Babıâli’nin önde gelen komodorlarındandı. Hürriyet müessesesi içinden yetişen ilk genel yayın müdürüydü, Necati Zincirkıran… Erol Simavi’nin, “Bana bak, gazetenin başına geliyorsun!” müjdesini takiben, 1 Eylül 1960 tarihli künye değişikliği ile artık sadece kendi teknesinin değil, “Amiral Gemisi”nin de kaptanı olduğu tüm Türkiye’ye duyurulacaktı. Hürriyet, “1 Milyon” tirajı ilk kez onun genel yayın müdürlüğü döneminde alacak ve rakiplerine fark atacaktı.

BİR BABIÂLİ KOMODORUNUN ARDINDAN

Necati Zincirkıran denildiğinde, bugünün gençleri belki de öncelikle amatör denizciliğe katkılarından dem vuracaklardır. Onun yönetimindeki Hürriyet gazetesinde tefrika edilen, Sadun ve Oda Boro’nun Kısmet yelkenlisiyle yapmış oldukları dünya turu ne de olsa unutulamaz! Aslında deniz çocukluğundan bu yana bir sevda olmuştu, Zincirkıran için… 30 Eylül 2025 Salı günü 96 yaşında yitirdiğimiz Necati Zincirkıran, Deniz Harp Okulu kurucusu Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın adını taşıyan ilkokulda, Deniz Harp Okulu’nda ve Heybeliada Deniz Lisesi’nde okumuştu. Maalesef sağlığı bahriye subayı olmasına el vermeyecekti!.. Yine de Denizcilik Bankası bursuyla İngiltere’ye gitti, uzak yol kaptanlığı üzerine eğitim aldı, Deniz Hukuku yüksek lisansı yaptı. Bu arada Londra Gazetecilik Okulu’nun derslerini de uzaktan takip ediyordu. Evet, bir başka sevdaya doğru yelken açıyordu: Gazetecilik…

PATRON GAZETEYE KÖPEKLE GELİNCE

1950 yılı, İstanbul… Sudan bir sebeple işinden kovulan Beyoğlu muhabiri Abdi İpekçi’nin yerine, yüz lira maaşla Yeni Sabah gazetesinde çalışmaya başladı. Yeni Sabah muhafazakâr, milliyetçi kimliği ve ardındaki büyük sermaye gücüyle kitleleri peşinden sürükleyen iddialı bir yayım organıydı. Sahibi Safa Kılıçlıoğlu idi. Atak, dirençli, inatçı bir karakter… Kılıçlıoğlu, Türk basınının da ilk sermayedar patronuydu. İplik ticaretiyle büyük bir servet yapmış, sermayesinin bir kısmını gazeteciliğe yönlendirmişti. Yanından ayırmadığı, Yeni Sabah’ın Cağaloğlu’ndaki merkezine her gün beraberinde getirdiği bir de kurt köpeği vardı. Bir seferinde polis muhabiri Alaettin Berk, kazara köpeğin ayağına basıp, köpek iniltiyle kaçınca kıyamet kopmuştu. Öfkesiyle tanınan Kılıçlıoğlu bağırıp duruyordu: “Hangi hayvan yaptı bunu?.. Ulan, köpeğin ayağına basılır mı?”

Gözleri önünde cereyan eden bu hadise, Yeni Sabah’ta uzun süre çalışamayacağını anlaması için yetip artmıştı. Hürriyet gazetesinin deniz muhabiri Rahmi Karaca, aynı gün koluna girip, “Necati, seni Hürriyet’e almak istiyoruz. Gelir misin? Bir Beyoğlu muhabirine ihtiyacımız var!” dediğinde, heyecana kapıldı. O gece gözüne uyku girmedi. 1948 yılında kurulan genç Hürriyet, Türk basınında kuralları değiştiren bir gazete olmuştu. Resim, röportaj ve yazı dizilerini etkili bir şekilde kullanıyordu. Baskısı, tertibi ve mizanpajı ile de rakiplerinden farklıydı. Düşünülecek bir şey yoktu! Ertesi sabah Rahmi Karaca’yı aradı. “Cevabım olumlu. Teklifinizi kabul ediyorum.”

Hürriyet, Cemal Nadir Sokak’ta mütevazı bir matbaada hazırlanıyordu. Yazı İşleri ikinci kattaydı. Rahmi Karaca önce Yazı İşleri Müdürü Ahmet İhsan Bey ile tanıştırmıştı, Necati Zincirkıran’ı… Yazı İşleri Müdürü ise Haldun Simavi’ye takdim etmişti, genç gazeteciyi. Ömür boyu devam edecek bir ilişkinin ilk teması böylece kuruluvermişti.

MAKARİOS’UN ÖDEDİĞİ TAZMİNATLA ARABA ALDI

Hürriyet gazetesinde ilk görevi Beyoğlu muhabirliğiydi. 1952 sonbaharında yayımlanan “Menfaatlerin Çarpıştığı Orta Şark” başlıklı yazı dizisiyle Orta Doğu muhabirliğine de başlayacaktı. Kıbrıs, Haldun Simavi’nin özel talimatıyla odaklandığı önemli bir konu başlığıydı. Hürriyet, iktidardaki Demokrat Parti politikalarına aykırı bir şekilde bir süredir Kıbrıs’ın Türk olduğu, Yunanistan’a verilemeyeceği, bir gün sahip değiştirmesi icap ederse Türkiye’ye verilmesi gerektiği yolunda bir kampanya sürdürüyor; Zincirkıran, sık sık adaya giderek Ali Rıza’nın Pansiyonu’ndan siyasetin nabzını tutmaya gayret ediyordu. Adada mülakat yapacağı siyasetçilerden biri de Rum lider Makarios idi. İlk görüşmede Zincirkıran’a sormuştu: “Neden senin gazetenin başyazarı benim için ‘Kızıl Papaz’ diye yazı yazıyor?” “Sizin açıklamalarınız var,” diye cevap vermişti, Zincirkıran: “…Kıbrıs halkının bağımsızlığı için gerekirse komünistlerle iş birliği yaparım dediniz, demediniz mi?.. O da bu yüzden size ‘Kızıl Papaz’ diyor.” Makarios, “Ama ben komünistlerle burada büyük bir mücadele içindeyim!” diye itiraz etmişti. “Olabilir, fakat öte taraftan doğu bloku ülkeleriyle sosyalistlerle de iş birliği içinde bulunuyorsunuz. Bunlar sizin çelişkileriniz. Bir başka çelişki de Kıbrıs’ın bağımsızlığı için mücadele verdiğinizi söylerken, diğer yandan Enosis istiyorsunuz. Yani adanın Yunanistan’a ilhak edilmesinden yana tavır koyuyorsunuz. Bu ne biçim bağımsızlık?”1 İlginçtir; bu ilk görüşmeden yedi yıl sonra Makarios’un parasıyla yeni bir araba sahibi olmayı da başaracaktı! Her şey, Başpiskoposluğun finanse ettiği Times of Cyprus gazetesinin “Yalancı gazeteci Necati Zincirkıran Kıbrıs’ta” başlığı atmasıyla başlamıştı. Gazetenin başında Charles Foley adlı İngiliz editör bulunuyordu. Foley, Zincirkıran’ın Londra günlerinden tanıdığı Daily Express kökenli deneyimli bir gazeteciydi. Gelgelelim haberde maddi hata vardı. Times of Cyprus, Zincirkıran’ın Cumhuriyet gazetesi yazarı olduğunu iddia ediyor, Cumhuriyet’te onun imzasıyla yayımlanan bir dizi yazı nedeniyle Kıbrıs valisinin yalanlamada bulunduğunu öne sürüyordu. Rauf Denktaş, hatayı fark eder etmez Zincirkıran’ı aramıştı. “Bak Necati,” demişti, “Bir dava açarsak bu adamlardan 10 bin sterlin tazminat alabiliriz. Papazı da mahkûm etmiş oluruz. Kıbrıs davası için bunu yapalım, ne dersin?” İkna olmuş, bir vekaletname bırakmıştı. Denktaş, iki yıl sonra, bir sabah arayacak ve “Oğlum, papazı nihayet mahkûm ettik!” diyecekti: “Gel paranı al! Çekin bende!” Necati Zincirkıran, olayın seyrini, “Bir hafta sonra gidip Rauf’un verdiği mahkeme kararını Başkonsolosluğumuzdan tasdik ettirdim!” diye anlatacaktı: “…Yurt dışında böyle bir para kazandığıma dair altında Başkonsolos Vecdi Türel’in imzası ve mührü bulunan belgeyi Ankara’dan Maliye Bakanlığı’na verdim. Söz konusu tazminatın bir kısmı ile bir araba ithal etmek için müsaade istedim. Tam bir yıl sonra 1960 Ağustos’unda otomobil permim maliyeden çıktı. Böylece Makarios’un parası ile yeni bir araba sahibi oluyordum.”2

ADNAN MENDERES’İN UÇAĞI DÜŞÜNCE

Necati Zincirkıran, 1957 yılında Hürriyet gazetesi Ankara Temsilcisi olarak atandı. Haldun Simavi’nin bizzat takip ettiği bir atamaydı bu… Patronu onu başkente uğurlarken, “Ankara’da çalışmak senin birtakım mesleki eksikliklerini tamamlamanı sağlayacaktır!” demiş, gelişimine gösterdiği özeni ifade etmişti. Ankara temsilcisi olarak izlediği bazı haber ve özel röportajlar, onu yıldızlaşacak; özellikle Başbakan Adnan Menderes’in uçağının Londra yakınlarında düşmesini takiben yapmış olduğu gazetecilik unutulmayacaktı. 1959 yılı Şubat ayıydı. Kıbrıs Antlaşmalarını imzalamak üzere Ankara’dan Londra’ya hareket eden Menderes’in uçağı iniş sırasında, Gatwick Havaalanı yakınlarında ormanlık bir alana düşmüş, parçalanmış ve yanmaya başlamıştı. Feci bir kazaydı. Mürettebat dahil on beş kişi hayatını yitirmişti. Ölenler arasında Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık, Yeni Sabah gazetesinden Burhan Tan, Devlet Bakanı Server Somunoğlu ile Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu da bulunuyordu. Zincirkıran kazadan, Menderes’in Londra’da korumasını üstlenen Scotland Yard dedektif şefinin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya, “Çok üzgünüm, Başbakan Menderes’in uçağı havaalanına inerken düştü. Fakat Mr. Menderes sağ!” demesiyle haberdar olmuştu. Derhal Londra’nın Babıâli’si olarak bilinen Fleet Street’e gitti, Daily Express gazetesinden kazaya dair fotoğrafları topladı ve İstanbul’a yolladı. Akabinde hızla bir araç kiralayıp, kazanın gerçekleştiği Surrey Woods mevkiine gitti. Enkaz çevresinde inceleme yaparken Menderes’in Bally marka ayakkabısının bir tekini de buluverecekti. Hürriyet gazetesi, ertesi sabah haberi Necati Zincirkıran’ın Londra’dan geçmiş olduğu haber, özel röportajlar ve fotoğraflarla kamuoyuna duyuracaktı. Ah bir de Başbakan Menderes ile konuşabilseydi!.. Ne var ki London Clinic’den içeri kuş uçurtulmuyordu! Bir araştırma yaptı. Aynı hastanede Şükran Dümer adında bir Türk hastanın tedavi görmekte olduğunu öğrendi. Üstelik Dümer, Başbakan Menderes ile aynı katta yatıyordu. Aradı ve sordu: “Sizi ziyaret etmeme izin verir misiniz?” Cevap olumluydu. Bir buket çiçek yaptırıp hastanın yanına çıktı. Dümer, Sakarya Milletvekili Rifat Kadızade’yle yan yana odalarda yatıyordu. Haber peşindeki bir gazeteci için kaçırılmaz bir fırsattı bu… Zincirkıran, yıllar sonra, “Rifat Bey beni karşısında görünce çok şaşırdı,” diyerek anlatacaktı: “… ‘Kaza nasıl oldu?’ diye sordum. Hâlâ etkisi altındaydı. Ayrıntılarıyla anlattı. Ben de olay yerine gittiğimi ve Menderes’in bulunduğu uçağın kuyruk kısmını gördüğümü söyledim. ‘Başbakanımız sağ ayağından kuyrukta uçağın tavanına asılı kalmıştı. Onu ben kurtardım’ diye uzun uzun anlattı. Gerçekten de öyleydi. Bütün bunları ayrıntılarıyla İstanbul’a geçtim.”3

Hürriyet’e büyük tiraj sağlayan dizi haberin ardından Tahsin Öztin “Aferin küçükoğlan!” diyerek karşılamıştı, Necati Zincirkıran’ı. “Hepsini perişan ettin.” Doğruydu! Londra’da bulunan diğer meslektaşlarına, haber atlatmıştı.

MÜESSESE İÇİNDEN GELEN İLK MESUL MÜDÜR

Zirveye tırmanacak; Hürriyet gazetesinin müessese içinden yetişen ilk genel yayın müdürü olacaktı. Sıcak bir ağustos günüydü. Erol Simavi’den aldığı sürpriz bir telefon, zamanın değişime gebe olduğunu haber veriyordu. Patronu, “Küçükoğlan,” deyivermişti, “…uçağa atla, hemen İstanbul’a gel!” Simavi’nin, Ayazpaşa Doğan Apartmanı’ndaki dairesinde buluşmuşlardı. “Erol Bey beni bir köşeye çekti,” diye anlatacaktı: “…Bana bak, gazetenin başına geliyorsun. Yarın ağabeyimin evinde toplantı var. Kimseye bir şey söyleme. Senin, bizim ve gazete için hayırlı olsun, dedi. 29 yaşımdan gün almıştım. 12’nci ayda 30 olacaktım. Erol’dan, -birkaç ay yaş farkı vardı aramızda-, ben büyüktüm. Öpüştük, sarıldık birbirimize. İkimiz de heyecanlanmıştık.”4

Terfi, Haldun Simavi’nin Elmadağ’daki dairesinde resmen tebliğ edildiğinde ise endişeye kapılacak; o anda kendini yükünün ağırlığı nedeniyle “take off” yapamayan bir uçağa benzettiğini aktaracaktı: “…Eşim ve çocuklarım Ankara’daydı. Vakit de geç olmaya başlamıştı. Akşam uçak yoktu. Elmadağ’dan yürüyerek Ayazpaşa’ya Park Otel’e geldim. Gazeteciliğe başladığım ilk günler buralarda geçmişti. 10 yıl önce acemi bir muhabir olarak kapısından içeri girdiğim Park Otel’e Türkiye’nin en büyük gazetesinin Genel Yayın Müdürü olarak adımımı atıyordum. O akşam Park Otel’de tek başıma terasta bir yemek yedim ve bir tek de rakı içtim. Aslında kafayı bulmak istiyordum ama kafam bir motor gibi çalışıyordu. Bir türlü durduramıyordum. Yapmak istediğim o kadar çok şey vardı ki! Onları bir bir, o gece orada not defterime aktarmak istiyordum.” 5

DEMOKRASİ TEHLİKEDE, ANKARA’DA İSYAN”

Necati Zincirkıran ilk önemli imtihanını Talat Aydemir’in 22 Şubat 1962 tarihli ayaklanmasında verecekti. Henüz isyan olayının akıbetinin meçhul olduğu saatlerde, Hürriyet gazetesi onun kararıyla elini taşın altına koyacak, demokrasiden yana tavır alacaktı. O gün her iki patron da gazete dışındaydı. İkisine de ulaşılamıyordu. Ankara Temsilcisi Cüneyt Arcayürek, diğer gazete temsilcilerinin, “Tek metin yapalım, hepimiz bu metni yayımlayalım” önerisiyle geldiklerini aktarmış, “Ne yapalım?” diye sormuştu. “Olur mu hiç öyle bir şey!” diye çıkışmıştı, Zincirkıran: “Ama bak bakalım nasıl bir metinmiş!” Cumhuriyet ve Milliyet kadrolarınca hazırlanan metin, “Dün gece Ankara’da kimi olağanüstü önlemler gözlemlenmiştir!” diye başlıyordu. “Şimdi ben sana başlarım!” diye kızgınlıkla söylenmişti, Arcayürek’e: “Derhal orada neler oluyor, neler bitiyorsa yazacaksınız, elinizde ne bilgi varsa habere koyup teleksle geçeceksiniz.” Hükümet temsilcileri ile isyancılar arasında görüşmelerin sürdüğü o sıcak saatlerde, Hürriyet nüshalarını Ankara’ya taşıyan kamyonlar süratle şehre girmiş ve “Demokrasi tehlikede, Ankara’da isyan” manşetiyle satışa çıkmıştı. Necati Zincirkıran, 1994 yılında yayımlanan anılarında, aynı gün Dünya gazetesi müdürlerinden Hayri Alpar’ın kendisini ziyaret ettiğini ve “Yanlış bir iş yapıyorsun, hem kendini hem de gazeteyi tehlikeye sokuyorsun. Değiştir bu manşeti!” uyarısında bulunduğunu iddia edecekti: “Tepem atmıştı. ‘Sen kimden yanasın?’ diye bağırdım herkesin içinde. ‘Bunun için geldinse çık buradan dışarı. İhtilalin sivil uzantılarından talimat alacak kadar şerefsiz bir gazeteci değilim ben’… Hayri Alpar aslında beyefendi bir insandı. Ağabeyimizdi, ama hiçbir zaman iyi bir gazeteci olamamıştı. Üstelik kalp hastasıydı da… Salondan çıkarken kulağıma eğilerek, ‘Erol Bey de bu işin içinde!’ demez mi!”6

ORHAN ERKANLI’YI VETO EDİNCE

Zincirkıran, Haldun Simavi’nin 1968 yılında Hürriyet’ten çekip gitmesinin perde arkasında da, Erol’un giderek karmaşıklaşan ilişkilerinin bulunduğuna işaret edecekti. Erol Simavi, 1969 yılında bir darbeciyi, Orhan Erkanlı’yı tepeden inme bir şekilde gazetenin yönetimine getirmeye kalktığında ise kızılca kıyamet kopacaktı. Zincirkıran, Erkanlı adına şiddetle karşı çıkanlar arasındaydı. Almanya’da, bir iş gezisindeyken adının künyeden çıkarıldığını öğrendi. Tarih 2 Temmuz 1969’du. Seyahat dönüşü Yeşilköy Havaalanı’nda onu Cüneyt Arcayürek ve Müessese Müdürü Feridun Eryılmaz karşıladılar. Eryılmaz, elinde bir mektup taşıyordu. Sıkıntısı yüzünden okunabiliyordu. Zincirkıran, “Erol Simavi’nin el yazısıyla yazılmış, ‘Küçükoğlan’ diye başlayan kalınca bir mektuptu,” diye anlatacaktı: “…Feridun’a dedim ki, ‘Şimdi bu mektubun içinden acayip bir şey çıkar… Sen benim arkadaşımsın. Hukuken muhatabım değilsin. Yarın gazeteye geleceğim, bunu bana verecekse Erol Bey versin.’ Biz Cüneyt ile evine gittik. Ben, Haldun Bey’i aradım ve neler olduğunu anlattım. ‘Bana gel,’ dedi. Gittik. Onun evinde yemek yedik, konuştuk. O da çok üzüldü olanlara. ‘Gazete geri geri gider’ dedi. ‘Ben yarın gidip, Erol Bey’le çalışamayacağımı söyleyeceğim,’ dedim. Ertesi gün gittim, yukarı kata çıktım ve ‘Merhaba’ dedim. Eli, ayağı titriyordu. Bana çocukları filan soruyor, hanımı soruyor ki; her hafta beraber olduğum insandır bu… ‘Patron sana Münih’te de söylemiştim. Bizim aramızdaki güven sarsıldı, sen beni affet ben gidiyorum. İster sen çıkar, ister ben istifa edeyim’ dedim.”7

Böylece on dokuz yıldır çalışmakta olduğu Hürriyet’ten ayrılıyordu. Oysa gazete onun yönetiminde 1 Milyon tirajı geçmiş, Hürriyet’in 21. kuruluş yıldönümü olan 1 Mayıs 1969’da atılan manşetle başarı okurla da paylaşılmıştı. Şimdi o kapı yüzüne kapanıyordu!.. Zincirkıran, uzun bir süre Haldun Simavi’ye ait Günaydın gazetesinin kaptan köşkünde oturacak, 1981-1986 yılları arasında Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı yapacak, sonrasında ise, -emeklilik kararı alacağı 2003 yılına dek – Dinç Bilgin’e ait Medya Holding’te, “Başdanışman” olarak çalışacaktı.

İLK AŞKINA DÖNDÜ

Günaydın gazetesinin satışına dair güzel bir anekdottur. Haldun Simavi, gazetesi Günaydın’ı Asil Nadir’e satacağını açıkladığında, Müessese Müdürü Kemal Kınacı itiraz eder. “Efendim,” der, “Neyi sattığınızı biliyor musunuz? Güç satıyorsunuz!” “Oğlum,” diye cevap verir, Simavi… “…Senin bu düşüncen, karakol komiserinin emekliliği geldiğindeki psikolojisine benzer. Karakol komiseri ceketini koltuğunun üzerine koyar, yıldızlarını parlatır, ‘Ben senden nasıl ayrılacağım!’ der. Biz bugüne dek gazeteyi kendi şahsi çıkarlarımız için kullanmadık. Demek ki forsundan istifade etmedik. Dolayısıyla gazetenin forsu, bizim bundan sonraki hayatımızı da etkilemez yavrum!”8

Haldun Simavi ekolünden gelen bir gazeteci olarak, emeklilik kararıyla aktif gazetecilik hayatını noktalayıp, ilk aşkına dönüvermiştir Necati Zincirkıran… Denize… Bir aşktan diğerine… Onu, ileri yaşına rağmen, on sekiz yıldır komodorluğunu yaptığı Ege Yat Rallisi’ne katılan denizciler de, biz gazeteciler de şüphesiz özleyeceğiz. Ruhu şad olsun.


1 Hürriyet ve Simavi İmparatorluğu, Necati Zincirkıran, s.30.

2 A.g.e., s. 89.

3 A.g.e., s.94.

4 A.g.e., s.102.

5 A.g.e., s.103.

6 A.g.e., s.117.

7 “Babıâli Tanrıları Simavi Ailesi”, İrem Barutçu, s. 107-108.

8 A.g.e., s.259

Yazar

  • Gazeteci-Yazar İrem Barutçu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunudur. Gazeteciliğe 1991 yılında Hürriyet gazetesinde başlamıştır. Hürriyet bünyesinde TRT için hazırlanan Hodri Meydan programında imzasını attığı haber dosyaları dikkat çekince, ilk meslek yıllarında televizyon haberciliğine yönelmiş, Show TV, Star TV gibi kurumların haber merkezlerinde muhabir, editör, haber spikeri, program yapımcısı ve sunucusu olarak gündemi tutan haber ve programlara imza atmıştır. Sonraki yıllarda Tercüman, Bugün, Sabah gazetesi gibi medya kuruluşlarında röportaj yazarı, köşe yazarı ve yazı işleri müdürü olarak görev alan Barutçu, Babıâli Tanrıları Simavi Ailesi (Aralık 2004 Agora Kitaplığı, Haziran 2012-2014-2017 Destek Yayınları), Nail- Keçili Ailesi’nin Üç Kuşak Trajik Öyküsü (Haziran 2012 Destek Yayınları) adlı eserlerin yazarıdır. Ayrıca Dost-Kemal Ilıcak (Nisan 2012 Doğan Kitap) ve Darbeden Darbeye-Gıyaseddin Karaca Siyasi Anılar (Temmuz 2023 Destek Yayınları) adlı eserlerin editörlüğünü yapmış ve kaleme almıştır. İrem Barutçu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, International Press Institute, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

    View all posts
Share.
Exit mobile version