğer eğilimi ise bütünleşme ve birleşmedir.
Yaşam içgüdüsü iki temel ilke üzerine oturur: yaşamı korumak ve bütünleşmek. Bu temel güdü engellendiğinde “ölüm içgüdüsü” ortaya çıkar. Fromm burada çarpıcı bir eğretileme kullanır: Tohum nasıl yalnızca uygun nem, ısı ve benzeri koşullarda gelişiyorsa, “yaşam içgüdüsü” de yaşam için gerekli koşulları bulduğunda gelişir. Uygun koşullar yoksa ölümseverlik eğilimleri ortaya çıkar ve insan yaşamına egemen olur. Fark edildiyse Fromm bireyi koşullarından soyutlayıp ele almak yerine koşulları da dikkate alarak bütünsel bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Fromm’a göre yaşam sevgisi en çok güvenlik, adalet ve özgürlüğün bulunduğu bir toplumda gelişebilir. Aksi durumda ortaya çıkacak eğilim ölüm içgüdüsü olacaktır.
Narsizmin İki Boyutu
Fromm, narsizm olgusuna evrimsel açıdan yaklaşır. Ona göre doğa, yaşamını sürdürebilmek için insanı güçlü bir narsizmle donatmıştır. Narsizm insan için önemli bir biyolojik işleve sahiptir: İnsanın hayatta kalması bu biyolojik işleve bağlıdır.
Ana rahminde cenin mutlak bir narsizm durumundadır. Doğumdan sonra bebeğin narsizmi dış dünyayla törpülene törpülene “normal” bir şekil alır; ama yine de narsizmi bütünüyle ortadan kalkmaz. Bireyin toplumla sağlıklı bir ilişki kurması narsizmini herkesçe kabul görecek şekilde “ılımlılaştırması”na bağlıdır.
Narsizm yalnızca bireysel değil, toplumsal bir olgu olarak da ele alınmalıdır. Fromm, bireysel narsizmin topluluk narsizmine dönüşmesini inceler. Bebeğin ebeveyniyle kurduğu yakın ilişki ve bağlılık yerini zamanla başka bağlılıklara bırakır. Bu süreç bireysel narsizmin topluluk narsizmine dönüştüğü süreci yansıtır. Fromm’un sözleriyle: “Genetik açıdan bakarsak çocuğun gözünde koruyucu gücü ve kesinlik güvencesini temsil eden ilk insan annedir. (…) Daha sonra, çocuk büyüyünce anne aileyle, klanla, ya da aynı kandan, aynı topraklarda doğmuş kişilerle yer değiştirir ya da bütünleşir. Topluluğun çapı genişlediği zaman da ırk, ulus, dinsel ya da siyasal partiler ‘anneler’imiz, başka deyişle korunma ve sevgi gereksinmemizin güvenceleri olur.”
Varlığını sürdürmek isteyen örgütlü bir topluluk açısından üyelerin narsist enerjiyle yüklenmesi bir gerekliliktir; topluluğun üyeleri, kendi topluluklarının öteki topluluklardan daha erdemli ve üstün olduğuna inandırılmalıdır. Bu dinamiği Darwin çok daha erken bir tarihte, evrimsel bir perspektiften saptamıştı. The Descent of Man (1871) adlı eserinde insan grupları arasındaki rekabette hangi özelliklerin hayatta kalmayı sağladığını irdelerken şunu yazmıştı:
“Vatanperverlik, sadakat, itaat, cesaret ve sempati ruhuna yüksek seviyede sahip olarak birbirine yardım etmeye ve toplum çıkarı için kendisini feda etmeye daima hazır olan üyelerden müteşekkil bir kabilenin diğer pek çok kabileye karşı zafer kazanacağından hiç şüphe yoktur ve bu doğal seçilimdir.”
Bir yanda grup dayanışması evrimsel bir avantaj olarak işlev görür; öte yanda bu dayanışmanın aşırılaşması, narsist bir kapanmaya ve ötekine düşmanlığa dönüşür. Fromm’un asıl sorduğu soru da budur: Grubun birliği, sağlıklı bir dayanışmanın ifadesi midir; yoksa ötekini dışlayıp yok sayan patolojik bir kapanmaya mı işaret eder?
İlkel kabilelerde ve köylerde insan henüz bireyliğini kazanamamıştır; bu nedenle topluluğa olan narsist bağlılık çok güçtür. Toplumsallaşma arttığı ölçüde kan bağlılığına dayanan küçük topluluklar zamanla ortak bir dile, ortak bir toplumsal düzene ve ortak bir inanca dayanan daha büyük topluluklara dönüşmüştür. Topluluğun çapının büyümesi, narsizmin çapının büyümesini de beraberinde getirebilir.
Topluluk narsizminin karşıtı olan şey hümanizmdir. 17. ve 18. yüzyıllarda Spinoza, Leibniz, Rousseau, Herder ve Kant’tan Goethe ve Marx’a dek insanların bir olduğu, her bireyin kendi içinde tüm insanlığı taşıdığı, doğuştan üstün bir ayrıcalığa sahip hiçbir topluluğun bulunmadığı görüşü giderek yaygınlaştı.
Narsizm, Öfke ve Şiddet
Topluluk narsizmi zedelendiği zaman, tıpkı bireysel narsizmde olduğu gibi, öfke tepkileri gözlemlenebilir. Tarihte topluluk narsizminin simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır: bayrağa karşı saygısızlık, tanrının ya da imparatorun aşağılanması, savaşın ve toprağın yitirilmesi; tüm bunlar kitlelerde şiddetli öç alma duygularını uyandırmış, yeni savaşlara yol açmıştır. Zedelenen narsizm ancak “saldırganın” ortadan kaldırılmasıyla ya da narsizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla iyileşebilir. İster bireysel ister ulusal olsun, öç alma duygusunun çoğu zaman zedelenmiş narsizmden kaynaklandığı ve bu zedelenmeyi ortadan kaldırarak bir anlamda “tedavi etme” gereksinmesinden doğduğu söylenebilir.
Aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. Topluluk kendi narsizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar; bireyin narsizmi öndere aktarılır. Önder ne denli büyük olursa, onun izleyicileri de kendilerini o denli büyük hisseder. Narsizm, tehlikesiz kaldığı, belirli bir sınırı aşmadığı sürece gerekli ve değerli bir eğilimdir. Aşırı narsizm ise tehlikelidir; gerçeği nesnel olarak algılamaktan alıkoyar, aklın işleyişini kısıtlar.
Hümanist Proje
Fromm’a göre insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsizmden kurtulması gerekir. Peki, bu mümkün müdür? Fromm umutlu bir yanıt verir: Narsist enerjiyi yok etmeye çalışmak yerine onun “nesnesi”ni değiştirmek mümkündür. Ulus, ırk ya da siyasal düzen yerine topluluk narsizminin nesnesi insanlık olursa çok şey çözülebilir. Birey kendisini bir dünya vatandaşı olarak görebilirse ve insanlığın ortak başarılarından övünç duymayı öğrenirse, narsizminin nesnesi olarak birbiriyle çatışan ulusal toplulukları değil tüm insanlığı benimseyecektir. “Herkesin ‘ben bu ırktanım’ diyerek kıvanç duyacağı yükümlülükleri yalnızca bir tek grup, bir tek sınıf, bir tek din değil; tümüyle insanlık üstlenmelidir.” Narsizm nesnesinin tek tek topluluklardan tüm insanlığa aktarılması, ulusal ve ideolojik narsizm tehlikelerini önleyebilme imkânını da doğuracaktır.
Bilinç Alanını Genişletmek
Tocqueville bir yerde şöyle der:
“Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderlerine ilgisiz bir yabancı gibi davranır. O insan için tüm insan türü, çocukları ve yakın arkadaşlarından oluşur. Hemşerileriyle ilişkilerine gelince, aralarına katılır ama onları görmez; dokunur ama onları hissetmez; yalnız kendi başına ve kendisi için vardır. Ve bu şartlarda kafasında bir aile mefhumu kalmışsa bile artık bir toplum mefhumu yoktur.”
Fromm’a göre bilinç alanımız çoğunlukla yaşadığımız toplumun bize çizdiği sınırlar içinde kalır. Bilinç, kendi toplumumuzu ve kültürümüzü yansıtır; oysa bilinçaltımız her bir insanın içindeki evrensel insanı yansıtır. Fromm şu öneride bulunur: Bilinç alanının genişletilmesi, toplumsal bilinçaltı alanının aydınlatılması, insanın tüm insanlığı kendi içinde duymasını sağlayacaktır. Tocqueville’in tarif ettiği o kendi içine kapanmış birey, çevresindekilere dokunan ama hissetmeyen, toplumun içinde ama toplumdan yalıtılmış olan insan, ancak bu bilinç genişlemesiyle aşılabilir. Bu bir kader değil, değiştirilebilir bir koşuldur.
Toplumsal bilinçaltının açığa çıkarılması için sadece “eğitim” yetmez, der Fromm; bütün bu öğretiler gerekli toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullar sağlandıktan sonra etkili olabilir.
İnsan bir yandan bireysel narsizmin aşırılıklarını törpülerken içinde yer aldığı dar topluluğun kendisine dayattığı kolektif narsizmden kendini sıyırabilecek mi? En nihayetinde narsizmin sınırlarını olabilecek en geniş ölçüde çizmeyi başarabilecek miyiz? Narsizmin bir ulus, sınıf, ırk ya da din temelli dar “nesnesi”ni aşıp onun yerine insanlığı koyabilecek miyiz? 21. yüzyıl bu soruya verilecek cevaba göre şekillenecek: ya gerileme ya ilerleme; ya ölüm ya da yaşam.


