Gazetecilere yönelik suikastlar demokrasi tarihimizde toplumun bilgi ve haber alma hakkını engellemeye yönelik en barbar saldırılardır. İttihat ve Terakki döneminde başlar. İlk kurban, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey’dir. İttihat ve Terakki politikalarına muhalif gazeteciye, önce gözdağı verilir. Boyun eğmeyince, 6 Nisan 1909’da kurşunlanarak öldürülür. Devamı da gelir; 9 Haziran 1910’da Sada-yı Millet yazarı Ahmet Samim Bey ve 10 Temmuz 1911’de Şâhran yazarı Zeki Bey İttihatçılar tarafından katledilecektir.

1996 yılı, ocak ayı… Sahada polis muhabiri olarak görev yapan arkadaşımız SHOW TV Haber Merkezi’ne telaşla girdi ve acı haberi iletti: “Metin Göktepe öldürülmüş!” Bizler, Show TV için haber üretiyorduk. Metin ise Evrensel gazetesi muhabiriydi. Haber peşinde koşarken zaman zaman karşılaşırdık. O da hepimiz kadar gençti; 28 yaşında… 8 Ocak 1996 günü, Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen iki tutuklunun cenazesini izlemekte olduğu biliniyordu. Görevini yaparken gözaltına alındığına dair görgü tanıkları vardı. Peki, Metin’e ne olmuştu?..

İktidar partisi ve devlet görevlilerinin ilk andaki tutumu, “Cinayet örtbas edilmeye mi çalışılıyor!” kuşkusu uyandıracaktı. Dönemin İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan, 11 Ocak 1996 tarihli 32.GÜN programında, “…Konuyla ilgili tam bilgim yok. Ancak son gelen bilgiler, Metin Göktepe’nin duvardan düşerek öldüğü şeklindedir.” diyordu. Başbakan Tansu Çiller de ilk günler gözaltı iddialarını reddediyordu; ancak kamuoyunun cinayetin aydınlatılmasına yönelik talebi ve Metin’in meslektaşlarının ısrarlı takibi, hükümetini geri adım atmak zorunda bırakacaktı. 16 Ocak 1996’da İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı kamuoyuna o önemli açıklamayı yapacaktı: “Metin Göktepe gözaltına alınmış, gözaltında polis tarafından öldürülmüştür!”1 Bu bir itiraftı! Bir grup gazeteciyi Çankaya Köşkü’nde kabul eden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, her ne kadar, “…Cinayeti polis işlemiştir tabirini beğenmiyorum. Hadiseleri kendi sınırları içinde mütalaa etmeliyiz. Münferit hadiselerden netice çıkarırken, devleti yargılamayalım. Yargılanacak olan suçu kim işlemişse odur. Polis teşkilatını yargılamamız yanlıştır. diyorsa da katillerin korunmayacağını vurgulamaktan da geri durmuyordu: “…(Cinayeti) Üstünde polis üniforması olan A veya B şahsı işlemişse, yakasına yapışırız. Cinayet örtbas edilemez.” Metin Göktepe cinayeti üzerinden 30 yıl geçti. Örtbas edilmedi. Beş polis memuru hakkında, “kastı aşarak insan öldürmek” ve “faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek” suçlamalarından verilen yedişer yıl altışar ay hapis cezaları beş yıl süren yargılama sonunda onandı. Ne var ki failleri sadece birer yıl sekizer ay hapis yatacaklardı. Kamuoyunun “Rahşan Affı” olarak bildiği 2000 yılı aralık ayında çıkan Şartlı Tahliye ve Ceza Erteleme Yasası’ndan faydalanacak ve özgürlüklerine kavuşacaklardı.

67 GAZETECİ ÖLDÜRÜLDÜ

Katilleri, Metin Göktepe’yi tanımıyorlardı. Ona, “Gazetecilere özel muamele!” diyerek işkence ve kötü muamelede bulunmuş, acımasızca dövmüş, ölümüne neden olmuşlardı. Metin, gazeteci olduğu için öldürülmüştü! İlk de değildi; gazetecilik faaliyeti nedeniyle öldürülen 54’üncü meslektaşımızdı.2 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) verilerine göre, bugüne dek 67 gazeteci hedef seçilmiş, suikasta uğramış ve yaşam hakları ellerinden alınmıştı. Sadece 1992 yılında 14 meslektaşımız bu şekilde susturulmuştu. 13’ü Diyarbakır, Batman, Urfa gibi Güneydoğu Anadolu illerinde görev yapıyordu. 4’ü Özgür Gündem için haber üretiyordu ki, onlardan biri de Diyarbakır’da saldırıya uğrayan Kürt aydın Musa Anter idi. 72 yaşındaydı. Vurulduğu mahalden 13 boş kovan toplanacaktı; sol bacağına iki, başına ve kalbine birer kurşun isabet etmişti. Yanında bulunan ve saldırıdan yaralı kurtulan Orhan Miroğlu’nun ifadeleri, Anter’in bir pusunun içine çekildiğini ortaya koyuyordu. Peki ama Anter cinayetinin ardında kim ya da kimler bulunuyordu? Şüpheler JİTEM üzerinde yoğunlaşacak; cinayeti, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın planlamış olduğu iddiası, ilk kez, 1995 yılında kurulan Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu raporunda ifade edilecekti. Ancak 1992/2598 sayılı dosyaya çoktan bir not düşülmüştü: “Gayri Muayyen Dosya” Bir başka deyişle; “Faili meçhul”… 2004 yılında Abdulkadir Aygan adlı itirafçının, Anter cinayetinin ardında JİTEM olduğunu açıklaması da dosyanın seyrini değiştiremeyecek, eski bir JİTEM üyesi olduğunu söyleyen Aygan’ın ifadeleri uzun bir müddet görmezden gelinecekti. Oysa anlattıkları yenilir yutulur gibi değildi! Cinayeti “Yeşil”in planladığını itiraf ediyor; “Hogir” kod adlı Cemil Işık ile kendisinin bölgede olduklarını, Ali Ozansoyun telsizde, JİTEM Tim Komutanı Savaş Gevrekçi’nin ise nöbetçi bulunduğu o akşam, tetiği Şırnaklı Hamid adlı şahsın çektiğini iddia ediyordu.3 Bu itiraf, yargı tarafından ancak 5 yıl sonra, 2009 yılında kanıt olarak kabul edildi ve adı geçen kişiler hakkında yakalama kararı çıkartılabildi. Gelgelelim cinayetin tetikçisi olduğu iddia edilen Hamid Yıldırım, adresi Sabah gazetesi tarafından tespit edilinceye dek bulunamayacaktı. Kamuoyu 29 Haziran 2012 tarihli “İşte O Tetikçi” başlıklı haber sayesinde Yıldırım’ın Eylül 1992’den bu yana “kimlik değiştirme gereği bile duymaksızın” Şırnak’ta yaşamakta olduğunu ve haberin Sabah’ta yayımlanmasını takiben gözaltına alınacağını öğrenecekti: …Bu gözaltı sayesinde, 20 yıl olan zaman aşımı süresi de 30 yıla çıkmış olacak. Dolayısıyla davanın zaman aşımından düşmesi riski ortadan kalktı. Bugüne kadar tek bir kare fotoğrafı çekilemeyen Yıldırım’ı görüntülemek için Güneydoğu’nun zor şartlarında üç ayrı ekiple çalışan ekibimiz, İstanbul’dan Stockholm’e, Ankara’dan Diyarbakır’a, Mersin’den Şırnak’a uzanan 6 aylık yorucu ve son derece titiz bir çalışma yürüttü. Ve sonuçta karanlık cinayeti aydınlatacak bilgilere ulaştı. Savcılık ve Emniyet yetkililerinin ‘ölü dosya’ olarak nitelendirdiği 1992/2598 numaralı Anter dosyası de böylece yeniden açıldı.4 Yıldırım, 28 Haziran 2017’de 5 yıllık tutukluluk süresini doldurduğu gerekçesiyle tahliye edileceği güne dek Anter davasının tek tutuklusu oldu. Dava, 2014 yılında JİTEM ana dava dosyasıyla birleştirilmiş; kalabalık ve karmaşık bir hale gelmişti. Öyle ki yasal zaman aşımı süresi, İsveç’te bulunan eski JİTEM elemanı itirafçı Abdulkadir Aygan’ın ifadesi dahi alınamadan 20 Eylül 2022’de dolacaktı. Böylece Anter davası 21 Eylül 2022’de düşmüş oldu.

İTTİHAT VE TERAKKİ BAŞLATTI

Musa Anter dosyası gazeteci cinayetlerinde cezasızlık normuna dair örneklerden biridir. Tek örnek de değil… İlk kurşunun atıldığı günden bu yana genelde böyle gelmiş, maalesef böyle de gitmiştir!.. Gazeteciyi susturmaya yönelik bu barbarlığın tohumunu atan ilk yapı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir.

İlk şehit, Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey… Döneminin güçlü, muhalif bir sesidir. İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla bir tür denetleme iktidarı kuran İttihat ve Terakki politikalarını sert bir şekilde eleştiren Hasan Fehmi’ye, önce gözdağı verilir. Baskıya boyun eğmeyince cemiyetin fedaileri üzerine sürülür. 6 Nisan 1909 akşamı, üç arkadaşıyla Galata Köprüsü’nden geçerken kurşunlanarak öldürülür. Ertesi sabah Serbesti gazetesi, birinci sayfadan, Serbesti-i matbuatın (basın özgürlüğünün) ilk kurbanı, ömrünü menfalarda(sürgünlerde) geçirmiş olan evlad-ı hürriyetten Hasan Fehmi Bey’in ruhuna fatiha.”5 diye haykırarak başyazarının ölüm haberini verecektir. Toplum öfkelidir. Sokaklar, “Katilleri isteriz!” diye haykırmaktadır. Cinayeti protesto etmek amacıyla öğrenciler, Babıâli önünde toplanır. Protestoculardan biri de Hukuk Fakültesi öğrencisi Burhan Felek’tir. 19 yaşındadır. Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa’nın karşısına çıkar ve hükümetinden hesap sorar. Hüseyin Hilmi Paşa, “Katili bulur, astırırım!” diyerek gençleri teskin etme gayretindedir. Ancak açılan soruşturmada bir adım yol alınamayacak, 9 Haziran 1910 akşamı bu kez bir başka muhalif gazeteci, Sada-yı Millet yazarı Ahmet Samim Bey vurularak öldürülecektir. Katili yine o bildik güçtür! Göz göre göre gelmiştir; Ahmet Samim suikastı… Öyle ki, silahlı saldırıdan kısa bir süre önce bir dostuna mektup yazarak, “İttihat ve Terakki Cemiyeti idamıma hükmetmiş; idam olunacağım. Bunu yarı resmi bir surette bildirdiler!” diyecektir: “…Emin olun ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dini bir tevekkül geldi. Ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilmiyorum.” 9 Haziran 1910 Perşembe akşamı, Sada-yı Millet gazetesinden çıkar ve Fazıl Ahmet Aykaç’la birlikte Eminönü istikâmetine doğru yürümeye başlar. Tetikçisi, Bahçekapı mevkiinde Ahmet Samim’i hedef alacak ve tetiğe basacaktır.

HÜKÜM GECESİ

Hüküm Gecesi
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
İletişim Yayınları
1. baskı Ocak 1987
334 sayfa

Toplum vicdanını yaralayan siyasi ve tarihi olgular, edebiyatın her zaman ilgi alanında olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1927 yılında yayımlanan “Hüküm Gecesi” adlı siyasi romanını, böylesine bir cinayet üzerine kurgular: Ahmet Samim’in öldürülüşü… Romanın kahramanı Ahmet Kerim, Samim’in en yakın arkadaşıdır. İttihat ve Terakki iktidarına en az onun kadar muhalif bir gazeteci olarak okura tanıtılır. Nidayı Hakikat gazetesini, birlikte kurmuşlardır. Samim’in bir başka gazetenin başyazarı olmak üzere gazeteden ayrılması da iki dostu birbirinden koparmaz. Ta ki Samim öldürülünceye dek!.. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, dönemin iki güçlü siyasi partisi İttihat Terakki ile Hürriyet İtilaf arasındaki büyük çekişme ve siyasi kutuplaşmayı irdelediği Hüküm Gecesi’nde, okurla, en yakın arkadaşını bu siyasi cinayet sonucu kaybeden Ahmet Kerim’in duygu ve düşünce dünyası üzerinden konuşur. Suikasta ilişkin duyup öğrendiklerini ise yine bu karakterin gözlem ve duygularıyla sonraki kuşaklara aktaracaktır: “…Kapıcı, ‘delirium tremens’e tutulmuş bir ayyaş gibi sarsılarak, titreyerek, sendeleyerek ve dişleri birbirine çarparak Ahmet Kerim’e yaklaşıyor. ‘Samim Bey’i vurdular!’ diyor. Bu sözün Ahmet Kerim üzerindeki tesiri ne bir dehşet, ne bir hayret, hattâ ne de manevi bir yürek acısı oldu. Bu, Ahmet Kerim’in beline, belkemiğine dayanılmaz bir sancı halinde saplandı. O kadar dayanılmaz bir sancı ki, genç adam yere yuvarlanmamak için bütün gücüyle kapının tokmağına tutundu. ‘Nerede? Şimdi nerede?’ ‘Getirdiler efendim; cenazesini matbaaya getirdiler. Ben oradan geliyorum, zaten… Gördüm de ondan biliyorum’ Ahmet Kerim, başında fesi yok, elinde saati, sokağa fırladı. Deli gibi elinde saatini sımsıkı, sımsıkı tutarak Sadayı Millet matbaasına koştu. Niçin? Neden? Bu saat neyi ispat ediyordu? Bu saat neye yarayacaktı? Hiç bilmiyordu. Neden sonra, kendine geldiği vakit, saatin bir şarapnel parçası gibi avcunun içine gömülmüş, kalmış olduğunu hissetti. Sadayı Millet matbaasının kapısına şimdiden nöbetçiler konulmuştu. Birkaç polis, binanın etrafında nokta bekliyordu. Ahmet Kerim matbaanın kapısından içeri öyle bir hızla girdi ki dur, olmaz demeye vakit bulamadılar. Zaten bu inzibat memurlarında ne yapacaklarını bilmeyen bir hal vardı. İçeride bir cenaze yatıyordu ve bunu dostları, arkadaşları, hısım ve akrabası görmeye geliyordu; bundan daha tabii ne olabilirdi? Fakat, aynı zamanda Merkez Kumandanlığından, Polis Müdürlüğünden her yana emirler gönderilmişti. Gürültüye, patırtıya meydan verilmeyecek, cenaze iyi korunup, ertesi günü gizlice gömülecekti. Demek ki, mesele bayağı bir ‘maktül’den ve onu görmeye gelmekten ibaret değildi. Ahmet Kerim, merdivenleri dörder beşer atlayıp ikinci katın sofasına varır varmaz, birden durdu. Samim’in odası sol yanda, yazı işlerinin sağ yanında idi. Ölüyü acaba hangi odaya yatırdılar? Şimdiden bu binanın havasına ölümün bütün soğukluğu, korkunçluğu ve yokluğun bir parçası demek olan o derin, acayip sessizliği çökmüştü. Sağ yandan ayak sesini işitenler sofaya çıkıyor: ‘Siz misiniz Ahmet Kerim Bey?.. Buyurun buraya. Buraya buyurun!’ Burada yazı işleri müdürü ile musahhihten başka, hiç umulmadık birkaç kişi daha var. Ahmet Kerim, bunları, kendisini ziyarete gelen, adları bilinmeyen muhaliflerden bazıları olarak tanıyor. Selam mı vermek lazım? Susmak mı, bilmiyor. Zaten konuşacak bir halde değildi. Küçük dili boğazının içine hapsedilmiş bir pervane gibi çırpınıp duruyordu ve o dayanılmaz bel ağrısı… Hemen odada boş duran bir sandalyeye yığılıverdi. Yazı işleri müdürü: ‘Görmek ister misiniz? Karşıda…’ dedi. Ahmet Kerim az kalsın, ‘Kim?’ diyecekti. Samim, onun için, birdenbire o kadar uzak, belirsiz ve esrarlı bir şey olmuştu. Fakat sonra düşündü ki, gerçekten onu görmek kaabildir. Şimdi istese, onu gidip görebilir. Bütün bir yıl, yaz, kış sırtında taşıdığı eski bonjuru ile arkadaşı, dostu, kardeşi Ahmet Samim karşıki odada, boylu boyunca uzanmış yatıyor! Lakin, neden yatıyor? Bu saatte neden içeriki odada gülüp söyleyeceği yerde, orada uzanmış yatıyor? Hem bu gece, saat dokuzda Kuruçeşme’de Şeyhülislâmzade Muhtar Bey’in evine davetli değil miydiler? Ve Samim daha elli dakika önce kendisine: ‘Ben Fazıl Ahmet’le gidiyorum. Sen de gecikme, arkadan yetiş!’ haberini göndermemiş miydi? Ahmet Kerim: ‘Samim gerçekten öldü mü, büsbütün öldü mü?’ diye sormak istiyordu. Fakat yazı işleri müdürü buna yer bırakmaksızın boyuna tafsilât veriyordu: ‘Kurşun tam ensesinden girip boynundan çıkmış! Ah görseniz, ne hazin şey! Parmak kalınlığında bir parça kan bıyıklarının üstünde, şimdiden kapkara pıhtılaşmış kalmış. Yüzünde vurulduğuna dair başka hiçbir işaret yok. Tabiatıyla üstü başı çamur içinde… Yüzü koyun düştüğü için… Düşer düşmez herif arkasından bir kurşun daha sıkmış. Fazıl Ahmet Bey, yalnız bir kurşun sesi duyduğunu söylüyormuş. Zavallı korkudan, kendini kaybetmiş. Fırıncı dükkânına dar atılmış! Hani Bahçekapı’daki şu ünlü Rum poğaçacı yok mu? İşte, vaka, tam onun önünde olmuş… Karşı köşede polis karakolu var. Artık siz bir düşünün. Hiç kimse hiçbir şey görmemiş; işitmemiş! Bu olur mu?..”6

YOLSUZLUK YAZARI ZEKİ BEY CİNAYETİ

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Samim’in, “…Sıkıyönetimin ve harp divanının gizli işkence usullerine ait belgeleri ortaya atan ve Soma-Bandırma demiryolu imtiyazının iç yüzünü açıklayan” yegâne gazeteci olması sebebiyle öldürüldüğüne dikkat çeker.7 10 Temmuz 1911’de yine İttihatçı fedailerce kurşunlanan Zeki Bey de tıpkı Ahmet Samim gibi yolsuzluklar üzerine giden bir gazetecidir. Maden imtiyazları, devlet borçlanmalarındaki al takke ver külah ilişkiler, Osmanlı Bankası’na rakip olarak kurulan Türkiye Milli Bankası’na Maliye Bakanı Cavit Bey’in de ortak olduğu yönündeki iddiaları onu hedef haline getirir. Daha ne olsun; Cavit Bey bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır! İttihatçılar diş bilemektedir. Yine de bunlar onu durdurmaz; Şâhran’da yayımlamak üzere bilgi toplamaya devam eder. Öldürüldüğünde büyük bir yolsuzluk dosyası üstünde çalıştığı bilinmektedir. Cinayetin ardından soruşturma gerekçe gösterilerek Düyûnu Umûmiye‘deki odasında arama yapılacak ve kişisel eşyalarının yanı sıra arşivindeki tüm belgelere de el koyulacaktır. Fakat diğer iki cinayetin aksine, Zeki Bey cinayetinde iki zanlı yakalanacak ve mahkemeye çıkarılacaklardır. Bunlardan biri, Yedikule’de ele geçirilen Mustafa Nazım Bey’dir. Serez Mebusu Derviş Bey’in kardeşidir. Diğeri Çerkes Ahmet. Her ikisi de İttihat ve Terakki’nin fedai-i zabitan takımındandır. Tetiği kimin çekmiş olduğu tespit edilememekle birlikte zanlılar 21’inci duruşmada 15’er yıl kürek cezasına çarptırılır. Gelin görün ki uzun süre hapis yatmayacaklardır. Çerkes Ahmet Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla salıverilip Güneydoğu Anadolu’ya gönderilecek, Ermeni tehciri sırasında adı pek çok kanlı cinayete karışacak; Ermeni yazar, edebiyat eleştirmeni, hukukçu ve siyasetçi Krikor Zohrab ile siyasetçi Vartkes Serengülyan’ı öldürecektir. Her iki maktul de Meclis-i Mebusan’da görev yapmış; İttihat ve Terakki Fırkası’nın kimi üst düzey yöneticileriyle yakın ilişki içinde bulunan Osmanlı parlamenterleridir. Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın, Krikor Zohrab ile Tokatlıyan Otel’de sık sık tavla oynadığı söylenir.8 Talat Paşa buna rağmen Diyarbakır’da kurulan Divanı Harbi Örfi’de yargılanmaları gerektiği konusunda ısrarcı olacaktır! Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı eserinde, Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa ile Talat Paşa arasında İstanbul’dan Halep’e getirilen Zohrab ve Serengülyan’ın akıbeti hususunda uzun yazışmalar olduğunu; yolda güvenliklerinin sağlanamayacağı endişesi taşıyan Cemal Paşa’nın, “Bunları bırakınız Lübnan’a göndereyim” ısrarında bulunduğunu, buna karşın Talat Paşa’nın “Tehlikede değiller” diyerek güvence verdiğini anlatacaktır. Atay, Zohrab ile Serengülyan’ın Halep’den ayrılmalarından birkaç gün sonra Çerkes Ahmet ve Nazım çetesi tarafından öldürüldüklerini aktaracak; cinayetleri hazmedemeyen Cemal Paşa’nın, katillerin yakalanması için gösterdiği çabayı şöyle anlatacaktır: “…Birgün Halep Valisinden, galiba Celâl Bey, bir şifre geldi. Vali diyordu ki, ‘Çerkes Ahmet’le Nâzım Bey bana geldiler. Suriye’de Ermenilerin korunmakta olduğunu işitiyoruz. Anlaşılan Cemal Paşa’nın bu işe yarar bir adamı yok, bize bıraksın, haklarından gelelim, dediler.’ Tam fırsatı idi. Cemal Paşa hemen ikisinin de tevkif olunmasını emretti. Fakat Çerkes Ahmet’le Nâzım durumu kavramış olduklarından ilk trenle İstanbul’a hareket etmişlerdi. Cemal Paşa, çılgın, Adana’ya, Afyon’a şiddetli emirler yağdırıyordu. İki arkadaş İstanbul’a can atmışlardı. Merkez Kumandanına emir verdi: ‘Bütün mesuliyeti bana ait olmak üzere derhal bu iki adamı eşyalarıyla Şam’a yollayınız.’ Merkez-i Umumi bırakmıyordu. Talât Paşa ile şifre yazışmaları başladı. Talât Paşa nihayet, ‘Bu vesile ile onlardan da kurtulmuş oluruz’ kararını vermiş olacaktı. İki arkadaş Şam’a geldiler. Fakat İstanbul’dan müdahalelerin ve aracılıkların eksik olduğu yoktu. Çerkes Ahmet ve Nâzım’ın eşyaları açıldığı zaman, çantalarında kadın yüzüğü, küpe ve mücevher buldular. Harp Divanı’nın eline mükemmel bir silâh geçmişti; bu iki serserinin bir ideal için fedakârlık değil, zengin olmak için cinayet işlemiş oldukları belli idi. İstanbul’dan iltimas telgrafları yağıyor, Şam Harp Divanı’na sür’at emirleri gidiyordu. Harp Divanı 24 saat içinde iki azılının idam kararını verdi ve mazbatasını Kudüs’e yolladı. Kumandanların böyle idam kararlarını önce yerine getirmek, sonra Başkumandanlığa haber vermek yetkisi olduğunu yazmıştım. Zöhrap’la Vartekes’in katilleri ertesi gün Şam’da asılmıştı.”9

6 NİSAN ÖLDÜRÜLEN GAZETECİLER GÜNÜ

Çerkes Ahmet, gazeteci Zeki Bey’i öldürmüş, 15 yıl hüküm giymiş, buna rağmen serbest bırakılmıştı. Ne tuhaftır ki, 1 Şubat 1979’da uğradığı silahlı saldırı sonucunda yaşamını yitiren gazeteci Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca da, 25 Kasım 1979’da tutuklu bulunduğu Maltepe Askeri Cezaevi’nden üstünde bir asker üniformasıyla firar edebilecekti! 24 Ocak 1993 günü Ankara’da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren gazeteci Uğur Mumcu, tıpkı Hasan Fehmi, Ahmet Samim ve Zeki Bey gibi tehditler alıyor; yakın dostlarına yaşamına kast edecek bir saldırıya yönelik olarak endişelerini dile getiriyordu. Ölümünün üzerinden 33 yıl geçti; Uğur Mumcu cinayetine dair o “tuğla” çekilecek mi, çekilmeyecek mi, halen bunları konuşuyoruz. Katili Ogün Samast 15 Kasım 2023’te şartlı salıverilmeyle toplum içine karıştı; ancak tıpkı Ahmet Samim gibi yere yüzü koyun düşen Hrant Dink’e ait o son kare gözümüzün önünden hiç gitmiyor. Tekerrür ediyor; gazetecilere yönelik suikastlar söz konusu ise tarih genelde tekerrür ediyor.

8 Ocak Metin Göktepe’nin ölüm yıldönümüdür. 19 Ocak Hrant Dink’in, 24 Ocak Uğur Mumcu’nun, 1 Şubat Abdi İpekçi’nin, 7 Mart Çetin Emeç’in… Öldürülen gazetecilerin listesi uzayıp gider. TGC’nin verilerine göre 67 gazeteci, sırf gazetecilik faaliyeti nedeniyle katledilmiştir. Ülkemizde her 6 Nisan “Öldürülen Gazeteciler Günü”dür; daha ne diyelim?..


1 “Katledilişinin 25. Yılında Metin Göktepe ve Cezasızlık”, DW, 8 Ocak 2021.

2 https://www.tgc.org.tr/oldurulen-gazeteciler.html

3 “Musa Anter Cinayetinin 26 Yılı: Failleri Belli ‘Gayrı Muayyen’ Dosya”, Gökçer Tahincioğlu, Faili Belli, 13 Kasım 2018.

4 29 Haziran 2012 tarihli Sabah gazetesinin Abdurrahman Şimşek ve İbrahim Evrim Ayral imzalı “İşte O Tetikçi” başlıklı haberinden.

5 II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, Hıfzı Topuz, S.88.

6 Hüküm Gecesi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, s.69, 70, 71.

7 II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, Hıfzı Topuz, s. 87-88.

8 “Agos’un arşivinden: İki Ermeni Milletvekili Nasıl Öldürüldü?”, Rober Koptaş, Agos, 22 Nisan 2016.

9 Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, s.77, 78.

Yazar

  • Gazeteci-Yazar İrem Barutçu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunudur. Gazeteciliğe 1991 yılında Hürriyet gazetesinde başlamıştır. Hürriyet bünyesinde TRT için hazırlanan Hodri Meydan programında imzasını attığı haber dosyaları dikkat çekince, ilk meslek yıllarında televizyon haberciliğine yönelmiş, Show TV, Star TV gibi kurumların haber merkezlerinde muhabir, editör, haber spikeri, program yapımcısı ve sunucusu olarak gündemi tutan haber ve programlara imza atmıştır. Sonraki yıllarda Tercüman, Bugün, Sabah gazetesi gibi medya kuruluşlarında röportaj yazarı, köşe yazarı ve yazı işleri müdürü olarak görev alan Barutçu, Babıâli Tanrıları Simavi Ailesi (Aralık 2004 Agora Kitaplığı, Haziran 2012-2014-2017 Destek Yayınları), Nail- Keçili Ailesi’nin Üç Kuşak Trajik Öyküsü (Haziran 2012 Destek Yayınları) adlı eserlerin yazarıdır. Ayrıca Dost-Kemal Ilıcak (Nisan 2012 Doğan Kitap) ve Darbeden Darbeye-Gıyaseddin Karaca Siyasi Anılar (Temmuz 2023 Destek Yayınları) adlı eserlerin editörlüğünü yapmış ve kaleme almıştır. İrem Barutçu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, International Press Institute, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

    View all posts
Share.
Exit mobile version