Hayatlarımızı, neye göre belirlendiğini tam olarak bilmediğimiz ölçütlere uymaya çalışarak mı geçiriyoruz? Bugünün Normali kitabıyla bu sorunun peşine düşen Mark G. E. Kelly, normalliğin doğal bir durum değil; siyaset, cinsellik, hukuk ve gündelik hayat içinde tarihsel olarak üretilmiş bir iktidar biçimi olduğunu savunuyor. İnsanların kendilerine durmadan “Ben normal miyim” diye sormasının nedeni de tam olarak bu belirsizlik.
Yazara göre normlar tek bir merkezden, bilinçli bir planla ortaya çıkmaz. Daha çok, insanların birbirlerini etkilemeye çalıştığı gündelik ilişkiler ağında şekillenir. Başlangıçta sanayi ve teknik alanlarda ortaya çıkan standartlar, zamanla tıp aracılığıyla insanlara uygulanır ve ardından toplumun her alanına yayılır. Bugün neredeyse her kurumun, her kimliğin, her hayat tarzının kendi normu vardır.
Bu söyleşide yazar, bireyciliğin nasıl olup da özgürlük vaadinden yeni bir uyum ve mükemmellik baskısına dönüştüğünü, kendin ol çağrısının neden kaygı, öfke ve tatminsizlik ürettiğini ve Türkiye’de gelenek adına sunulan bazı eğilimlerin gerçekten geleneğe mi dayandığını tartışıyor.
İnsanlar neden hayatları boyunca “Ben normal miyim?” diye sorup durur?
Buna kısaca cevap vermek gerekirse çünkü onlar da bilmiyor. Normallik hakkında bu kadar çok konuşulunca, insanlar böyle bir şeyin gerçekten var olduğunu sanıyor. Oysa bunun hangi ölçütlere göre belirlendiği kimse için tam olarak açık değil. Bu yüzden kimse normal olup olmadığını gerçekten bilemez. Üstelik çoğu insan, bir ya da başka açıdan zaten oldukça anormaldir. Bu durum da soruyu daha da kaçınılmaz hale getirir.

Mark G. E. Kelly
çev.: Utku Özmakas
Kolektif Kitap
216 sayfa, Eylül 2024
Bugünün Normali tam da buradan yola çıkar ve normalliğin doğal bir durum değil, tarihsel olarak üretilmiş bir şey olduğunu savunur. Normallik; siyaset, cinsellik, gündelik hayat ve hukuk alanlarında işleyen normlaştırma süreçleriyle ortaya çıkar. Peki normallik nasıl tanımlanır ve kimler bu tanımın dışında kalır?
Bu soruya net bir cevap vermek zordur. Bazı normlaştırma biçimleri açık ve görünürdür. Fakat büyük kısmı belirsiz, dağınık ve çoğu zaman kimse tarafından bilinçli olarak tasarlanmamıştı. Bu yüzden nereden geldiklerini söylemek güçtür. Kitapta da belirttiğim gibi, normların nasıl oluştuğuna dair genel bir teori üretmeyi isterdim. Ama bana göre böyle bir teori mümkün değil.
Bu noktada Michel Foucault’ya başvuruyorum. Normlaştırmayı, onun anladığı anlamda bir iktidar biçimi olarak ele alıyorum. Foucault’ya göre iktidar, toplum içindeki insanların birbirlerini etkilemeye çalıştıkları yoğun ilişkiler ağından doğar. Bu etkiler bazen bilinçlidir. Ama ortaya çıkan toplumsal yapı kimsenin niyetine birebir uymaz; kendi mantığını üretir. Kimsenin normları icat etmeye oturmadığını düşünüyorum.
Kitapta izini sürdüğüm norm kavramı, erken modern dönemde sanayi ve teknik alanlarda standart üretme ihtiyacından doğar. Bu standartlar zamanla tıpta insanlara uygulanmaya başlanır. Ardından norm, topluma yayılır. Her kurum, her sosyal yapı kendi normlarını kurar. Bugün normlaştırmanın tamamen dışında kalan alanlar var mı, emin değilim. Ama hepimiz bir ölçüde anormal olduğumuz sürece, normların dışında da kalırız. Bu da iktidarın hiçbir zaman her şeyi tamamen kontrol edemediği anlamına gelir.
Özgürlük vaadi olarak sunulan bireycilik nasıl oldu da yeni uyum ve mükemmellik baskıları yarattı?
Bireycilik özünde her zaman uyumla ilgiliydi. Birey, insanların (aslında derinden toplumsal varlıklar olmalarına rağmen) ulaşmaya çalıştıkları imkansız bir normdu. Paradoks; insanlar zaten birey oldukları varsayımına dayanarak, birey olmaya zorlandılar. Normların genel özelliği de budur. Hem tamamen doğal olduklarını iddia ederler hem de onlara uymak için sürekli çaba talep ederler.
Bu bireycilik anlayışı özellikle 20. yüzyıl ortası Amerika’sında baskın hale geldi. Ama kökleri liberalizmde ve Anglo-Sakson kültürde çok daha eskidir. Yine de daha o dönemde bile bireycilik içinde bir gerilim vardır. Bir yanda Kantçı, Stoacı bir çizgi bulunur; tutkuları denetleyerek, etik davranarak kazanılan bir özerklik anlayışı. Öte yanda ise gerçek özgürlüğün toplumsal kurallara başkaldırmakla mümkün olduğunu savunan bohem bir damar vardır. Bunun izlerini Nietzsche’de, Stirner’de ve hatta Rousseau’da görmek mümkün.
1960’lardan sonra, özellikle Batı’daki kültürel ve cinsel devrimlerle birlikte bu ikinci anlayış baskın hale gelir. Tarihte ilk kez, yerleşik tüm değerlerin reddinin bizzat norm haline geldiği bir toplum ortaya çıkar. Bugünkü woke kültürde bunu açıkça görürüz: Özellikle heteroseksüel, erkek ya da beyazsanız bu kimliklerin tarihsel olarak yüceltilmiş biçimlerini reddettiğinizi sürekli göstermeniz beklenir.
Ancak eski bireycilik anlayışı da tamamen kaybolmuş değildir. Bugün aslında iki farklı bireycilik birbiriyle çatışmaktadır. Soldaki bireycilik, azınlıkların, kadınların, farklı cinsiyet ve cinselliklerin haz temelli kendini ifade etmesini savunur. Sağdaki bireycilik ise biyolojik cinsiyet ve ulusal kimliğe dayanan doğal kimliklere uyumu vurgular. Mantıkları farklı görünse de, ikisi de norm üretir.
Siyasetten sağlığa, cinsellikten gündelik hayata kadar her yerde “kendin ol” denirken, neden bu çağrı artan kaygı ve tatminsizlikle birlikte geliyor?
Sol, insanları eski insan doğası anlayışlarının baskısından kurtardığını düşünüyor. Bana göre bu büyük bir yanılgı. Çünkü bu kez de bireyin hazlarına dayanan, gerçekleştirilmesi imkansız yeni normlar üretiyor. Sağ bireycilik ise zihinden bağımsız bir gerçekliğe dayanır. Bu, ona uymak istemeyenler için serttir. Ama dışsal bir ölçütün varlığı, sürekli kendini gerçekleştirme baskısının yarattığı kaygıyı azaltır.
Aslında her iki proje de imkansızdır. Çünkü içimizde keşfedilmeyi bekleyen sabit bir gerçek benlik yoktur. Bireysellik her zaman toplumsal olarak inşa edilir. Bu yüzden kendin ol çağrısı, bizi kendi toplumsal olarak üretilmiş benliğimizi anlamaya çalıştığımız sonsuz bir döngüye sokar. Ama bu benliği yanlışlıkla tutarlı, sabit ve tamamlanmış bir şey sanırız.
Bunun kültürel sonucu ağırdır. İnsanlar, asla tam olarak gerçekleştiremeyecekleri kimlik idealleri karşısında hem kendilerine hem dünyaya öfke duyar. Bu bazen intihara kadar varır. Daha yaygın olarak ise ilaçlara yönelme, hayattan geri çekilme ve geleceği sürdürme fikrinden vazgeçme şeklinde ortaya çıkar.
Türkçe baskının önsözünde, Türkiye’de kendini gelenekçi ve Batı karşıtı olarak sunan çağdaş eğilimlerin gerçekten geleneğe mi dayandığını, yoksa İslam’ı modern bir normlar bütünü olarak mı yeniden paketlediğini soruyorsunuz. Bu soruyu Türk okurlarına yöneltme ihtiyacı neden duydunuz?
Türkçe baskının önsözünde bu soruları sormamın nedeni, Türkiye’yi gerçekten bildiğimi iddia etmememdi. Kitabı Anglo-Sakson kültürün içinden yazarak anlamaya çalıştım. Türkiye farklı bir kültür; ama aynı zamanda küresel akımlardan da yoğun biçimde etkileniyor. İstanbul’da özellikle gençler arasında, Batılı birine tanıdık gelen pek çok şey görmek mümkün.
Gençler arasında (Türkiye’de olduğu kadar İran’da da) Batı’dan gelen bazı kültürel eğilimlere yönelik bir özlem seziyorum. Bu yüzden Türk okurları, Batı’yla bu konuda fazla aceleci olmamaları için uyarmak istedim. Ama aynı zamanda Türkiye’de güçlü olan İslami muhafazakârlığın mantığını da yeniden üretmek istemiyorum.
Babamın Kıbrıs’ta yaşaması, evlenmesi ve İslam’a geçmesi sayesinde İslam dünyasıyla uzun süredir temasım var. Bana göre son elli yılda, özellikle Suudi Arabistan destekli Selefi akımların yükselişi dikkat çekici. Bu akımlar kendilerini öze dönüş olarak sunuyor. Ama örgütlenme ve ifade biçimleri, reddettiklerini söyledikleri modern Batı’dan derin biçimde etkilenmiş durumda.
Benzer bir durumu Batı’daki Hristiyanlıkta da görüyoruz: megakiliselerden geleneksel Katolik ritüellerin geri dönüşüne kadar. Bu yüzden okurları, geleneğin gerçekten ne olduğu konusunda dikkatli olmaya davet ediyorum.



