Hasan Okan İşcan’ın Favori Yayınları’ndan çıkan Açılırken Tek Kilitli (2021) ve Heykellerin Kalbi (2026) adlı eserleri, okuru daha başlıklarından itibaren sezilen coşkun bir lirizmin akışına davet ediyor. Yazarın oluşturduğu yoğunluk bulutunun içine dalıveriyoruz. Okur, yekpare bir anlatının izini sürmekten ziyade sürekli devinen bir “akış”ın içinde, tabir-i caizse sürükleniyor.

Akış kavramı modern söylemde sıkça tekrarlandığından dolayı bana göre biraz sempatisini yitirdi, ama burada farklı bir durum mevcut. Akış, edebi bağlamda hâlâ kurucu bir imkân taşıyor. İşcan’ın metinleri, yaşamı akış hâlinde deneyimlemenin estetik boyutuna açılıyor. Parçalar hâlinde beliren bir yoğunluklar dizisi, her biri kendi başına anlam taşıyan bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Kısa paragraflar, boşluklarla ayrılmış cümleler, süreksizlik, belirsizlik gibi özellikler geleneksel anlatı bütünlüğünün yerine geçiyor.

Hasan Okan İşcan için bu parçalılığın bilinçli bir estetik tercih olduğu açık. Keza literatürde parçalanmayı iki anlamda ele alabiliriz: bilinçli olarak parçalanmış metinler ve zamanla eksilmiş olanlar. İşcan’ın üslubu elbette ilk kategoriye ait. Metinler aynı zamanda bilinç akışı tekniğinin el avuca sığmazlığını da içeriyor. Metnin müziği, kendi yapısı içine dağılıyor (sızıyor adeta).

Romantik dönemden modernist anlatıma geçerken yaşanan kırılmaların ilk izlerini Friedrich Schlegel’in notlarında görebiliyoruz. “Bütünlük” ve “mutlak güzellik” idealiyle tanımlanan antik edebiyatın çözülmeye uğraması, bir anlamda modern edebiyatta parçalar hâlinde kendini göstermeye başlıyor. Kimi eleştirmenlere göre bu durum bir eksiklik veya yetersizlik olarak ele alınabileceği gibi, klasik anlatının temellerinin sağlam bir şekilde kurulduğu hissedilen modernist eserlerde bu türden bir zayıflığa rastlamıyoruz. Özellikle İşcan’ın parçalı yapının mekânsal bir bilinçle genişlediği “Heykellerin Kalbi” adlı eserinde yazar, hâlihazırda mitolojik anlatıların yapısına ve klasik tekniğe hâkim olduğunu sezdiriyor. Burada parçalar anlamın çoğulluğunu mümkün kılan bir formdan doğuyor.

İşcan’ın Açılırken Tek Kilitli adlı eserindeki samimi üslubun anahtarı “kendiliğindenlik”te gizleniyor:

“Buluşalım diyoruz…
Nerede?
Suyu taksim ettiğimiz yerde buluşalım…
Ne zaman?
Günü taksim ettiğimiz saatte buluşalım…”

Bu dizelerde mekân ve zamanın bölünmesiyle kurulan bir karşılaşmaya tanık oluyoruz, bir hazırlığa… Her cümle bir fotoğraf karesi gibi, bir manzara yaratıyor: kendi başına bir an, bir görüntü, bir yoğunluk olarak beliriyor. 

Yazarın seyahatlerinden edindiği izlenimler de bu şekilde ortaya çıkıyor: kelimelerle çekilmiş anlık fotoğraflar olarak nitelemeyi tercih ediyorum bu durumu. Okur hayal eder, bir derenin kuruyuşu, bir sofranın hazırlanışın, telaşlı bir an, bir kararın eşiği veya bir seyahat için yapılan heyecanlı hazırlık… 

Agota Kristof’un Kanıt romanında geçen bir sözü hatırlıyorum. “Yazmayan insan eksik yaşamış insandır”. Yazma zorunluluğunu açıkça ifade eden bu sözü çok seviyorum. Yazmak bazen gerçekten de bir zorunluluktur. Geri dönüp okuduğumuzda, notlarımızın arasında sonradan unuttuğumuzu fark ettiğimiz pek çok şaşırtıcı detayla karşılaşırız. Kendimize yabancılaşmanın en saf, en güzel hâli bu olsa gerek…

Socrates “bilmek, hatırlamaktır” diyordu. Parçalı edebiyatın epistemolojik boyutunu bu söz üzerinden inceleyebiliriz. Hatırlama, bir anlamda geçmişin yeniden kurulmasıdır. Bu yüzden her anlatı aslında bir yeniden inşa sürecidir. İşcan’ın metinlerinde,

“Yemek, pişirildiği kadar sıcak yenmez…
Neden bilmem çok hoş geldi bu söz kulağıma…
Islanmış bulgur tekrar kurutulmaz…
Toprak ıslanmış ise ekilmez…”

gibi tekrar eden gündelik deyişler bana çocukken öğrendiğim tekerlemeleri hatırlattı. Çocuklukta öğrenilen çoğu şeyin unutulmaması, her şeyin buna benzer müzikli bir tekerleme eşliğinde öğrenilmesinden ileri gelir. Çocukluk bilgisinde “müzik” vardır. Bu yüzden bu kadar sağlam, bu kadar unutulmazdır onlar. 

Defterler, notlar ve yazılmamış olanlar, metnin görünmeyen katmanlarını oluşturuyor. Hasan Okan İşcan aşağıdaki alıntılardaki gibi farkındalık anlarında zaten boşluklu olan katmanlar arasında da farklı yeni boşluklar açmayı ihmâl etmiyor:

“Tek kelime ile dolan deftere kalemle yaklaşamadı kimse…”

“Kaç defter doldu, yazılanlar kadar yazılmayanlar da var…”

Yazar, edebi parçanın hiçbir zaman sona ermeyecek bir yarım kalmışlık içerdiğini ele alıyor. Burada Jorge Luis Borges’in sözünü hatırlıyorum, “Nihai metin yoktur, yalnızca yazarın saf yorgunluğu vardır.”

Hasan Okan İşcan okuyucuya bir ufuk çizgisi işaret ediyor. Işığın kırılmasıyla, uzaklığın aldatıcı yansımalarıyla, anlamın çoğalıp biriktiği, bir gölcük yarattığı noktalara bakmayı teşvik edişiyle, okur kendini son sayfaya dek anlatıya dahil hissediyor.

Yazar

  • 1988’de Kahramanmaraş’ta doğdu. Üniversite dönemine kadar Eskişehir’de yaşadı. İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde öğrenim gördü. Öykü, kitap incelemesi ve deneme türündeki yazıları Varlık Dergisi, Cumhuriyet Gazetesi Pazar Yazıları, Öykü Gazetesi, Tefrika, Papirüs gibi basılı mecraların yanı sıra ekdergi, acikgazete, oggito, altzine.net, arkitera, mesele121 gibi dijital platformlarda yer aldı.
    2019 yılında h2o Kitap etiketiyle "Yeryüzünün Derinliklerinde Olup Bitenler" ve 2023'te İletişim Yayınları'ndan "Serinlikler" adlı iki öykü kitabı yayınlandı.
    Eylül 2022’den beri Lizbon’da yaşamaktadır.

    View all posts
Share.
Exit mobile version