Bazen birbirinden habersiz seçtiğimiz iki iş, hiç hesapta yokken aynı yerimize dokunuyor. Birkaç gün arayla önce Evrim Yağbasan’ın yazdığı, Gülhan Kadim’in yönettiği Bir Aile Provası’nı, ardından Lance Hammer’ın Queen at Sea —Türkçedeki adıyla Denizdeki Kraliçe— filmini izledim. İkisini seçerken ortak noktalarının demans olduğunu bilmiyordum.
Benim için bu tesadüfün biraz daha kişisel bir tarafı var.
Bizim aile kültürümüzde anne-babalar yaşlandığında bakımevi çoğu zaman seçenekler arasına bile girmez. Babam ailenin en büyük evladıydı; bu yüzden dedemin bakımını da büyük ölçüde bizim ailemiz üstlendi ve dedem uzun yıllar bizimle yaşadı. Ömrümün yarısından fazlasını aynı evde geçirdiğimiz dedemin son yıllarında ise demans başladı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bir torun olarak ağırlığı altında ezildiğim sahneler olduğunu söyleyebilirim. O zaman adını koyamadığım, bazen anlamlandıramadığım, bazen de yalnızca yorulduğum şeylerin bir kısmını yıllar sonra iki ayrı eserin içinde yeniden gördüm.
Aynı soruyu defalarca sormayı, yetişkin bir insanın giderek çocuklaşmasını, yeme alışkanlıklarının ne denli değişebildiğini, bazı ilkel dürtülerin demansla birlikte nasıl daha görünür ve kontrolsüz hâle gelebildiğini… Ve bütün bunların her insanda bambaşka biçimlerde ortaya çıkabileceğini.
Demansın bir kullanım kılavuzu yok.
Belki bu yüzden Queen at Sea beni beklemediğim bir yerden yakaladı.
Buradan sonrası film hakkında hafif spoiler içerir.
Lance Hammer’ın filmi demansı yalnızca hastanın üzerinden anlatmıyor. Asıl olarak onun çevresinde oluşan ahlaki ve duygusal boşluğa bakıyor.
Leslie ileri derecede demans hastasıdır. Kocası Martin ona bakmaya devam eder. Kızı Amanda ise annesini korumaya çalışırken, iyi niyetle attığı bir adımın aileyi hiç öngörmediği bir noktaya sürüklenmesine neden olur.
Filmin bence en kuvvetli tarafı tam burada. Çünkü Queen at Sea “Kim haklı?” sorusuna cevap vermiyor.
Hammer’ın filmi yapma nedenini araştırınca bunun bilinçli bir tercih olduğunu gördüm. Yönetmen, kendi ailesinde yaşanmış tek bir olaydan hareket etmemiş. Yakın çevresinden art arda demans hikâyeleri duyduğu bir dönemde, demanslı bireylerde cinsellik ve rıza üzerine okumalar yapmaya başlamış. Araştırdıkça kendi yargılarından da emin olamamaya başlaması, filmin ahlaki belirsizliğinin temelini oluşturmuş. Film için ayrıntılı prosedür araştırmaları yapılmış ve bazı rollerde gerçek profesyoneller kullanılmış. (The Guardian)
Bence film tam da bu belirsizlikten güç alıyor.
Bir evlat annesini korumak ister. Bir eş, yıllardır sevdiği insanla kurduğu hayatı korumak ister. Doktorlar, polisler, sosyal hizmet görevlileri prosedürü uygular. Kimse kendisini hikâyenin kötüsü olarak görmez.
Ama bazen herkes iyi niyetli olabilir ve yine de ortaya kötü bir sonuç çıkabilir. Çünkü insan hayatı prosedür kadar düz değildir.
Özellikle hastane, doktor ve kurum sahnelerinde hissettiğim gerçekliğin biraz da yapılan bu araştırmadan geldiğini sonradan öğrenmek şaşırtmadı beni.
Filmde üç kuşağın birbirine bakışı da çok kıymetli. Juliette Binoche’un Amanda’sı endişeli bir evlat olmanın ağırlığını taşırken, Florence Hunt’ın canlandırdığı Sara kendi ergenliğinin içinden bütün bu yetişkin karmaşasına bakıyor. Martin ise hem yaşlı bir adam, hem bakıcı. Hiçbiri yalnızca temsil ettiği kuşağın sembolüne dönüşmüyor.
Görüntü dünyası konusunda filmle arama küçük bir mesafe koyabilirim. Beni rahatsız eden çok az görüntü oldu ama yalnızca görüntüsüyle uzun süre aklımda kalacak çok fazla kare de bulamadım.
Buna rağmen filmin görsel tavrında çok sevdiğim bir şey var: Acelesi yok. Sanki filmi seksen yaşını geçmiş biri çekmiş gibi.
Bunu Lance Hammer’ın gerçek yaşından bağımsız söylüyorum. Kamera insan bedeninden utanmıyor ama onu teşhir etmiyor da. Gerektiğinde bakıyor, gerektiğinde çekiliyor.Yaşlılığın zamanını gençleştirmeye çalışmıyor.
Hammer’ın dermansızlık işiniz ihnini aklamayakalkışmamasıdabununlaörtüşüyor. Ozihnin içinde ne olduğunu bildiğini iddia etmek yerine çevresindekilere ve onların kaybına bakıyor.
Yalnız finaldeki banyo bölümü bana biraz uzun geldi. Filmin bütün o sakin ritminin ardından daha ani bir bitişin bende daha kuvvetli bir boşluk bırakacağını düşündüm. Bu da filmin yanlışından çok benim seyirci ve yönetmen olarak ritim duygumla ilgili.
Böylesine kolay seyir vaat etmeyen, yaşlılığı estetize etmeyen ve seyircisine hazır cevaplar vermeyen bir filmin Türkiye’de izleyiciyle buluşmasını ayrıca değerli buluyorum. Başka Sinema’yı bu tür filmlerin dağıtımını üstlenip salonlarda onlara yer açtığı için tebrik etmek gerek. Bağımsız sinemanın yalnızca üretilmeye değil, seyircisine ulaşabileceği alanlara da ihtiyacı var.
Bir Aile Provası ise aynı meseleye başka bir kapıdan giriyor.
Buradahastalığınkendisindençok,hastalığınbireviniçindekiinsanlaraneyaptığıyla ilgileniyoruz.Alzheimerhastasıannesinebakarkenyazmaktan,arkadaşlarındanvegiderek kendihayatındanuzaklaşanFigen’inhikâyesibu.OyununkenditanıtımındadaFigen’in annesinin“gidipgelenhafızası”ileablasıylailişkisiarasındasıkışmasıveyenidenyazabilirse kendisini bulup bulamayacağı hikâyenin merkezine yerleştiriliyor. (BKMonline)
Hasibe Eren’in Figen’inde beni etkileyen şey, bir süre sonra oyunculuğu izlediğimi unutmamdı. “Yazar bir kadını oynuyor” diye düşünmedim; sahnede gerçekten yazmayı bırakmış, hayatının bir bölümü askıya alınmış bir kadın gördüm.
Fatih Özkan’la kurdukları arkadaşlıkta da benzer bir doğallık var. Aralarındaki geçmişi bize ayrıca anlatmaya ihtiyaç kalmıyor. Birbirlerinin yanında susma, konuşma, kızma ve rahatlama biçimlerinden bu iki insanın uzun zamandır birbirinin hayatında olduğuna inanıyoruz.
Oyunda aile üzerine söylenen ve aklımda kalan bir cümle de vardı. Kelimesi kelimesine aktarmıyorum; hafızam beni yanıltmasın. Ama özü kabaca şuydu:
Aile, odada olmayan hakkında konuşup sonra başka bir odaya geçerek bu kez geride bıraktığın hakkında konuşabilmektir.
Komik olduğu kadar fena hâlde tanıdık.
Çünkü bakım meselesi bira ile yegirdiğinde yalnızca hasta nınhayatı değişmiyor. Kimin yanındakaldığı, kiminuzaktaolduğu, kimindahafazlafedakârlıkyaptığıyadayaptığınıdüşündüğü,yıllaröncesöylenmişcümleler…Hepsiyenidenmasayageliyor.
Dekor ve kostüm dünyasını genel olarak başarılı buldum. Evin yaşanmışlık hissi hikâyeye hizmet ediyor. Yalnız editör karakterinin hamilelik kostümünde kullanılan bazı renk ve biçim tercihlerini yeniden düşünürdüm. Bu bütünü zedeleyen bir mesele değil; tamamen kişisel bir estetik not.
Kumbaracı50’den çalışmalarını zaten bildiğim Gülhan Kadim’in bu oyunda yönetmen olarak karşıma çıkmasına ayrıca sevindim. Oyuncuyu öne çıkaran, duygunun altını gereğinden fazla çizmeyen rejisiyle takip etmeye değer bir isim. Aslında oyunun yaratıcı ve oyuncu ekibinin bütünü için benzer bir şey söylemek mümkün.
BKM’nin de önümüzdeki dönemde böylesine güçlü metinlere ve oyunculuğun kendisine daha çok alan açmasını dilerim. Büyük prodüksiyon olanaklarının her zaman büyük numaralara ihtiyacı yok. Bazen iyi bir metin, iyi oyuncular ve onlara güvenen bir reji yetiyor.
İki işi birkaç gün arayla izleyince bende kalan soru, demansın sanatın içinde neden daha görünür hâle geldiğinden çok şuydu: Biz neden şimdi hafızamızı kaybetme ihtimaline bu kadar yakından bakıyoruz?
Bunun elbette çok somut bir tarafı var. Dünya Sağlık Örgütü’nün Temmuz 2026’da güncellediği verilere göre dünyada 57 milyon insan demansla yaşıyor ve her yıl yaklaşık 10
milyon yeni vaka ortaya çıkıyor. Üstelik bakım yükünün çok önemli bir bölümünü profesyonel kurumlar değil, aileler ve yakınlar üstleniyor. (World Health Organization)
Ama sanırım mesele yalnızca dünyanın yaşlanması değil.
Bizhızlandıkçayavaşlayanherşeyihayatındışınaitiyoruz.Hafızamızıtelefonlara, fotoğraflara,bulutlaraemanetediyor;neredeysehiçbirşeyiunutmamayaçalışıyoruz.Belki tam da bu yüzden insanın kendi hafızasını kaybetmesi fikri artık daha ürkütücü.
Oysa demansın bana yıllar önce öğrettiği, bu iki işin de başka yerlerden yeniden hatırlattığı daha basit bir şey var:
İnsan yalnızca hatırladıklarından ibaret değil.
Dedem son yıllarında bazı şeyleri unuttu. Bazen bizi, bazen biraz önce olanı, bazen hayatı boyunca sahip olduğu alışkanlıkları.
Biz ise onun unuttuklarını hatırlamaya devam ettik. Belki hafıza biraz da böyle bir şey.
Birinin zihninden eksildiğinde, başka birinin omzuna kalıyor.
Bir Aile Provası ile Queen at Sea birkaç gün arayla bana tam da bunu hatırlattı:
Unutmak bazen tek bir insanın başına geliyor.Hatırlamanın yükünü ise geride kalanlar taşıyor.


