Bu yılki Uluslararası Booker Ödülünün kısa liste adaylarından Tahran’da Geceler Sessizdir‘in yazarı Shida Bazyar, Emine Sevgi Özdamar’ın Ein von Schatten begrenzter Raum (Gölgelerle Sınırlanmış Bir Alan) kitabını herkesin okuması gerektiğini söyledi.
Booker Ödüllerinin internet sitesinde yayınlanan röportajında yazma sürecini anlatan ve kendisini en çok etkileyen kitap ve yazarları paylaşan Bazyar, yazar olmasını tetikleyen en önemli kitabın Louisa May Alcott’un Küçük Kadınlar adlı romanı olduğunu anlattı. Kitabın karakterlerinden Jo March’ın yazarın bir yansıması olduğunu fark ettiğindeki şaşkınlığını paylaşan Bazyar, “Almanca yazılmış hangi kitabı herkes okumalı?” sorusuna ise “Emine Sevgi Özdamar’ın Ein von Schatten begrenzter Raum (Gölgelerle Sınırlanmış Bir Alan) kitabı mutlaka okunmalı” yanıtını verdi. Tahran’da Geceler Sessizdir‘in çevirmeni Ruth Martin’in de “Almanca yazılmış olup da İngilizce konuşan okurlara tavsiye edeceğiniz kurgu eser var mı?” sorusuna yanıtı ise “Fatma Aydemir’den Cinler (Djinns)” oldu.
2026 Uluslararası Booker Ödülü adayı yazar ve çevirmen; gerçek hayatın kurguyu nasıl beslediğini, çevirinin neden empatiyi geliştirdiğini ve kitap sevgilerini ateşleyen yazarları anlattı.
Bize “Tahran’da Geceler Sessizdir”in arkasındaki ilham kaynaklarından bahseder misiniz?
Shida Bazyar: Asıl istediğim şey ailemin hikayesini anlamaktı. Kitap otobiyografik değil ama araştırma yapmak için ailemle saatlerce röportaj yaptım; İran’daki siyasi hayatlarının nasıl olduğunu, direnişlerinin neye benzediğini ve sonunda benim doğduğum yer olan Almanya’ya nasıl kaçtıklarını öğrenmek istedim.
Bunlar genellikle ebeveynlerin çocuklarına anlatmadığı ya da sadece yarım yamalak anlattığı şeylerdir; ancak “araştırma” için üzerinde anlaşılmış bir “röportaj”, konuşmak için bir fırsat sunuyor. Ailemin benimle paylaştığı her şeye sahip olduğum için çok mutluyum.
Romanı yazma süreciniz nasıldı?
Romanın büyük bir kısmını henüz öğrenciyken yazdım. Bakımsız öğrenci evlerinde yaşıyordum ve istediğim kadar uyuyabiliyordum; ama o zamandan beri sadık kaldığım bir kuralım vardı: Her gün üç sayfa yazmak. Karakterlerimle ve temalarımla temas halinde kaldığım sürece bu sayfaların iyi ya da anlamlı olması gerekmiyordu. Tabii sonunda neredeyse hiç uyuyamadım çünkü İran’daki siyasi duruma ve kaçış travmasına odaklanmak duygusal olarak gerçekten yıpratıcıydı.
2009’da büyük bir gaddarlıkla bastırılan protestoların videolarını veya İran gezilerimden kalma, özlediğim tüm akrabalarımı gösteren ev videolarını izleyerek saatler geçirdim. Humeyni’nin sürgünden dönüş fotoğraflarına ve zorunlu başörtüsüne karşı çok erken dönemde gösteri yapan ama müttefikleri tarafından terk edilen kadınların resimlerine baktım. Üç sayfamı yazdıktan sonra öğrenci arkadaşlarımla partilerde veya barlarda olurdum ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamlandırmakta tamamen aciz kalırdım.
Bu yılki Uluslararası Booker Ödülünün teması “Sınırların Ötesindeki Kurgu”. Sizce çeviri edebiyat, okurların coğrafi sınırların ötesini görmesine nasıl yardımcı oluyor ve bu neden önemli?
Ne insan haklarının ne de demokratik ilkelerin yeterince savunulmadığı, savaşların patlak vermeye devam ettiği ve faşizmin yükselişte olduğu bir dünyada, en aydın insanlar bile kendilerini o kadar çaresiz hissediyorlar ki, karmaşık gerçekler yerine basit “öcü”leri tercih etmeye başlıyorlar.
Okudukça basit cevaplara karşı daha az savunmasız kalacağımızı umuyorum; çünkü romanlar, benzerlikleri ve çelişkileri görünür ve yönetilebilir kılmanın bir yolu. Edebiyat aynı zamanda insanları görmemize de yardımcı oluyor. Ulusları değil, devlet adamlarını değil, ideolojileri değil; insanları. Ancak diğer insanlara karşı empati yeteneğimizi güçlendirmek için edebiyatın başka bağlamlara ve dillere aktarılması gerekiyor; bu yüzden bu riskli adımı atan yayıncılara minnettarım.
Uluslararası Booker Ödülü bu yıl mevcut formunda 10. yılını kutluyor. Sizce ödül son on yılda çeviri edebiyat algısını nasıl değiştirdi?
Bu son 10 yıl uluslararası edebiyat için çok önemliydi ve çok ciddi değişimlere tanıklık etti. İlginç olan şu ki, ödülün etkisi sadece İngilizceye çevrilen edebiyatla sınırlı kalmadı. Jenny Erpenbeck’in muazzam romanı Kairos kazandığında, Almanya’daki tüm eleştirmenler şaşkınlık içinde bu romanın neden orijinal dilinde hak ettiği ilgiyi görmediğini merak ettiler. Uluslararası bir jüri, bir kitapta yeni bir şeyler görüyor ve onlara değer veriyor. Bu da çevirileri desteklemeye ve takdir etmeye devam etmek için anlamlı bir argüman.
“Romanlar, benzerlikleri ve çelişkileri görünür ve yönetilebilir kılmanın bir yoludur.” Shida Bazyar
Bize çocukken okumayı sevmenizi sağlayan bir kitaptan bahseder misiniz?
Çocukken, her Noel tatilinin başında kasabamızdaki küçük halk kütüphanesinden Louisa May Alcott’un Küçük Kadınlar kitabını ödünç alırdım. Farklı tarihsel ve kültürel geçmişler göz önüne alındığında pek akla gelmese de, o romanda kendimi görebildiğimi ancak yetişkin olduğumda fark ettim.
Ben de aile üyelerinin yokluğunun gölgelediği bir evde, kız kardeşlerimle büyüdüm. Koşullarımız güvencesizdi ama her şeye rağmen kendimiz için işleri elimizden geldiğince güzelleştirmeye çalıştık. Ve tıpkı March kardeşler gibi, bu yaratıcılığımız ve sanat sayesindeydi. Çocukken bunu düşünmemiştim tabii ki. Sadece o romanda kendimi evimde hissetmiştim.
Peki yazar olma isteğinizi körükleyen bir kitap var mı?
Bir önceki soruya verdiğim cevap düşünülürse bu hiç şaşırtıcı olmayacak: Louisa May Alcott’tan Küçük Kadınlar. Çocukken Jo March’ın —yazar olan ve haliyle en sevdiğim karakterin— kitabın asıl yazarının bir yansıması olduğunu fark ettiğimde hayranlıktan donakaldığımı hatırlıyorum.
Tabii ki geriye dönüp baktığımızda kendimize olayları hep mantıklı gelecek şekilde anlatırız. Ama benim durumumda bunun doğru olduğunu düşünüyorum: Eğer gençken yoksul bir kadın ve kız kardeşlerinin basit hayatının yazılmaya değer olduğunu fark etmeseydim, kendi aile tarihimin bir roman için şablon olabileceği fikrine kapılmazdım.
Dünya hakkındaki düşüncelerinizi değiştiren bir kitap oldu mu?
Bir roman değil ama doğduğum yer hakkında bir tarih kitabı (gerçi tarih kitapları olmasaydı biz yazarlar ne yapardık?): Heinz Ganz-Ohlig’den Juden im Gaumusterdorf, Auf den Spuren ehemaliger jüdischer Nachbarn in Hermeskeil (İdeal Nazi Köyündeki Yahudiler: Hermeskeil’deki eski Yahudi komşuların izinde). 2018’de çıktı ve bu küçük kasabadaki eski Yahudi cemaatini belgeleyen ve sakinlerinin suçlarını anlatan ilk kitaptı.
Yahudilere yönelik zulüm ve Nazi dönemi hakkında çok şey biliyordum ama bunun gerçek dehşetini anlamamı sağlayan bu kitap oldu. Ve kendi biyografimi bununla ilişkilendirmeme yardımcı oldu: Almanya’nın her yerinde olduğu gibi insanların kendi komşularına zulmettiği ve onları tehdit ettiği bu kasaba, ailemin sığındığı ve benim doğduğum yerdi. Ancak bölgesel tarihi okumak bunun farkına varmamı sağladı ve Almanya’ya bakışımı değiştirdi. Bu yüzden bir sonraki romanımın konusu da bu olacak.
Almanca yazılmış hangi kitabı herkes okumalı?
Emine Sevgi Özdamar‘ın Ein von Schatten begrenzter Raum (Gölgelerle Sınırlanmış Bir Alan) kitabı mutlaka okunmalı. Yazarın tüm kuralları yıkıp bir hikayeyi istediği gibi anlatma, farklı yıllar ve yerler arasında geçiş yapma konusundaki korkusuzluğundan derinden etkilendim. İçindeki gerçek olan her şey aynı zamanda büyülü ve bunun tersi de geçerli. Sonunda, yıllar boyunca bir sanatçıyla birlikte Türkiye ile Almanya arasında bir yolculuğa çıkmış gibi değil, yol boyunca dünyayı yeni ve çok nev-i şahsına münhasır renklerle görmüş gibi hissediyorsunuz.
Son olarak, herkesin okuması gerektiğini düşündüğünüz, Uluslararası Booker adayı kitap hangisi?
Adania Shibli’nin Elisabeth Jaquette tarafından çevrilen Küçük Bir Ayrıntı (Minor Detail) kitabı. Shibli, kendi dilinin metne sızma biçimindeki özgünlük ve tutarlılıkla beni etkileyen bir başka yazar. Betimlemeler hiç de şatafatlı veya dekoratif olmamasına rağmen, tasvir ettiği her şey, her bir imge —ne kadar vahşi olursa olsun— okuyucunun zihninde kalıcı olarak yer ediyor. Bence bu gerçekten yüksek bir sanat.

Sizi “Tahran’da Geceler Sessizdir”i çevirmeye iten neydi?
Ruth Martin: Daha önce Shida’nın bir romanını (Sisters in Arms) çevirmiştim ve yazım tarzını sevmiştim; ama bu yeni bir meydan okumaydı, dört farklı anlatıcı sesine sahip çok sesli bir romandı. Bu sesleri İngilizcede bulmak ve hepsini birbirine bağlayan romanın genel sesini keşfetmek beni cezbeden şeydi. Ayrıca ailenin her bir üyesi o kadar şefkatli ve mahrem bir şekilde portre ediliyor ki, onları gerçekten hissediyorsunuz. Bir nevi düşüncesiz bir pasaklı olan Mo bile; okuyucu onun iyi bir kalbi olduğunu ve zamanla bunu aşacağını görebiliyor.
Kitabı çevirme sürecinizi anlatır mısınız?
Roman Almanya ve İran’da geçiyor, bu yüzden İran tarihi hakkında çok okuma yaptım ve Farsça kelime ve isimlerin harf çevirisi (transliterasyon) konusunda bir meslektaşıma danıştım. Shida da sorularımı yanıtlarken her zamanki gibi cömert davrandı.
Çevirdiğim bir kitapta adı geçen müzikleri dinlemeyi ve yemekleri pişirmeyi her zaman severim; bunun metin üzerinde doğrudan bir etkisi olmayabilir ama anlayışımı derinleştiriyor ve kitabın dünyasına dalmama yardımcı oluyor.
Bu yılki Uluslararası Booker Ödülünün teması “Sınırların Ötesindeki Kurgu”. Sizce çeviri edebiyat, okurların coğrafi sınırların ötesini görmesine nasıl yardımcı oluyor ve bu neden önemli?
Sadece geçtiğimiz yıl içinde sırasıyla Romanya, Gürcistan ve İsrail doğumlu Alman yazarların eserlerini çevirdim. Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz, insanlar ve hikayeleri göç ediyor ve diller uluslararası sınırlarda düzgünce durmuyor. Çeviri edebiyatın bir hikayeyi bir ülkeden veya kültürden diğerine getirdiğini düşünebiliriz ancak çoğu zaman durum bundan çok daha karmaşıktır. Bu çok kültürlü, çok dilli perspektifleri anlamak ve okurlar ve vatandaşlar olarak empati yeteneğimizi geliştirmek, bugün pek çok yerde gördüğümüz kutuplaşmayla mücadele etmemize yardımcı olur.
Ödül bu yıl mevcut formatında 10. yılını kutluyor. Sizce ödül son on yılda çeviri edebiyat algısını nasıl değiştirdi?
Booker isminin bu ödüle eklenmiş olması, aday gösterilen kitaplara, çevirilerin uygun olduğu diğer ödüllerin çoğundan alamayacağınız bir profil kazandırdı. Çevirmenlerin profilinin yükselmesine de yardımcı oldu: Artık isimlerimizin kapakta yer alma olasılığı daha yüksek ve çok az yayıncı —eskiden yaptıkları gibi— bir kitabın çeviri olduğunu reklam etmenin okurları uzaklaştırabileceğini savunuyor.
“Küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz, insanlar ve hikayeleri göç ediyor ve diller uluslararası sınırlarda öylece durmuyor.” Ruth Martin
Bize çocukken okumayı sevmenizi sağlayan bir kitaptan bahseder misiniz?
Richard Adams’ın iki anlatı şiiri: Nicola Bayley tarafından resimlenen “The Tyger Voyage” ve Allan Aldridge tarafından resimlenen “The Ship’s Cat“. Bu ikincisini yakın zamanda, kompozisyon açısından çok çarpıcı ve harika detaylarla dolu olan resimleri için tekrar satın aldım; ama çocukken hayal gücümü yakalayan şey dilin ritmi ve zekice kafiyelerdi. “The Tyger Voyage“da kimse anlatıcının komşularının kaplan olmasından rahatsız görünmüyor; sadece derme çatma bir tekneyle denize açılmalarından endişe ediyorlar ve oradaki örtük farklılığı kabul etme halini seviyorum.
Peki size çevirmen olma isteği veren bir kitaptan bahseder misiniz?
Lise yıllarımda Patrick Süskind’in Koku (Perfume) kitabını okuduğumu hatırlıyorum. Küçük Almanca kitap kulübümüzde Almanca olarak başladık ve dil asistanı bunun çok zor olduğunu fark edince (John E. Woods tarafından çevrilen) İngilizce baskısına geçtik ve ikisini karşılaştırdık. Sanırım çevirinin bir zanaat, bir sanat dalı olduğunun ilk kez o zaman farkına vardım; çünkü dil her iki versiyonda da çok zengin ve etkileyiciydi. Bu ufuk açıcı bir deneyimdi; gerçi bunu profesyonel olarak yapabileceğimi anlamam bir 10 yılımı daha aldı.
Çalışmalarını her zaman takip ettiğiniz bir çevirmen var mı?
Anton Hur ve Sophie Hughes da dahil olmak üzere eserlerini her zaman satın alacağım birkaç çevirmen var; ancak kendi dil çiftinizde çalışan birinin becerisini takdir etmek elbette en kolayıdır. Susan Bernofsky’nin, özellikle Kafka ve Hermann Hesse gibi 20. yüzyıl klasiklerinin çevirileri inanılmazdır. Araştırmalarının derinliği ve titizliği ile her zaman en bariz olanı değil ama kesinlikle doğru olan mükemmel kelimeyi veya tabiri seçme yeteneği, benim de ulaşmayı arzuladığım şeyler.
Orijinali Almanca yazılmış olup da İngilizce konuşan okurlara tavsiye edeceğiniz bir kurgu eser var mı?
Fatma Aydemir‘den Cinler (Djinns), Jon Cho-Polizzi tarafından çevrildi. Bir ailenin babaları Hüseyin’in cenazesi için İstanbul’da toplandığı, yine birkaç farklı bakış açısıyla anlatılan bir roman. Bakış açısı değişiklikleriyle aile sırlarının yavaş yavaş açığa çıkmasını ve ilişki dinamiklerinin geliştirilme biçimini seviyorum.
Son olarak, herkesin okuması gerektiğini düşündüğünüz, Uluslararası Booker adayı kitap hangisi?
Zevklerimi herkese dayatmak istediğimden emin değilim ama insanlara en sık tavsiye ettiğim kitap, Anton Hur tarafından çevrilen, Bora Chung imzalı Lanetli Tavşan (Cursed Bunny). Keyifli bir şekilde tuhaf ve huzursuz edici bir kitap; uzun süre sizinle kalacak (muhtemelen rüyalarınıza sızacak).



