Dünya bir tekerleğin üzerinde duruyor, sen görmüyorsun. Ayçiçeklerinin arasında yürüyorsun her gün. Beton binalar yok. Dar kaldırımlar değil, sarıya çalan patikalar var. Ve her iki yanında sıra sıra ağaçlar…
Yan yana dizilmiş şu tepelerin ardında bir çiçeğe konan sarı benekli bir arı, rüzgârın esintisini kanatlarının altında hissedip tatlı bir sarhoşluğa kapıldı ama kendini kaybetmedi. Bir başka çiçeğe kondu, sonra ötekine, sonra bir başkasına… Uçuyor olmaktan ilk kez bu kadar sevinç duydu.
Bu dünya, üzerine uzun boylu düşünülecek bir yer değil. Ömür bir akşamüstü vakti kadar kısa. Üstelik sen daha da hızlandırıyorsun zamanın çarkını. Bu telaş neyin nesidir böyle? Varılacak yer belli değil mi şimdiden?
A canım, varılacak yer belli değil mi şimdiden? Versay’ın aynalı salonunda en zarif kumaşlar içinde kendini seyre doyamayan Kraliçenin narin başının kaba bir bıçak darbesiyle Paris’in çamurlu sokaklarına yuvarlanışının üzerinden kaç yüz mevsim geçti? Kaç bin mevsim geçti Kleopatra’nın ölümü üzerinden? Senden geriye ne kalır sanırsın? Bu satırların arasında yaşayacak isimsiz bir kahramansın.
***
Dünya bir tekerleğin üzerinde gidiyor, sen görmüyorsun. Güneş aslında bir lamba ve Tanrı insana şah damarından daha yakın. Yorgunsun, bakışın bulanık. Hadi uzat ayacıklarını. Bir kadeh mey koydum, bir tutam tütün… Bir yudum al ve bir nefes…
Sana bir şey söyleyeceğim, sır değil. Şu, sıra sıra tepelerin ardında masallardan fırlama devler, uçan halılar var. Şövalyeler en heyecanlı maceralarını anlatıyorlar bir ağacın gölgesinde. Ozanlar sözcüklerle yüceltip ezgilerle parlatıyorlar onların hikâyelerini. Yarınlara taşıyacaklar her birini.
A canım, Cengiz’in kibri var gözlerinde. Bütün bu rengârenk dünyanın içine korkunç bir Moğol atlısı gibi dalıyorsun. Diz boyu kan, arşı âlâya uzanan çığlıklar bastırsın istiyorsun içindeki o yargılayıcı sesi. Kendinle olan bu savaşı kazanamazsın!
***
Dünyayı avucunda tutuyorsun. Yaşamı ve ölümü. Kaldırımlar yürünecek gibi değil. Kaç kez yola atladın kalabalığı geçmek için. Gürültüden kaçıyorsun, gürültüye koşuyorsun. Kat kat merdiven çıkacaksın, asansör yok. Sabah gideceksin, akşam döneceksin, sabah gidecek, akşam dönecek. Sen bu monotonluğun içinde yitip gideceksin.
A canım bir durakla, bir soluklan… Bir kasırga gibi esmenin zamanı değildir bu zaman. Dinginliğin sesine kulak ver. Doğanın ezgisini dinle.
İşte Tanrı açtı kapılarını cennetin. Ve demir sökülüp atılmış bu dünyadan. Ne raylar var ne trenler. Fabrikaların bacası tütmüyor artık.
Novalis’in dizeleri doğa ananın dilinde. Sisler Denizinin Üzerindeki Gezgin artık dönmüyor sırtını dünyaya. Baudelaire’ın yüzü gülüyor, yırtıp atıyor Elem Çiçekleri’ni. Fikret’in Sis’i dağıttığı gibi.
Bilmelisin ki, bir limon kurtardı denizcilerin dişlerini dökülmekten, bir şişe romla geçtiler buz tutmuş nehirleri. Kolomb yarı yoldan geri döndü. Amerika diye bir yer yok.
A canım, hiçbir şeyden haberin yok!


