Boşuna meraklanmayın. Hatırlamakla hiç uğraşmayın. Anlamaya çalışmayın. 

Rıdvan Panza’yı kimse tanımaz. Ve hatta onu burada anlatmaya çalışan boşboğazın teki bile, bunun uğruna türlü hikâyeler düşünür durur fakat ne anlatacağını bir türlü bulamaz. 

Rıdvan Panza işte bu kadar bilinmez biridir. Ama onu keşfetmek uğruna satırlar ardı ardına dizilmeye başlamışsa, bize de bu yolculuğa çıkmak düşer.

Yolculuk gece saat üç sularında Kadıköy’de başlar. Otuzlu yaşlarındaki çiftimiz ne yapacağını bilmemekten, sıkıntı içinde, sırf yeni bir hikâye yahut bir anı bulmak umuduyla sokak sokak gezinmektedir. Ömer Paşa Sokağı’nın köşesinde iki sarhoş yabancı kız otostop çekmektedir. Şoför bu fırsatı kaçırmak istemez zira kovaladığı hikâye için harika bir başlangıç ihtimalidir bu. 

Arabadaki çiftimiz, işe otostop çeken kızları sorguya çekmekle başlar. Kızlar Paris’ten İstanbul’a gelmişlerdir. Ne yazık ki kaybolmuşlardır. Alkol komasının eşiğinde olduklarından iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanırlar: “Biz tamamen kaybolduk da… Rıdvan Panza nerede? Bizi oraya götürür müsünüz?”

Arabadaki çift birbirine bakıp gülümser. Rıdvan Panza ismini anlamlandıramazlar. Bu anlaşılmazlık Fransız kızları yabancı oluşlarının uyandırdığı güvensizliğe eklenerek daha da şüpheli hâle düşürür. Ancak ne konuşulursa konuşulsun Rıdvan Panza’nın ne olduğu anlaşılamaz. Dijital haritadan konumu bulmaya çalışırlar, birilerine telefon ederler ama Rıdvan Panza’nın neresi yahut kim olduğu sorusu sürekli cevapsız kalır. Bu istikrarsız iletişim bir süre sonra sohbete dönüşür. Onlar konuştukça kurdukları her cümlenin ardından bıkkınlık, çaresizlik ve tutarsızlık; sarhoşluğun ötesinde bir tür zihinsel bulanıklık hâli hissedilir. Sohbet ilerledikçe, Paris’teki seçkin hayatın onları bıktırdığı, neredeyse tükettiği anlaşılır. İstanbul’a gelişleri de bu yüzden planlı bir seyahatten çok ani bir kaçış gibidir. Sarhoşluklarının arkasında başka bir bulanıklık daha vardır; laf arasında, kullanmaları gereken ilaçları bir süredir kullanmadıklarını söylerler. Seslerindeki pişmanlık ve korku o anda artar. Ne yapacaklarını gerçekten bilmez hâldedirler. Telaşlı ve hatta etrafında olup biteni bu ruh hâli yüzünden idrak edemeyecek durumdadırlar. Zihinleri adeta sisle kaplıdır. 

Onların bu hâli akıllara Hakan Bıçakçı’nın romanı Doğa Tarihi’ni getirir. Orada romanın başkahramanı Doğa, beyaz yaka ve plaza hayatının yapmacık ve rekabetçi dünyasından ve baskısından öyle sıkılmıştır ki roman boyunca adeta bu hayata teslim olan kendinden kaçmaya çalışır. Sahte bir hayat yaşadığının bilincine varmakla tıpkı bu kızlar gibi oradan oraya sürüklenen bir hâle düşer. İlaç kullanması bile gerekir. Fakat nafile, yine kendine yakalanır. Onun iyileşmesi için yapılan her şey yalnızca içindeki çatlağı daha da görünür kılar. Fransız kızların taşıdığı duygu da biraz buna benzer: başka bir şehre varmış, ama kendinden henüz uzaklaşamamış insanların telaşı…

Fransız kızları yargılamayalım. Dürüst olalım: neredeyse herkesin bazen biraz böyle hâlleri vardır. Bazen bazı şeyler insanın üstüne gelir; kişide bir bıkkınlık, sıkılmışlık hâli olur. İşte böyle anlarda herkes bazen yeni bir şey; belki küçük veya büyük, yeni bir hikâye ister.

Genç kızlar bu arayış uğruna Paris’ten İstanbul’a gelmişlerse, biz de kalem ve kitaplarımızı toparlayıp sözü pekâlâ Türkiye’den Almanya’ya getirebiliriz. Keza orada Goethe’nin trajik anlatısı Genç Werther’in Acıları’nda Werther bizi bekler.

Werther de yaşadığı yerden uzaklaşır. Önce doğada bir tür ferahlık bulur, sonra orada karşılaştığı ve âşık olduğu Lotte’de adeta güvenli bir liman görür. Lotte’nin hem kardeşlerine annelik eden şefkatli tavrı hem de duygu, güzellik ve zekâ dengesi, Werther için onu bir varlıktan çok bir ideal hâline getirir.  Lotte, açık denizlere açılmaya kalkan bir ruhun, özgürlük düşkünü bir geminin güvenli limanı gibidir. Fakat Lotte nişanlıdır ve evlenecektir. Lotte ile ilişkisinin çıkmaza girmesi üzerine Werther başka bir şehre gider. Yeni bir hikâyeye yelken açar.

Ancak açıldığı deniz karanlıktır. Sert ve fırtınayla doludur. Kaçtığı gerçeklerle yeniden yüzleşir. İdealize ettiği, güvenli limana yeniden umut bağlar. Lotte’nin yakınına geri döner; ama geri dönüş iyileşme değil, çöküşü hızlandıran bir eşiktir. Lotte’nin evli oluşu ve ona karşı beslediği duygular, Werther’in kişisel değerleri ve ahlak anlayışıyla sevgisi ve hisleri arasında bir çıkmaza, bir tür çelişki ve ikiye bölünmüşlüğe sebep olur. Bu bir sıkışmışlık hâlidir. İki kişilik bir yanılgıyla yaşadığı hikâyesi intiharla son bulur.

Gezgin geminin onu açıklara sürükleyen değerleriyle güvenli limana yanaşma arzusu ve gerçekler işte böylesi sinsi bir çatışma anıdır. İnsan ne olduğunu anlamadan kendini bunun tam ortasında bulabilir.

Fakat bazı gezginler bunu daha en başından fark ederler. Belki de bu yüzden bazı hikâye avcılarının yola koyuluşu tek başına bir yolculuktur. Onlar limanı olmayan veya güvenli bir limana ihtiyaç duymayan gemiler gibidirler. Özellikle böylesi bir gemi için önemli olan geminin nereye vardığı değil, yolda olmasıdır.

Kızların nereye gittiklerinden hiç emin olmayan hâlleri de işte adeta buna göz kırpmaktadır. Çiftimiz de onların yazdıkları bu hikâyenin nereye varacağını pek merak ederler ama anlaşamadıkları bir konu vardır: Otostopçu kızlar arabaya alınmalı mı yoksa alınmamalı mı? Gemi açık denizlere açılmalı mı yoksa bağlı olduğu güvenli limandan uzaktaki hareket hâlindeki gemileri mi izlemeli?

Kızlar bu kararı bekleyemez. Onlar çoktan yola çıkmışlardır. Teşekkür ederler ve başlarının çaresine bakacaklarını söylerler. Çiftimiz oradan uzaklaşır. Fakat şoför içindeki hikâye arayışı arzusuna karşı koyamadığından daha sonra geri dönerler. Tıpkı Werther’in Lotte’ye dönüşü gibi, hikâye arzusuna karşı koyamayışla güvende olma ve aidiyet ihtiyacının çatışma anıdır bu. Sokağa geri döndüklerinde kızların iki motosikletliyle konuştuklarını görürler. Kızlar motosikletlere binerler. Uzaklaşırlar. Rıdvan Panza neresidir? Kızlar nereye gitmektedirler?

Takip başlar. Fakat şoför ruhen ikiye bölünmüş vaziyettedir. Yanı başındaki bağlı olduğu güvenli limandan karanlık denizin açıklarına ilerlemeye çalışan gemiyi izlemekle o gemi olmak arasında sıkışıp kalmıştır.  Böylesi bir hareket ve keşif istenci karşı konulamazdır. Bu, Werther’in durumundan da farklıdır: Söz konusu olan bir kaçış ve keşiften de öte, radikal ve sürekli bir şekilde hareket ediyor olma isteğidir. Sonuç değil süreç meselesi, bir var olma mücadelesidir. Bu durum akıllara Robert Walser’in Gezinti isimli anlatısını getirir.

Orada anlatıcının ağzından yürüyüş rotası boyunca gördüklerini, yol boyunca hissettiklerini ve düşündüklerini okuruz. Anlatıcı için yürümek yalnızca bedensel bir hareket değil, dünyayla bağ kurma, gözlem toplama, dili işletme ve benliği dağıtıp yeniden kurma biçimidir.

Anlatı, anlatıcının güzel bir sabah “yazı ya da hayaletler odası”ndan çıkıp sokağa atılmasıyla başlar. Bu başlangıç yalnızca dışarı çıkış değil, aynı zamanda boş sayfa başındaki tıkanmadan kurtuluş hareketidir: yukarıdaki odada karanlık düşüncelerle boş kâğıda kapanmış olan benlik, sokağa çıkar çıkmaz dünyayı sanki ilk kez görüyormuş gibi algılar. 

Yürüyüş yazı için vazgeçilmezdir. Vergi memuruna yaptığı savunmada anlatıcı, kendisini hep gezinti halinde görmelerine yönelik yapılan yorumlara çok net cevap verir: gezinmek onun için aylaklık değil, yazarlığın üretim koşuludur: “Yürümeseydim ölürdüm!”

Söz konusu olan yalnızca bedensel bir alışkanlık değil, varoluş meselesidir.

Yürüyüş boyunca yalnızlığını hisseder. Sonra sevdiği kızı anımsar. Anlatıcı sevdiği genç kızı anımsadığında, bunun bir erotik başarı sahnesi değil, başarısızlık ve geç kalmışlık sahnesi olduğu ortaya çıkar. Yolun sonunda bir yeşillikte çiçek toplarken bununla yüzleşir:

Neden burada çiçek topluyorum? diye kendi kendime sordum. Düşünceli bir şekilde yere bakarken, hafif yağmur bu düşünceli hâlimi daha da yoğunlaştırdı ve hüzne dönüştürdü. Aklıma geçmişteki eski günahlar geldi: sadakatsizlik, nefret, meydan okuma, yalan, ihanet, kin ve daha birçok şiddetli ve tatsız patlama.

İşte bu an çiçek toplamanın, bir anda sevgi armağanı olmaktan çıkıp kendi mutsuzluğuna bırakılacak bir demete dönüştüğü andır.

Arabadaki çift, motosikletler üzerinde ilerleyen kızları takip etseler de sonunda hayal kırıklığına uğrarlar. Kızlar tren istasyonuna gidip ilk trenle oradan ayrılırlar. Hikâyelerinin heyecan verici bir sonu bile olmaz.

Aylar sonra arabadaki çift yine aynı sokaktan geçerken, genç kız fark eder:

“Rıdvan Paşa!”

Anlaşılan o ki, Fransız kızlar belki de trene gitmek için Rıdvanpaşa Sokağı’nı aramaktaydılar… Kız bu keşifle epey mutlu olur ama şoför için bunun pek de önemi yoktur.

Gezgin ruhlu şoförün arayışı sonuç değil yolculuğun kendisidir.

Böylesi bir gemi belki maceracı bir mürettebat ister, bir kaptan ve hatta belki bir korsan ister; ama esasında onun güvenli bir limanda pek işi yoktur. Olmamalıdır. Amacı güvenli limana yanaşmak değil, güvenli limandan uzaklaşmaktır. 

Mesele Rıdvanpaşa Sokağı değil, sokağa adını veren Rıdvan Paşa’nın yanıp yok olan köşkünün hikâyesidir.

 

Rıdvan Panza’nın nerede olduğu sorusu ise hiç bitmeyecek bir arayışın anlatısıdır.

Yazar

Share.
Exit mobile version