Her ne kadar yaşamın görkemi ve sefaletini daima büyük tarihsel olayların gölgesinde görmeye meyilliysek de bakışımızı ısrarla üzerine çekmeye çalışan -nitelikli- biyografilerin cazibesine kolaylıkla kapılırız. Eric Hobsbawm veya E. P. Thompson’ın büyük metinlerinden Rüdiger Safranski veya Stefan Zweig’in biyografilerine hevesle geçeriz.

Bununla birlikte yetkin bir araştırma ürünü ve güzel bir Türkçeyle yazılmış bir biyografi okumak için tek seçeneğimiz yalnızca çeviri eserler değildir. İşte Mutlu Dursun, İstanbul Üniversitesi siyaset bilimi alanında Hüseyin Nihal Atsız üzerine yaptığı doktora çalışmasıyla Türkçe biyografiler setine tam da böyle bir katkı yaptı: Hüseyin Nihal Atsız: Türkçü Bir İdeologun Entelektüel Portresi. 

Beyoğlu Kitabevi Yayınları tarafından basılan ve beş yüz sayfayı aşan bu kapsamlı kitap akıcı dili ve özgün üslubuyla genel okurun kolaylıkla okuyacağı türden bir eser. Mutlu Dursun’un Türkiye’de aydınlar yelpazesinin en sağ ucunda yer alan, Türkçülük düşüncesini olabilecek en radikal çizgiye doğru çekiştiren ve Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerine yönelik ırkçı söylemlerde bulunmaktan çekinmeyen Atsız’ın objektif bir portresini ortaya koymasının heyecan verici olduğunu belirtmek gerekir. Zira kimi kesimlerde hayranlık kimilerinde ise olumsuz duygular uyandıran Atsız’a yönelik biyografi eserleri, Dursun’un da belirttiği gibi, genellikle hayranları veya muarızlarının ortaya koyduğu nesnellikten uzak çalışmalardır. Hayranları onun ırkçı söylemlerini göz ardı ederken muarızları ise bunları daha çok öne çıkarmaktadır. Her iki durumda da anlama çabası daha baştan sakatlanır ve böylece nesnellik sapağı çoktan geride kalır. 

H. Nihal Atsız: Türkçü Bir İdeologun Entelektüel Portresi
Mutlu Dursun
Beyoğlu Kitabevi
508 sayfa, Eylül 2024

Mutlu Dursun ise dikenlerle dolu nesnellik yolundan bir an bile ayrılmaz. Bu tavır, (yazar böyle ifade etmese de) belli kültürel mahallelere sıkışıp yalnızca onun içinden konuşabilen ve eleştirisini buna göre biçimlendiren bir aydın profilinin baskın olduğu bir toplumda ötekini anlamaya yönelik örtük bir çağrı ve ortak kamusallığa doğru mütevazı bir adım olarak değerlendirilebilir.  

Dursun, Atsız’ın duygu ve düşünce dünyasında bizi korkusuzca bir gezintiye çıkarıyor. Bu gezintide hayranları da muarızları gibi ürkek bir tavır takınabilir, zira hakikat bize her zaman arzu ettiğimiz şeyi göstermez. Bizi haklı çıkarmasını bekleriz ve ideolojik mahallemize güven içinde dönmek isteriz. Neyse ki elimizde iyi bir kitap var ve biyografi yazarımız oldukça mahir. Atsız’ın düşüncelerinin hangi koşullarda geliştiğini ve entelektüel düşüncesinin köklerini bize ustalıkla anlatırken, görmeyi arzulamadığımız hakikatlere bakışımızı çevirmemizde oldukça ikna edici bir üslup kullanıyor.  

Hüseyin Nihal Atsız’ın biyografisi özellikle son on yılda yükselişe geçen seküler milliyetçiliği anlamlandırma noktasında yol gösterici olabilir. Özellikle sosyal medyada daha fazla kendini gösteren ve kolaylıkla ırkçılığa kayan, İyi Parti ve Zafer Partisi gibi MHP’den kopan siyasetçilerin kurduğu siyasi partilerin kanca attığı seküler milliyetçiler, eski Türk dininin ve mitolojisinin ögelerine yaptıkları atıflarla kendilerini ifade etmekte ve çeşitli vesilelerle İttihat ve Terakkinin üç paşası Enver, Talat ve Cemal Paşanın ruhunu  çağırmaktadır. Bu ruh çağırma ayini Türkçülüğü yaymak için edebiyatı araçsallaştırdığı kitapları onlarca kez yeniden baskıya giren ve “Kinimiz Dinimizdir” gibi sloganik ve vurucu sözleri dile getiren Atsız’ı ıskalayacak değildir. Haliyle Dursun’un da belirttiği gibi 90’larda alevlenen Kürt sorunu, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Orta Asya’daki Türk devletlerinin bağımsızlığını kazanması, 2011’den beri gelmeye başlayan milyonlarca Suriyeli sığınmacının orta vadede ülkelerine dönmesinin zorlaşması ve nihayet derin bir ekonomik buhranı altında yaşamanın zorlaşması bunda etkili oldu. Kitabın sonuç bölümünde Atsız’ın ölümünden sonraki yıllardaki popülaritesinin genel bir değerlendirmesi ve bugünkü seküler milliyetçiliğe dair verimli değerlendirmeler yapılmıştır.  

Nihal Atsız

Atsız’ın (1905-1975) duygu ve düşünce dünyasını şekillendiren gelişmeler kitapta tarihsel seyir içinde ele alınmaktadır. İlkokul çağına geldiğinde iktidarda İttihat ve Terakki Fırkası vardı. Bu sırada Türkçülük ideolojisi Osmanlıcılık ve İslamcılığa baskın çıkmaya başlamıştı. İlkokula Fransız ve Alman okullarında başlayan ve nihayet Türk okullarında öğrenim görmeye devam eden Atsız’ın bilincinde yer edinen birtakım olaylara yer verilmiştir. Rum çocuktan dayak yemiş ve güçlü olmaya duyduğu arzu onu, subay olan babasıyla kendini özdeşleştirmeye itmişti. Türkçülüğün etkin olduğu Askeri Tıbbiye’ye girmiş ancak Türk olmayan subaya selam vermemesi ve disiplinsiz davranışları nedeniyle okuldan atılmıştı. Türk Ocağı çevrelerinde sosyalleşen; daha sonra Türkiyat Enstitüsünden kabul alarak Fuat Köprülü’nün asistanı olan Atsız, edebiyat ve tarih alanında çalışmalar yaptı. Bu dönemde sonradan ikisi de komünizme yönelecek Sabahattin Ali ve Pertev Naili Boratav ile 1930’ların sonuna kadar sürecek yakın bir arkadaşlık kuracaktır. Ancak Türkiye’de yükselen anti-komünizm dalgası bu dostluğun tüm bağlarını çözecek, onları farklı uçlara savuracaktı. 

Mutlu Dursun Atsız’ın düşüncesinin temelinde yer alan romantizm, sosyal Darwinizm ve militarizm gibi üç temel unsura kitap boyunca atıflar yapmakta ve onu anlamaya dair ufuk açıcı değerlendirmeler yapmaktadır. Romantizm milliyetçiliğin toplumsallaşmasında araçsal bir rol oynuyordu ve en ilkel duygulara seslenip onları uyandırmaya çalışıyordu. Tarihe mal olmuş kişiler ve zaferler idealize edilerek sıradan insanlara kendini kahramanlarla ve milletle özdeşleştirmesine yarıyordu. Bu yüzden roman kahramanlarını tarihten seçerek onları yeniden diriltiyordu. Militarizm ise toplumun askeri bir disiplin çerçevesinde örgütlenmesi ve okulların buna göre dizayn edilmesi için gerekliydi. Her toplumun bir özü olduğunu düşünen Atsız, “asker-millet” olarak tanımladığı Türklerin bu vasıflarını tekrar hatırlamaları gerektiğini düşünüyordu. Atsız bunları söylerken 19. yüzyılda Batıda revaçta olan sosyal Darwinizmin etkisindeydi. Buna göre sade türler değil, uluslar da doğal bir ayıklama sürecinden geçer ve yalnızca güçlüler ayakta kalırdı. Güçlü olmak, “asker-millet” olarak tanımladığı Türkler için bir zorunluluktu.  

Atsız’ın tasarladığı dünyada zayıflara yer yoktu. Örneğin 1934 yılında bizzat organize ettiği Çanakkale Yürüyüşünde kan ve savaş istemeyi öğütlerken barış istemeyi kansızlık, medeni hayatı istemeyi züppelik olarak gördüğünü belirtiyordu. Züppelik suçlaması Tanzimat romanlarından aşina olunduğu üzere yeni değilse de kansızlıkla suçlamanın kökenlerinde dönemin ruhunun büyük bir etkisi vardı. İki savaş arası dönemin huzursuz uluslarını arkasına takıp ikinci bir savaşın yollarını döşeyen Nazizm ve faşizm gibi ideolojilerin olağanüstü dinamizmi farklı sebeplerle Türkiye’de birçok aydını etkilemişti. Ancak dünyayı bir savaş alanı, diğer tüm ulusları da düşman olarak gören Atsız, belki de hepsinden daha çok etkilenmişti. 

Irkçılık-Turancılık Davası duruşması

Türkçülük akımıyla ilgili en önemli olaylardan birisi de İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Irkçılık-Turancılık Davasıdır. Almanların yenilgisinin artık belli olmaya başladığı bir ortamda içinde Atsız’ın da bulunduğu bir grup Türkçü aydın yargılandı. Hükümet aslında bu davayla bir parça Sovyetleri yatıştırmak istemiş, Dursun’un ifade ettiği gibi bu yüzden davayı köpürtmüştü. Davayı kendi lehine olacağı için köpürten bir başka taraf da Türkçüler oldu. 3 Mayısı, Türkçülük Günü ilan ettiler. Bununla birlikte bu, son derece ironiktir, çünkü dönemin iktidarının milliyetçiliği tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktı. Üstelik neredeyse kayda değer cezalar verilmemiş ve kısa bir süre sonra dava düşürülmüştü. Buna rağmen Irkçılık-Turancılık Davası Atsız’ın popülaritesini oldukça artırdı.  

Nefret Nihal Atsız’ın duygu dünyasında kor bir alev gibi tutuşmuş ve hiçbir vakit sönmemiştir. Kendisini Nazi taraftarlığıyla suçlayanlara Türk olmayan herkese düşman olduğunu söylemiş, bulunduğu konumdan neredeyse herkesi yargılamaktan çekinmemişti. Suçlama: Türk olmamak veya yeterince Türk olmamaktı. Türkleri, yeterince Türk olmadıkları için Türkümsüler olarak suçlarken Kürtleri, Arapları, Balkan göçmenlerini, Alevileri ve gayri Müslim azınlıkları iç düşmanlar olarak damgalıyordu. Dünyanın diğer milletleri ise dış düşmanlardı.  

Bütün bu söylem hiç değilse anayasal düzeyde teritoryal bir temele dayanan vatandaşlık anlamındaki Türklük şemsiyesinde oyuklar açacak niteliktedir. Oysa çatı akarsa günün sonunda bütün evi su basardı. Mutlu Dursun’un önemle belirttiği nokta ise Atsız’ın ve onun takipçilerinin böylesine suçlamaları bir iktidar aracı olarak kullandığı yönündedir. Özellikle Sabahattin Ali’ye yönelik vatan haini suçlamaları, Hasan Ali Yücel’e muhalefeti ve Köy Enstitülerini kapatmaya götüren propagandanın başını çekmesi buna örnek gösterilebilir. Ama Atsız’ın bu her yana savurduğu oklar dönüp dolaşıp kendisini vurur. Nihayet kendisi de Irkçılık-Turancılık Davası sırasında Türk olmamakla itham edilmiştir. Ailesi Kastamonu’nun  gayri Müslimlerin çoğunluk olduğu bir yöresinden gelmesi nedeniyle Atsız “Rum dönmesi” olmakla itham edilmiştir. Atsız, iğneleyici bir üslupla o bölgede gayri Müslim çoğunluğun olmadığı yanıtını vermişti. Ancak yapılan araştırmalar Atsız’ın bölgeyle ilgili görüşlerinin yanlış olduğunu ortaya koydu. Buna dair Dursun’un kitabındaki geniş bir açıklama ve kaynak bilgisine bakılabilir (s.331-334, 21 numaralı dipnot). 

Atsız sert üslubu, polemikçiliği ve uzlaşmaz tavrı nedeniyle zaman zaman tepki çekmiş ve köşesine çekilmiştir. Araştırmacıların bir kısmı onun İslama yönelik olumsuz tutumunu göz ardı etmeye çalışsa da yaşadığı dönemdeki gelişmeler bunun sorun yarattığını ortaya koymaktadır. Zira anti komünizmle birlikte İslamcı söylemin önünün açılması, demokrasiye geçişle birlikte kitlelerin siyasete dahil olması ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve sonrasında onun yerini MHP’nin toplumsal tabanını genişletme çabası Atsız’ın katı laik tutumunu bir sorun haline getirmişti. Aslında 1940’larda katı laik bir tutumuna rağmen İslama saldırmamaya özen göstermişti. Ancak Nurculara açık saldırıları ve İslamın temel naslarına  şüpheci tutumu ülkücü hareketle yollarının ayrılmasına yol açacaktır. MHP Genel Başkanları Alparslan Türkeş ve (daha sonra onun yerine geçen) Devlet Bahçeli Atsız’a yönelik belli bir mesafe kurmaya özen gösterdiler. Köşesine çekilme durumunu kolaylaştıran şey ise belki on üç yıllık öğretmenlik kariyeri değil fakat kütüphaneciliği olmuştu. Süleymaniye Kütüphanesindeki görevi nedeniyle hem bir çalışma ortamı bulmuş hem de İstanbul Üniversitesi akademisyenleri ve öğrencileriyle dirsek temasında bulunma imkânı bulmuştu. 

Yetmiş yıllık ömrünün sonrasında da artmaya devam ünü sayesinde Atsız Türkçülüğün ideologlarından biri olarak yerini sağlamlaştırdı. Yine de diğer Türkçü ideologlardan göze çarpan bir farklılığı vardı. Dursun’a göre o, değerlendirmelerinde toplumsal koşulları dikkate almıyordu ve romantik bir bakışa sahipti. Atsız, Gökalp tarafından ortaya atılan fikirleri geliştirmek yerine Türkçülüğü tarih ve edebiyat üzerinden yaygınlaştırmaya çalıştı. Çünkü Türkçülüğü “cansız bir fikirler sisteminden ziyade bir duygu ve inanç konusu olarak” görmekteydi. Haliyle Türkçülüğün programı üzerine çalışmaktan çok duyguları şekillendirmek isteyen biriydi (s.113-114). 

Burada yer veremediğimiz birçok detayı daha kitapta bulmak mümkün. Atsız’ın edebiyat tarihçiliği, yayıncılık kariyeri ve çıkardığı dergiler ve nihayet bugün oldukça popüler olan romanlarına dair değerlendirmeleri okurun keşfine bırakmak gerekir. 

Yazar

Share.
Exit mobile version