Tennessee Williams ile aramdaki bağ, bir hayranlıktan ziyade bir ilk aşk hikayesine benzer. Yaklaşık yedi yıl önce, dramaturji yapmaya henüz yeni başladığım o heyecan dolu günlerde elime tutuşturulan ilk derinlemesine inceleme metni Sırça Hayvan Koleksiyonu idi. Sevgili İbrahim Göksel Kart hocamın rehberliğinde o metni satır satır okurken, henüz sosyal olayların bir aileyi nasıl kemirdiğini, Büyük Buhran’ın mutfaktaki ekmeği nasıl küçülttüğünü tam kavrayamayacak kadar gençtim.
Benim için o zamanlar dramaturji, sadece karakterlerin neden öyle davrandığını anlamaya çalışmaktan ibaretti. Ancak Williams’ın o gösterişten uzak, karakter inşasında inanılmaz bir mühendislik barındıran dili, zihnime ilk çentiği o gün atmıştı. Onun kaleminde sıradan bir aile yemeği, dünyanın tüm hayal kırıklıklarını içinde taşıyan devasa ve sarsıcı bir törene dönüşebiliyordu.
Williams’ı sevmek için çok sebebim var; ama en başında onun o kuvvetli toplum gözlemciliği gelir. İnsanı ve toplumu o kadar pürüzsüz bir biçimde hikayesine yerleştirir ki, siz sadece bir aile trajedisi izlediğinizi sanırken aslında koca bir ekonomik buhranın, çöken bir sınıfın ve modern dünyanın acımasızlığının tam ortasında bulursunuz kendinizi. Williams, karakterlerini asla yargılamaz; aksine onları tüm zaafları, küçük yalanları ve çaresizlikleriyle birlikte bir cam fanusun içine yerleştirir ve biz seyircilere sadece o fanusun kırılgan yansımalarını izletir.
Geçtiğimiz günlerde Baba Sahne’nin yolunu tutarken içimde bu eski dostla yeniden buluşacak olmanın o tarif edilemez heyecanı vardı. Açıkçası, Türkiye’de son yıllarda tiyatronun evrildiği, daha doğrusu biraz savrulduğu noktadan dertli bir izleyiciyim. Sosyal medyanın dikkat sürelerimizi saniyelere düşürdüğü bu çağda, tiyatro da ne yazık ki payına düşeni aldı. Salonlarda bir güldürme çabası, yaratılan karikatürize tipler ve yapılan büyük oyunculuklar çok büyük pay kaplar oldu. Bu kesinlikle bir kötüleme değil, bu günümüz tiyatrolarının sanatsal bir tercihi ancak bu tercih bizi biraz tektoneliğe itiyor gibi hissettirmiyor değil. İşte tam da bu noktada, “Sırça Hayvanlar İnsanlar” sahneye çıktı ve bana unuttuğum, özlediğim o şeyi geri verdi: Saf ve dürüst bir gerçeklik.
Oyun bittiğinde kendimi bir hayranlık içinde, yavaş yavaş üzerime inşa edilen o büyüleyici atmosferin altında buldum. Oyunun en büyük başarısı, Williams’ın o pürüzsüz metnini “hiperrealistik” yani gerçeğin ta kendisi denebilecek kadar doğal bir oyunculukla birleştirmesiydi. Karakterlerin mimikleri, duruşları ve dilleri o kadar “bizden”di ki, sahneye bakarken içimden sürekli şu fısıltılar geçti: “Bu adam benim abim olabilir”, “Benim annemde de var”, “Bu kız, arkadaşıma ne kadar çok benziyor.” Uzun zamandır özlemini çektiğim o “insan kokan” tiyatro tam karşımdaydı.
Oyunun afişinde “Hayvanlar” kelimesinin üzerinin kalın bir çizgiyle çizilmiş olması, bende radikal bir değişiklik beklentisi yaratmıştı. Sanki Williams’ın klasik kurgusu bozulacak, karşımıza bambaşka bir yorum çıkacak gibi hissetmiştim. Ancak perde açılıp oyun ilerledikçe gördüm ki, sahneleme orijinal metne bir hayli sadık ilerliyor.
Sahne geçişlerinde Laura’nın koleksiyonundaki hayvanların (goril, akrep, at, kuş gibi) oyuncular tarafından canlandırılması teknik olarak çok başarılıydı. Özellikle gorili canlandıran oyuncunun üzerinde hiçbir goril kostümü olmadan, sadece postürü, bakışı ve yürüyüşüyle bizi o hayvana ikna etmesi rejinin gücünü gösteriyordu. Atın zarafeti veya akrebin o tedirgin edici hareketi, Laura’nın dünyasını dışarıya taşıyordu. Ancak bu tercih, oyunun ismini değiştirecek kadar büyük bir dramaturjik kırılma mıydı? Bence hayır. Bu, oyuna yepyeni bir boyut katmaktan ziyade, çok ince düşünülmüş ve estetik açıdan harika uygulanmış şık bir reji tercihiydi. İsimdeki bu iddia, orijinal metinle olan yoğun örtüşme içinde biraz havada kalmış olsa da, sahneler arası o rüyavari geçişleri desteklemesi açısından birbirini besleyen bir yapı kurmuştu.
Metni bilmeyenler için bu sırça dünyayı biraz açalım: Hikaye, 1930’ların ekonomik yıkımı ve belirsizliği içindeki bir evde geçer. Amanda, geçmişin aristokrat ve nergis kokulu günlerine sıkışmış, çocuklarını hayatta tutmaya çalışırken onları kendi travmalarıyla boğan otoriter bir anne figürüdür. Tom, ailesine bakma zorunluluğu ile kendi özgürlük tutkusu arasında sıkışan, ayakkabı fabrikasındaki monotonluktan sinemaların karanlığına kaçan bir şair; Laura ise dış dünyanın gürültüsünden kaçıp koleksiyonundaki sırça hayvanların o sessiz dünyasına sığınmış, ruhsal olarak çok kırılgan bir genç kızdır. Bu aile, aslında bir evin içinde birbirine çarpan ama asla birbirine gerçekten dokunamayan, rüyalar ve hayal kırıklıklarıyla örülü bir hapishanede yaşarlar. Bir de Jim var tabii. Laura ve Tom’un liseden arkadaşı, yine Tom’un işyerinde çalışma ortağı. Tom, Jim’i Laura’ya görücü olarak eve getiriyor ancak Jim yalnızca yemek yiyeceğini sanıyor, görücülükten haberi yok. Lisede yıldızı parlak olmasına rağmen ayakkabı deposunda hayatta kalmaya çalışan gençlerden herhangi biri.
Oyunun başarısı, sahnedeki bu ağır dramın sadece duygularla değil, çok güçlü teknik sütunlarla taşınmasında saklıydı. Özellikle Jim ve Laura arasındaki o meşhur sahnede oyuncuların birbirlerinin en küçük nefesini yakalayarak kurdukları o “anlık tepki” odaklılık, Sanford Meisner’ın metotlarını anımsatıyordu. Meisner’ın “yaşama hakikati” üzerine kurulu, partnerin anlık değişimlerine yanıt vermeyi esas alan bu yaklaşımı, oyunculuğun en doğal halini bize sundu. Tom ve Amanda arasındaki diyaloglarda da bu partner odaklı gerçeklik zirvedeydi; sahneye bakarken bir oyun izlediğimizi unutuyor, sanki yan komşunun mutfağındaki o bitmek bilmeyen kavgayı gizlice dikizliyorduk.
Diğer yandan, sahnede beliren “insan-hayvanlar”, bedenlerini birer enstrüman gibi kullanan performanslarıyla Laura’nın iç dünyasını harika yansıtıyordu. Burada, oyuncunun bedensel plastisitesini ve mekanik disiplinini ön plana çıkaran Vsevolod Meyerhold’un Biyomekanik kuramının izlerini sürmek mümkündü. Meyerhold’un duyguyu fiziksel aksiyonla dışavuran bu yaklaşımı sayesinde, hayvanların kendi hür iradeleri yoktu; onlar sadece Laura’nın korkularını, heyecanlarını ve o anki ruhsal sarsıntılarını görselleştirmek için oradaydılar. Laura’nın sessiz çığlıkları, bu figürlerin hareketlerinde vücut buluyordu.
Işık kullanımı ise başlı başına bir karakter gibi sahnedeydi. Işığın dekorun bir parçası değil, mekân kurucu bir unsur olduğunu savunan Josef Svoboda’nın vizyonu skenografyayı hatırlatan tercihler oyuna derinlik katmıştı. Duvardaki “babanın resmi” yerine sadece kenarları aydınlatılmış boş bir çerçeve kullanılması çok hoş bir tercihti. Babayı fiziksel bir imge olmaktan çıkarıp, aileyi terk eden o devasa “yokluğun” kendisine dönüştürmüştü. Işığın tonu değiştikçe o boş çerçeve bazen bir hayalet gibi üzerimize çöküyor, bazen de evin içinde hiç sönmeyen bir suçluluk duygusu gibi parlıyordu. Ama beni en çok sarsan, yangın merdiveninin arkasındaki tuğla duvarda oyun boyunca sönmeden duran “direniş sloganı” oldu. Evin içinde ne yaşanırsa yaşansın, bireysel dertler ne kadar büyük olursa olsun, dışarıda bir direnişin, toplumsal bir mücadelenin ve zor zamanların olduğunu hatırlatan o sert, köşeli ışık, oyunun toplumsal ruhuna ve Williams’ın sosyolojik gözüne bir hayli uygundu.
Tom’un Amanda’ya “cadı” diye haykırdığı o meşhur tirat, oyuncunun o anki hızını ve hıncını alamayış haliyle birleşince sahnede devleşti. Tom’un kelimeleri birer kurşun gibi savuruşu karşısında Amanda’nın duygusal olarak adım adım çöküşünü izlemek sarsıcıydı.Aile dediğimiz o kutsal ama bir o kadar da tehlikeli sırça fanusun nasıl tuzla buz olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Jim ve Laura arasındaki o tatlı, utangaç ama bir o kadar da gergin anlar ise salonun nefesini tuttuğu, en küçük bir sesin bile yankılandığı yerlerdi.
Eleştirel bir noktaya parmak basmak gerekirse, teknik detayların bazen bu yumuşak gerçekliğe karşı biraz fazla sert kaldığını söylemeliyim. Işıkların ve seslerin bazı geçişlerdeki o ani açılıp kapanması, oyunun kurmaya çalıştığı o rüyavari atmosferi bazen zedeliyordu. “Burada ışık daha farklı verilebilir miydi?” diye sorduğum anlar oldu. Ancak finaldeki ses tasarımı muazzamdı. Hayvanların gerçekliği ile cam objelikleri arasındaki çizginin tamamen kaybolduğu o işitsel savaş hali, seyirciyi Laura’nın parçalanan dünyasının tam merkezine bıraktı. Sesin o ezici gücüyle oyun, sadece bir seyirlik olmaktan çıkıp fiziksel bir sarsıntıya, unutulmaz bir deneyime dönüştü.
Sonuç olarak “Sırça Hayvanlar İnsanlar”, isminin yarattığı o bambaşka bir şey izleme beklentisini tam karşılamasa da, karakter inşasındaki o muazzam dürüstlüğü ve titiz gerçekçiliğiyle Türkiye’de tiyatronun hala ne kadar kıymetli bir “hakikat arayışı” olduğunu kanıtladı. Williams’ın o pürüzsüz dünyası, yedi yıl sonra karşımda bu kadar canlı dururken, tiyatronun o “insan kokan” samimi tarafına olan inancım bir kez daha tazelendi.
OYUNUN KÜNYESİ
Yazar: Tennessee Williams
Yönetmen: Uğur Kanbay
Yardımcı yönetmen: Yunus Eski
Çeviri: Elif Ünüvar, Ezgi Ümre, Sude Koç
Oyuncular: Uğur Kanbay, Şenay Saçbüker, Yunus Eski, Özden Özkan
Perfonmans sanatçıları: Berhan Alpergin, Deniz Yıldız, Elif Ünüvar, Eren Açıkgöz, Melis Demşo, Merve Kölgeli, Muhammet Emin Usta, Ramazan Ülkü Turan Bölükbaşı, Şimal Nur Demir
Işık tasarımı: Gökhan Gülçebi
Işık uygulama: Burak Gülçebi, Süleyman Kaleli
Dekor-kostüm tasarımı: Nilsu Baldan
Hareket düzeni: Deniz Yıldız
Müzik: Çağdaş Bektaş
Koordinasyon: Derya Turan
Asistanlar: Doruk Biricik, Eylül Kıvılcım, Havin Özer, Sude Koç




