Osmanlı tarihinin en önemli figürlerinden biri kuşkusuz Pargalı İbrahim Paşa’dır. “Makbul” İbrahim Paşa’dan “Maktul” İbrahim Paşa’ya dönüşmesi ise tarihin en dramatik hikâyelerinden biridir.

Yoksul bir Rum çocuğu iken devşirme sistemi sayesinde saraya giren İbrahim Paşa, kısa sürede zekâsı, hitabeti ve yönetim yetenekleriyle öne çıkmış; Kanuni Sultan Süleyman’ın en yakın dostu, sırdaşı ve sağ kolu olmuştur. Sadrazamlık makamına yükseldiğinde, kendine bir saray inşa ettirecek kadar yönetimde ağırlık kazanmıştır. Günümüzde Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak hizmet veren Sultanahmet’teki İbrahim Paşa Sarayı, onun ihtişamının simgesi olarak varlığını sürdürmektedir.

Ne var ki, İbrahim Paşa’nın sonunu getiren şey saray entrikaları ya da güç dengelerindeki değişimlerden çok, kendinden başkasına kapalı gözleriydi. Bir zamanlar “makbul” diye anılan paşa, kısa bir süre içinde, 1536’da Kanuni’nin emriyle boğdurularak “maktul” sıfatıyla tarihteki yerini aldı.

Tarihin dehlizlerinde fazla oyalanmadan günümüze gelirsek, başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazının maksadı İbrahim Paşa’nın trajik hikâyesini anlatmak değil; aynı sıfatların serencamının bugün de siyasal ve toplumsal hayatta farklı biçimlerde karşımıza çıkışını irdelemektir.

Özellikle “Yakupyan Apartmanı” ve “Chicago” romanlarıyla tanınan Ala El Aswani, Mısır’ın en meşhur yazarlarından biri. İki binlerin başında Mübarek karşıtı Kefaya hareketinde, 2011 Tahrir ayaklanmasında ön saflardaydı. Bildiğim kadarıyla kitapları hâlen Mısır’da yasaklı.

Aswani, 2019’da yayımlanan “Diktatörlük Sendromu” adlı kitabında diktatörlüğü bir “hastalık” olarak ele alır ve semptomlarını teşhis ederek inceler. Ona göre en kritik unsur, “sorun çıkarmamayı” erdem gibi sunan “makbul vatandaş”ın inşasıdır. Bu vatandaş, korkunun ve belirsizliğin gölgesinde şekillenir; suya sabuna dokunmaz, siyasi gelişmeleri tartışmaktan kaçınır; itaatkârdır, değişim yerine “istikrar”ı tercih eder; haksızlıkları görse bile kılını kıpırdatmaz. Çünkü tepkisizlik, hayatını idame ettirmesinin en güvenli yolu hâline gelmiştir.

Ekonomideki krizleri, dış politikadaki başarısızlıkları ya da iç siyasetteki tıkanmaları “dış güçler” ve “gizli ittifaklar” üzerinden açıklamaya eğilimlidir. “Beka” kavramını merkeze alarak liderin otoritesini sorgulamaktan kaçınır. Böylece toplumda korku, endişe ve belirsizlik hâkim olur; makbul vatandaş ise “koruyucu lider”e en sıkı bağlı olan kişiye dönüşür.

Bu algı düzeni, vatandaşın zihninde, iletişim kanallarının işleyişiyle de pekiştirilir. Bağımsız haber kaynaklarının zayıflatılıp denetim altına alınması, sosyal medyanın sürekli gözetim ve kontrol altında tutulması, gazetecilerin ve muhalif seslerin susturulması; özünde “makbul vatandaş”ın üretilmesi ve yaşatılmasına yönelik araçlardır.

Zamanla “makbul vatandaş”ın gereklerini içselleştirenler, aynı İbrahim Paşa gibi kendilerinden başka herkese karşı körleşirler. Ancak bu körlük, bir kanser hücresi gibi onları içten içe kemiren ekonomik ve toplumsal sorunları görünmez kılamaz. Kendileri görmekten kaçınsalar da şahdamarlarındaki gerginlik katlanarak artar. Ve sonunda, sessizliğin konforuna sığınan “makbul vatandaş”, o en çok korktuğu şeye dönüşür: “maktul vatandaş.” Nitekim, makbulün gözünü kapadığı yerde, maktulün yazgısı çoktan mühürlenmiştir.

Ne var ki, bu topraklar Mısır ya da herhangi bir ülke değil. Burada meseleler meydanlarda değil, her ne kadar masaya oturanların sayısı arttıkça, sofradaki ekmek giderek küçülse de masalarda çözülür (!)

Havası suyundandır; “makbul vatandaş”ın karşılığı buralarda “makul vatandaş”tır. Daha da fenası olan, onun yüzünden; iktisat biliminde gelir dağılımı adaletsizliğini ölçen Gini katsayısını, yalnızca istatistik meraklılarının elinde bir oyuncak hükmünde görürüz. Memleketin yüzde 20’si toplam gelirin yarısını keyifle cebe indirirken, geri kalan yüzde 80’imiz de bu yükü “el-qanâatü kenzün lâ yefnâ” diye yutturulan bir sahtekârlıkla paylaşmaktan tuhaf bir gurur devşiririz. Açlık sınırıyla asgari ücretin kederli dansını “ekonomik istikrarın folkloru” diye alkışlar, işsizlik rakamlarının makyajlı yüzüne hayran hayran bakarız; yüzdeki kırışıklıklar, mimikler değil de makyajın tonu gözümüzü alır. Çünkü biliriz: itaat enflasyonu düşürür, sessizlik bütçe açığını kapatır, biat büyümeyi şahlandırır. Böylece hepimiz, “makul vatandaş” olmanın verdiği tarifsiz huzurla açlığımızı unuturuz.

Ve işte tam da burada Tacitus’un sözü yeniden doğrulanır: İhtişamın zirvesinde gizlenen tohum, bu kez sofradaki ekmeğin kırıntılarında filizlenir. Artık düşüşün hikâyesi yalnızca sarayların yükselen duvarlarında değil; market raflarının önünde, pazar tezgâhlarının başında, maaş bordrolarının satır aralarında yazılmaktadır. Ama ne gam! “Makul vatandaş” kuyruğunu biraz daha dikleştirir, fiyat etiketlerinden gözlerini kaçırarak eve döner; televizyonun karşısına kurulup elindeki kumandaya tespih çeker gibi dokunarak “istikrar” duasını usulca mırıldanır. Nihayetinde, bizde açlık “makuliyet” ile sindirilir; mısıra bile hasret kalmış midelerimizce.

Bu topraklarda her daim diri kalan, umarım gün gelir ruhuna El-Fâtiha okunacak o “makul vatandaş”ın şerefine…

Nokta.

Yazar

  • İlk ve orta eğitimini Kütahya'da, lisans, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde tamamladı. Akademik çalışmalar ve köşe yazılarının ardından ilk romanı Papadopulos Apartmanı 2015'te yayımlandı. Aynı yıl çıkan Halifeler Köyü Osmanlı köy yaşantısını ele alır. Nisan 2016'da yayımlanan, lipogram tekniğiyle yazdığı Aloda romanında "o" harfi kullanılmamıştır. İki Nehir Arası (2019), Barbarossa Harekâtı'ndaki bir askerin eşiyle mektuplaşmaları üzerinden ilerler. Kasım 2023’te Kırmızıyı Sevenler Derneği, Mayıs 2024’te Camus Dansı isimli romanları yayımlandı. Aynı zamanda tasarımla ilgilenmekte ve İstanbul Vergi Dairesi'nde Gelir Uzmanı olarak çalışmaktadır. PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

    View all posts B612
Share.
Exit mobile version