Müdahale edilmeseydi, Jeffrey Epstein’in reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağına yardım etmek, çocukları Epstein’e temin etmek gibi suçlamalarla ABD’de 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Ghislaine Maxwell, Hürriyet gazetesinde patron katında oturacaktı!.. Ghislaine’in babası medya baronu Robert Maxwell 1990 yazında Hürriyet gazetesi patronu Erol Simavi’ye Hürriyet için 270 milyon sterlin teklif vermiş, görüşmeler İstanbul’da demir atan Lady Ghislaine isimli mega yatta gerçekleşmişti.
“Simavi Ailesi’ne ilişkin kitabınızı okudum!” derken yüzünü bir kırgınlık ifadesi yalayıp geçti. Asil Nadir’le Girne’deki ofisinde karşı karşıya oturuyorduk. “Harbiye Orduevi’ndeki toplantı bağlamında Turgut Özal’la ilişkime dair yazdıklarınızı da… Şunu söylemek isterim, Türk basınına Başbakan Özal’a siyasi destek vermek amacıyla girdiğim iddiası doğru değildir. Evet Erol Bey ve çevresi o dönem böyle yansıtmış olabilir ancak amaç farklıdır…” Fırsatı kaçırmadım, sordum: “Peki o halde Hürriyet’i neden satın almak istediniz?” “Çünkü,” dedi, devam etmeden önce birkaç saniye bekledi, “Kıbrıs meselesi Türkiye’de gözden çıkarılacaktı. Kıbrıs meselesini Türk kamuoyunda savunmaya devam etmek için kendimi Hürriyet’i satın almak mecburiyetinde hissediyordum.” İtiraz ettim. “Asil Bey, Hürriyet gazetesi Türkiye’de Kıbrıs meselesini gündeme getirip kamuoyuna mal eden gazetedir. Bunu bir miras olarak görür. Erol Simavi’nin Hürriyet’inin böyle bir mücadeleyi bırakacağı sonucuna neye dayanarak vardınız?” Yüzünde bir dalgalanma oldu. “Size şu kadarını söyleyebilirim,” dedi ketum bir tavır içinde, “Başka güçlerin bu yönde çaba içinde olduklarına dair duyumlarımız vardı. Ama daha fazla sormayın. Daha fazlasını söylemem mümkün değil.”
2005 yılı baharıydı. Uzun İstanbul kışından sonra Kıbrıs, gelinciklerle kızarmış kırları ve solmayan güneşiyle baştan çıkarıcıydı. Adada, Mehmet Ali Talat röportajı için bulunuyordum. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP), Talat liderliğinde girdiği 20 Şubat 2005 seçiminden yüzde 44,5 oy alarak birinci parti çıkmıştı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) artık kendini sol olarak tanımlayan ve Annan Planı’na destek verdiğini açıklayan bir iktidar yönetimdeydi. Mehmet Ali Talat, 17 Nisan 2005’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların yüzde 55,6’sını alarak seçimi ilk turda kazanınca, temas kurup randevu istedim. Hemen ardından Asil Nadir’le iletişim kurdum. Nadir benimle görüşmeyi arzu ediyordu ancak röportaj vermeyecekti. Öyle de oldu. Konukseverliğini bir yana koyarsak, kitabımdaki bazı değerlendirmelerden hoşnut kalmadığını nezaket dahilinde ifade etti. Ben de dönemin medya- siyaset ilişkilerini iyi çalışmış bir gazeteci olarak Türk basınına sadece ve sadece KKTC’nin bekası uğruna yatırım yaptığı yolundaki anlatıya kuşkuyla yaklaştığımı hissettirmekten geri durmadım. İyi dileklerle ayrıldık. Gelgelelim Orta Doğu ve adada son yıllarda oluşan siyasi konjonktür ve Epstein skandalı çerçevesinde ortalığa saçılan “dikkate değer” kimi komplo teorileri gerek bu görüşmeyi gerekse Hürriyet gazetesinin Erol Simavi’den Aydın Doğan’a geçişi öncesinde yapılan önemli bir satış pazarlığını hatırlamama neden olacaktı.
LADY GHİSLAİNE’DE AĞIRLAMIŞTI
1990 yazıydı. Ünlü medya baronu Robert Maxwell’e ait 55 metre uzunluğundaki Lady Ghislaine isimli dev yat İstanbul Boğazı’ndan salınarak geçip Ataköy Marina’ya demir attı. Tekne, Maxwell’in dokuz çocuğundan en küçüğü ve gözdesi Ghislaine’in adını taşıyordu. İstanbul’a seyrüsefer etmesi nedensiz değildi; Maxwell kısa bir süre sonra özel uçağıyla Türkiye’ye uçacak ve 1986 yılında 20 milyon dolara satın aldığı bu mega yatta bir Türk konuğu ağırlayacaktı: Hürriyet gazetesi patronu Erol Simavi’yi…Evet, Doğu Avrupa’dan Orta Doğu, Çekoslovakya’dan İsrail’e uzanan bir medya ve etki ağı kurmaya çalıştığı dillendirilen Robert Maxwell, Hürriyet gazetesini satın almak için teklif vermeye hazırlanıyordu.
Ian Robert Maxwell, -doğum adıyla Ján Ludvík Hyman Binyamin Hoch- Nazi işgali sırasında ülkesinden kaçmak mecburiyetinde kalmış bir Çek Yahudisi’ydi. Çekoslovakya, İngiltere, Fransa ve İsrail vatandaşıydı. II. Dünya Savaşı sırasında sürgündeki Çekoslovak ordusuna katılmış, İngiliz Ordusu’na yapmış olduğu hizmetler nedeniyle madalya ile ödüllendirilmişti. Savaştan sonra yayıncılığa yöneldi. Sahibi olduğu Pergamon Press akademik eserler yayımlıyordu. 1964 yılında İşçi Partisi milletvekili olarak siyaset sahnesinde boy göstermeye başladı. Ne var ki 1970 yılından itibaren medya ve yayıncılık sektöründe büyümeye odaklanacak, British Printing Corporation, Mirror Group Newspapers ve Macmillan Publishers gibi İngiltere’nin önde gelen kurumlarını satın alacaktı. Doğrusu büyüme iştahının sonu yoktu. 80’li yılların sonlarına doğru Macaristan, Polonya ve Sovyetlerde gazete ve yayıncılık şirketleri satın almaya başladı. 1990 yılında Hürriyet gazetesine teklif vermek amacıyla İstanbul’a geldiğinde bu kontrolsüz büyüme nedeniyle büyük mali sorunlarla boğuşuyordu.
BAŞKURT OKAYGÜN ARACI OLMUŞTU
Robert Maxwell ile Erol Simavi arasındaki diyalogu kuran kişi Başkurt Okaygün idi. Okaygün, Haldun Simavi’ye ait Günaydın gazetesinin 1988 yılında Asil Nadir’e satışında aracılık yapan iş insanıydı. Gazeteci kökenliydi, sektörü çok iyi tanıyordu ve güçlü ilişkileri vardı. Erol Simavi’nin Hürriyet’i satma eğilimini hissettiği anda Londra’daki çevresini kullanarak Maxwell’in yakın kurmaylarıyla iletişime geçmiş ve “Türkiye’de Hürriyet gibi bir gazetenin sahibi olma fikrine sıcak bakar mısınız?” diye sormuştu. Cevap bir hafta içerisinde gelmişti. “Robert Maxwell, Başkurt Okaygün ile görüşmeyi arzu ediyor.” Okaygün, Hürriyet’in Maxwell’e satışı için yürütülen görüşme trafiğini, “…Londra’ya gittim ve görüştüm. Maxwell, ‘İlgiliyiz’ dedi. Türkiye’ye döndüm ve Erol Simavi ile Özcan Ertuna’ya anlattım. Daha sonra Sedat Simavi, Özcan Ertuna ve ben, Londra’ya, Maxwell’in ofisine görüşmeye gittik.” diye anlatacaktı.1 Maxwell House’da yapılan, taş çatlasa bir saati geçmeyen bu ilk görüşmenin ardından pazarlık ivme kazanmıştı. Alıcı tarafın Hürriyet’i ziyareti ve mali incelemelerin tamamlanmasıyla iki patron, Maxwell ve Simavi Londra’da yüz yüze geldi. Dönemin Hürriyet gazetesi Genel Müdürü Özcan Ertuna bu görüşmeyi, “Erol Bey’le Maxwell House’a gittik ve bir toplantı yaptık,” diyerek anlatacaktı: “…Hatta Maxwell’in odasında sigara içilmiyordu. Erol Bey sigara içmeyi sever. Dışarı çıktı ve dışarıda içti. Daha sonra birtakım rakamlar konuşuldu. Maxwell bana, ‘Sizinle yapmış olduğumuz ilk görüşmede verdiğiniz rakamlar doğrulandı. İstanbul’a yazılı teklif vermeye geleceğiz.’ dedi.”2
Öyle de oldu; 1990 yılı sonbaharında özel uçağıyla İstanbul’a geldi. Başkurt Okaygün tarafından karşılandı. İstanbul’a demir atmış Lady Ghislaine’e geçti. Robert Maxwell sahibi olduğu bu dev yatta Hürriyet gazetesi patronu Erol Simavi ve temsilcilerini iki kez ağırlayacaktı. İlk görüşme Dolmabahçe açıklarındaydı. Konuklar rıhtımdan bir servis botuyla alınmış, açıkta demirlemiş lüks yatta yenilen akşam yemeğinde, bir sonraki görüşmede Hürriyet için yazılı teklif verileceği açıklanmıştı. İkinci yemek Ataköy Marina’da gerçekleşti. Özcan Ertuna, “Nitekim Erol Bey ve ben, Ataköy’de demir atmış olan ‘Lady Ghislaine’ isimli teknesine bir kez daha konuk olduk,” diyecekti: “…Maxwell kapalı bir teklif verdi. Bir kopya Erol Bey’e, bir kopya bana… O gece Erol Bey ve ben ayrı arabalarla ayrıldık tekneden… Sonra Erol Bey, bana telefon açıp heyecanla dedi ki, ‘Hayret! Senin istediğin fiyatı vermişler!’ İşte o fiyat 270 milyon sterlindi. Sonra o gece bir şey oldu… Ertesi gün Erol Bey, ‘Bunlar benim gazetemi elimden almak istiyorlar; ama ben gazetemi satmam’ şeklinde açıklamalar yaptı. Eminim ki bir şeyler girdi devreye!”3
MAXWELL’DEN ÖNCE ASİL NADİR SATIN ALMAK İSTEDİ
Hürriyet gazetesinin satılık olduğu yolundaki spekülasyon 1989 baharında Başbakan Turgut Özal’ın huzurunda vuku bulan Erol Simavi- Asil Nadir diyaloguyla başlamıştı. Gergin bir geceydi! 8 Mart 1989… Harbiye Orduevi 19. Kat… Gazete patronları başbakan sofrasında konuktular, o gece. Yalnızca Erol Simavi, Dinç Bilgin gibi Türk basınının önde gelen patronları değil; kurmayları da masadaydı: Çetin Emeç, Oktay Ekşi, Zafer Mutlu, Güneri Cıvaoğlu… Masada birkaç sandalye boş idi. Simavi’nin gözünden kaçmayacak bir detaydı, bu… “Hanımefendi mi teşrif edecekler?..” Turgut Bey, “Hayır” diye cevap vermişti. Semra Hanım o gece bir başka yerde idi. Gelgelelim masaya başka kimlerin beklendiği bilgisi verilmemişti. Ana yemek faslı bitmiş, tatlı aşamasına gelinmişti artık. Kapı açıldı ve Kıbrıslı Türk iş insanı Asil Nadir telaş içinde salona girdi. Asistanı Çavlan Süerdem ile başbakanın oğlu Ahmet Özal da beraberindeydiler. Buz gibi bir hava esti, o anda… Simavi, “Konuklarınız olacağından haberimiz yoktu!” diyerek Özal’a sitem ederken yerinde kalktı: “…Sayın Başbakan, senin evinde bir papatya var. Benim de bir kasımpatım var, epeydir görmüyorum. Canım kasımpatı koklamak istiyor. Ben gidiyorum.”4 Asil Nadir, “Erol Bey, nereye gidiyorsun yahu!” diye sordu, Hürriyet’in patronuna… “Hayatım boyunca bu anı bekledim. Otur da biraz konuşalım.” Özal da, “Yahu otur Erol Bey!” diyordu… Simavi masaya dönecek; “…Sayın Asil Nadir burada olduğuna göre herhalde Babıâli’yi nasıl düzelteceğini bize anlatır!” diyerek başladığı konuşma, “Gitme, kal!” diyenleri pişman edecekti: “…Hesap ettirdim 50 milyardan fazla zarar edeceksin! Ne hakkın var. Kimin parasını harcıyorsun?” Nadir, Süerdem’e dönerek 50 milyarın sterlin olarak tutarını sorduktan sonra, “Para benim için önemli değil!” diyecekti: “… Benim için bu para peanut (fındık-fıstık) parasıdır.” Simavi, artan hiddetiyle “Bak Asil kardeşim,” diye başladığı konuşmaya “…Diyorlar ki, sen diyormuşsun ki, ‘Ben Günaydın gazetesini Erol Simavi’nin ağzına yapmak için aldım.’ Ağız burada ulan!” diye devam edecekti: “O trilyonları bana ver, gel buraya yap!” Tanık olduğu konuşmanın hoşnutsuzluğu ile başbakanın suratı asılmıştı. Ancak Özal’ın sessizliği dahi Simavi’nin öfkesini törpülemesine yetmeyecek, Asil Nadir’e dönerek, “…Sen bütün gazeteleri satın alıyorsun!” diyecekti “Gel benimkini de al!” “Alırım!” İşte bu cevap karşısında Simavi rakibine, “Yalnız ben on iki sıfırlı isterim!” diyerek meydan okuyacak, bu arada Başbakan Özal’a dönerek, “Turgut Bey sen de aracılık yap. Sana da yüzde on verelim…” teklifinde bulunacaktı: “…Seçim geliyor, paraya ihtiyacın vardır!”
SABAH GAZETESİ DUYURDU
Kamuoyu, Özal’ın sofrasında yaşanan ibreti alemlik diyalogu ancak birkaç ay sonra Sabah gazetesinin atmış olduğu “Asil Nadir- Hürriyet Pazarlığı” başlıklı haberin içeriğinden öğrenebildi. Hürriyet gazetesinin satılık olduğu bilgisini de 31 Ağustos 1989 tarihli haber içeriğinde yine Sabah duyurdu. “İş ve politika dünyası, son günlerde Asil Nadir ile Hürriyet gazetesi sahibi Erol Simavi arasındaki pazarlığı konuşuyor. Hemen her gün bu pazarlığın bittiği, Hürriyet’in eylül ayı sonunda Asil Nadir’e devredileceği iddia ediliyor.” diye başlayan haberde, Erol Simavi’nin Hürriyet gazetesi için 600 milyon dolar (1 trilyon 300 milyar lira) istediği, Nadir’in ise 300 milyon dolardan (650 milyar lira) yukarı çıkmadığı belirtiliyordu. Hürriyet gazetesi bu haberi, her ne kadar Çetin Emeç’in kaleme aldığı “Satmak- Almak… Ve, Yatırarak Büyütmek Üzerine” başlıklı yazıyla yalanlama yoluna gitmişse de haber özü itibariyle doğruydu. Özcan Ertuna, sonraları, “1.2 trilyona anlaşmıştık,” diyerek pazarlığın detaylarını aktaracaktı: “…270-300 milyon pound civarındaydı bu para… Hatta Asil Nadir’le görüşürken Erol Bey, ‘Sedat’a söyleme. Önce bunu biz halledelim’ demişti. Bir süre sonra, Erol Bey oğluna söyledi. Ertesi gün Sedat’la aramızda bir konuşma geçti. ‘Ağabey, sen benim gazetemi nasıl satarsın!’ dedi. Böyle olunca olay orada bitti.”5
MAXWELL, TURGUT ÖZAL’LA DA GÖRÜŞTÜ
Ne ilginçtir ki 1989 sonbaharında Asil Nadir’e satılmayan Hürriyet için, 1990 yazında Robert Maxwell’le pazarlık masasına oturulabilmişti!.. Üstelik Maxwell’in Hürriyet için verdiği teklif Asil Nadir’in teklifinin -aşağı yukarı- aynısıydı. Belki de Hürriyet gibi bir gazeteyi satın almak için sadece para konuşmak yetmiyordu! Ancak bu satış da gerçekleşemeyecekti! Oysa Özcan Ertuna, Ataköy Marina’da verilen teklifin Simavi’yi hoşnut ettiğini hissetmiş ve o gece patronuyla yaptığı telefon görüşmesinde, Simavi’nin Hürriyet’i satma eğiliminde olduğu yargısına varmıştı. Hürriyet’in patronu -her ne olduysa- gazetesini 270 milyon sterlin gibi baştan çıkarıcı bir rakama Maxwell’e satmaktan vazgeçtiği gibi soluğu da İsviçre’de alacaktı. Ertuna, “…Erol Bey genellikle anlatamayacağı bir durum varsa onu telefonda söyler ve atlar İsviçre’ye giderdi. Sonra bir ay haber alamazsınız. Anlatabiliyor muyum?.. Öyle bir şey oldu”6 diyecekti.
Sahi ne olmuştu? Devletin bir biriminden “Satma!” mesajı mı iletilmişti Erol Simavi’ye?.. Nitekim sonraları Ankara’nın bu satışa engel olduğu söylentisi küçük bir çevrede kulaktan kulağa yayılacaktı. Peki satışa dur diyen devletin hangi birimi idi? Zira Robert Maxwell’in İstanbul’a intikalinin ardından Ankara’ya geçerek Başbakan Özal’la görüştüğü ve Hürriyet’i satın alma niyetini bu görüşmede açıkça ortaya koyduğu biliniyordu. Maxwell’e Ankara yolculuğunda eşlik eden Başkurt Okaygün, ikili görüşmeye katılmamıştı. Ancak Başbakan Özal’ın Hürriyet’in Robert Maxwell’e satışına hiçbir itirazının olmadığını ve hatta bu satışa sıcak baktığına dair izlenim verdiğini Maxwell’den bizzat dinlemişti.
ÖLÜMÜNDE MOSSAD PARMAĞI İDDİASI
Robert Maxwell, bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra şaibeli bir şekilde yaşamını yitirecekti. Son anlarına yine Lady Ghislaine sahne oldu. 5 Kasım 1991… Medya baronunun önce Kanarya Adaları açıklarında seyreden yatından denize düşerek ölmüş olabileceği açıklandı. Maxwell yat personeli tarafından son olarak sabaha karşı 04.25’te görülmüş, sabah 09.00’da Puerto de los Cristianos’a ulaşıldığında mega yatta bulunmadığı anlaşılmıştı. Bir balıkçı teknesi Gran Canaria’nın 20 mil güneybatısında bir kütlenin yüzdüğünü ihbar edince cesedine ulaşıldı. İlk senaryolar, kalp krizi geçirip suya düştüğü ya da intihar etmiş olabileceği yönündeydi. Gelgelelim zaman içinde Mossad operasyonuyla öldürülmüş olduğu savı sıklıkla dile getirilecek, kitaplara konu olacaktı. Buna göre önemli bir Mossad sayanı (istihbaratçısı) olan Maxwell, borç batağı içinde yüzmeye başlayınca İsrail’deki finansörlerine şantaj yapıp para istemeye başlamış ve sürecin bir noktasında gözden çıkarılmıştı. Gelgelelim cenazesi İsrail’e götürülecek ve Cumhurbaşkanı Chaim Herzog ve Başbakan Yitzhak Shamir’in de katıldığı üst düzey bir törenle Kudüs’te, Yahudi aleminin en kutsal mezar yeri olarak kabul edilen Zeytin Dağı’nda toprağa verilecekti.
GHİSLAİNE MAXWELL
Hürriyet gazetesini satın almak üzere yapılan görüşmeleri oğluyla birlikte sürdürmüştü, Robert Maxwell. Mega yatına adını verdiği küçük kızı Ghislaine’i, Türk kamuoyu ilk kez Kudüs’te babasının tabutu uçaktan indirilirken görecekti. 30 yaşındaydı… O güne dek iyi bir yaşamı olmuştu. Çocukluğu Oxford’da, 53 odalı bir malikane olan Headington Hill Hall’de geçmiş, gençliğinden itibaren dünya jet sosyetesinin bir parçası olmuştu. Babası Robert Maxwell’in, çalışanlarının emeklilik fonlarını dahi zimmetine geçirmiş olduğu gerçeği ölümünün ardından açığa çıkınca kardeşleri gibi onun da hayatı altüst oldu. 1991 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı. Sonraları, Jeffrey Epstein’le ilişkisinin bu dönemde başladığı iddia edilecekti. Kimi tanıklar onu Epstein’in “başlıca kız arkadaşı”, “evinin hanımı” gibi ifadelerle tanımlayacak, Epstein’in şirketlerinden birinin adını “Ghislaine Corporation” olarak değiştirecek ölçüde Maxwell’e bağlılık duyduğu bilgisi kamuoyuna aksedecekti.
Ghislaine Maxwell, 2009-2023 yılları arasında Epstein mağdurları tarafından pek çok kez dava edildi. Kız çocuklarına yönelik cinsel istismar, pedofili ve fuhuş ağı oluşturma gibi suçlamalarla tutuklu yargılanan ABD’li milyarderin suç ortağı olmakla itham ediliyor; reşit olmayan kız çocuklarına yönelik istismara aracı olduğu, eğitmen ve bazı durumlarda katılımcı olarak hareket ettiğini iddia ediliyordu. “Dünyanın dört bir yanındaki ünlüleri ve politikacıları tuzağa düşürmeyi amaçlayan bir istihbarat operasyonuna hizmet ettiği” iddia edilecek olan Jeffrey Epstein’in 10 Ağustos 2019’da New York şehri merkez cezaevinde -yine spekülasyonlara sebep olacak şekilde- ölü bulunmasının ardından izini kaybettirme çabasına girdi. ABD’nin Hampshire eyaletine bağlı Bradford’da saklanmakta olduğu FBI tarafından tespit edilince, 2 Temmuz 2020’de tutuklandı.
Altı ayrı federal suçla itham ediliyordu ki bunların arasında adı açıklanmayan üç mağdurdan birinin 14 yaşında olduğunu bilmesine rağmen, istismara “yardım ettiği, kolaylaştırdığı ve katkıda bulunduğu” iddiası da vardı. 8 Haziran 2022’de 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2025 Ağustos’unda Florida’da tutuklu bulunduğu yüksek güvenlikli cezaevinden Teksas Bryan’da bulunan ve “Lüks kamp” olarak tanımlanan cezaevine nakledilmesi, Adalet Bakan Yardımcısı Todd Blanche ile hapishanede yaptığı görüşmede, geçmişte Trump’ın herhangi uygunsuz bir davranışına tanık olmadığı yönünde vermiş olduğu ifadeye bağlanacaktı. Bunların tutanaklara yansımasının ardından, Başkan Trump aleyhindeki iddiaları reddetmesi karşılığında cezaevi koşullarının iyileştirilmiş olduğu iddiası ABD’li Demokratlar tarafından sıklıkla dillendirilecekti.
BİR TELEFON GELDİ, SATIŞ ENGELLENDİ
1990 yılına ve kendi coğrafyamıza dönersek… Bir telefon gelmiş ve Hürriyet gazetesinin Robert Maxwell’e satışı önlenmişti. Bir müddet sonra Asil Nadir’le Hürriyet için bir görüşme daha yapılacaktı. Ancak Nadir’in gazeteyi satın alabilecek takati kalmamıştı artık… 1990 yılında, paravan şirketler aracılığıyla Polly Peck hisselerinin değerini yükselttiği iddiasıyla İngiltere’de hakkında takibat başlatılmış; İngiliz basınında çıkan olumsuz haberlerin de etkisiyle şirket hisseleri düşüşe geçip bankalar alacaklarını istediğinde, krizi yönetebilmesi için ilk etapta gerekli olan 250 milyon sterlini bulamamıştı. Tüm bu olup bitenler Asil Nadir’i hızlı bir çöküşe sürükledi. Hürriyet gazetesi patronu Erol Simavi, 1991 yılında “Asil Nadir ve Robert Maxwell’in önerdiğinin yarısını veriyor!” demeden Uzan ailesiyle el sıkışacak, ancak bu satış da gerçekleşemeyecekti. Özcan Ertuna, “Uzanlar’ın parası İsviçre’den gelmiş ve bir bankada bloke edilmişti. Son anda bir anlaşmazlık oldu” diyerek satışın hangi aşamasından dönülmüş olduğunun altını çizecekti.
SATIŞIN ARDINDAN TSK’YA REKOR BAĞIŞ
Hürriyet gazetesinin yüzde 25’i 1993 yılı haziran ayı sonunda 16 milyon dolar karşılığında İktisat Bankası sahibi Erol Aksoy’a satıldı. O günlerde “Medyada dev iş birliği!” olarak lanse edilecekti, bu satış… Zira Aksoy Show TV’nin de sahibiydi. Bir plan dahilinde Hürriyet’in tamamını Simavi’den satın almayı hedefliyordu. Gazeteden içeri adımını attığı andan itibaren çoğunluk hissesine sahip bir patronun özgüveniyle hareket etmesi bundandı. Ancak uzun sürmedi! Sermaye Piyasası Kurulu’nun İktisat Holding’in halka arzı öncesi borsada insider trading yaptığı iddiasıyla Aksoy’a ait Factofinans A.Ş. hakkında suç duyurusunda bulunmasının medyaya yansıması ve akabinde gelişen 1994 ekonomik krizi Aksoy’un Hürriyet’i satın alma planına ket vurdu. İşte tam da bu noktada devreye onay verilen bir alıcı girecekti: Milliyet gazetesi patronu ve iş insanı Aydın Doğan… Aydın Doğan satıştan sonra Hürriyet gazetesini 35 milyon doları peşin olmak üzere 70 milyon dolara satın aldığını ve ayrıca gazetenin borçlarını da üstlenmiş olduğunu açıklayacaktı.7 İlginç bir detaydır; 29 Haziran 1994 tarihli Hürriyet ve Milliyet gazeteleri birinci sayfadan Hürriyet Holding’in yüzde ellisinin Aydın Doğan’a satıldığını haykıracak; ertesi gün, Simavi ailesinin Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na 100 milyar lira bağışta bulunduğu haberi yine Hürriyet yazarları tarafından kamuoyuna duyurulacaktı! 100 milyar Türk lirası, o gün 3 milyon dolara karşılık geliyordu.
1 Babıâli Tanrıları Simavi Ailesi, İrem Barutçu, s.452.
2 A.g.e., s.452, 453.
3 A.g.e., s. 453.
4 A.g.e.,s.415.
5 A.g.e., s.419.
6 A.g.e., s.454.
7 Plazaların Efendisi Aydın Doğan, Emin Karaca, s. 108-111.
