Orta Doğu için kartlar yeniden karılıyor. Ülkemizde, Kürt meselesi çerçevesinde barış rüzgârları esiyor. İsrail- İran savaşında mola verildi. Gazze şeridinde ise 60 günlük ateşkes ve esir takasından söz edilse de gündemimizde hep bu konular ve medya, Orta Doğu’yla daha uzun bir süre meşgul olacak gibi görünüyor. Ne var ki okuyup izlediklerimiz, Muhittin Birgen’in Falih Rıfkı Atay’a yaptığı gazetecilik tanımını hatırlatıyor: “Birçok şey yazarak hiçbir şey söylememek” Atay bu tanımı benimsememiş ki, Türk basınında Orta Doğu’yu ve I. Dünya Savaşı’nda bu bölgede olup biteni en keskin şekilde anlatan gazeteci olarak tanınıyor. 1932 yılında yayımlanan Zeytindağı adlı eserinde, bir dönem en yakınında bulunduğu kişilerin dahi zaaflarını ifşa etmekten kaçınmayan cüretkâr anlatımı, gözlemleri ve vurucu saptamalarıyla, bugünün gazeteci ve yorumcularına bu işin nasıl yapılacağına dair adeta ders de veriyor.

Keskin kalem bir savaş anlatıcısı: Falih Rıfkı Atay

Zeytindağı
Falih Rıfkı Atay
Pozitif Yayınları
176 Sayfa, Ekim 2022

Acaba buna ‘Hacılar Hanı’ diyebilir miyiz?” gibi basit bir soruyla, Kudüs’teki 4. Ordu Karargâhı’nı tasvir etmeye başlar Falih Rıfkı Atay… “…Zeytindağı üstünde bir geniş çamlığın ortasında idi. Banyolu odalarına bakarsanız bir Alman oteline, kiliseli parçasına yaklaşırsanız bir manastıra…”1 Zeytindağı, “Ölberg” başlıklı giriş bölümüyle böyle sade bir dille açılır, filizlenir, dallanır budaklanır. 1915 yılıdır… I. Dünya Savaşı patlamış, Osmanlı İmparatorluğu 11 Kasım 1914’te İtilaf devletlerine harp ilan ederek Almanya safında savaşa katılmıştır. Önemli muharebelere sahne olacak cephelerden biri de Kanal Cephesi’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki iktidarının üç paşasından biri olan Cemal Paşa, 18 Kasım 1914’de Suriye, Filistin ve Irak’ta konuşlandırılan 4. Ordu’ya kumandan olarak atanır. Bu cephede Osmanlı kuvvetlerinden beklenen vazife, Mısır ve Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesi; kabaca, İngiltere’nin sömürgeleriyle bağlantısının kesilmesidir. Gerek müttefiklerimiz gerekse İmparatorluk açısından mutlaka tutulması gereken bir mevzii olarak görülür, Kanal Cephesi… Savaş planı, toplum psikolojisiyle de örtüşmektedir. “Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi,” diyerek anlatır Falih Rıfkı Atay: “…Osmanlı delegesi ayağa kalkarak, ‘Ne hacet,’ dedi, ‘İstanbul’u da size verelim.’ Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girid’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşıyamaz sanıyorduk.”2

Falih Rıfkı 23 yaşında

KOYU İTTİHATÇIYDIM”

Osmanlı İmparatorluğu’nun son çocuklarındandır. Çöküş döneminde, 1894 yılında doğmuştur.3 Sultan Abdülhamid’in kuludur ve kendine dair ilk ezberi, “İslâm ümmetinden” ve “Osmanlı” olduğudur. Eğitimine, evine en yakın “Sıbyan Mektebi”nde başlar. Okul çıkışı her akşam arkadaşlarıyla haykırdığını hatırlar: “Padişahım çok yaşa!” Bu mektebi sonraları, “…Bana Yasin’i ezberlettikleri zaman o kadar ufaktım ki Kur’an’dan bu sayfaları yırtarsam, benim kitabımda olmadığını söyleyerek hocayı aldatacağımı sanıyordum. Öyle yaptım ve uzunca bir falakaya çekildim.” diye anlatacaktır.4 Orada yapamayacağını anlayınca bir kadın hocanın idare ettiği bir başka mektebe kendini atacaktır. Sıbyan Mektebi bitince Sivil Rüştiye’ye yazılır. Rüştiye’yi tamamlayınca Hüseyin Cahit Yalçın’ın müdürlüğünü yaptığı Mercan İdadisi’ne… Mercan, dönemin hatırı sayılır eğitim kurumlarındandır. Namık Kemal’i, Abdülhak Hâmid’i, Tevfik Fikret’i ve imparatorluğun yasaklı kalemlerini bu dönemde okur ve tanır; bazı eserleri ezberlemeye çalışır. İttihat ve Terakki Fırkası’yla tanışması da aynı döneme denk düşer. O günleri, “Türklerin kendi aralarında ve Türklerle bütün azınlıklar arasında kapışma ve didişme biz idadi çocuklarını bile okullarında birbirine düşürecek bir sertlikteydi,” diye anlatacak, kendi safını ortaya koymaktan kaçınmayacaktır: “…Kimimiz Hüseyin Cahit Yalçın’ı, kimimiz Ali Kemal’i tutuyorduk. Ben koyu İttihatçıydım. Bizim için İttihatçılık ilerleme, kurtulma ve yurtseverlik demekti.”5 Bir süre sonra Hüseyin Cahit Yalçın’ın sahibi olduğu Tanin’de kalem oynatmaya başlayacaktır. Tanin, İttihat ve Terakki tarafından satın alınınca, başta Talat Paşa olmak üzere İttihatçı zevatla yakınlaşır, Sadaret Mektûbî Kalemi’nde kâtip ve hatta Talat Paşa’nın özel kalemi olarak görev alır. Bir yanda gazetecilik, bir yanda devlet memurluğu, bu arada eğitimini de eksik bırakmaz: İstanbul Dârülfünûn Edebiyat Fakültesi’ne kayıt yaptırır. Ne var ki savaş tamtamları çalmaktadır. Onun kuşağından pek çok genç gibi eğitim hayatı yarım kalır. I. Dünya Savaşı patlamış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bir oldubittiyle savaşa girmesi seferberlik ilan edilmesiyle sonuçlanmıştır. Harbiye Mektebi’nde yedek subay olarak talim yapmaktadır artık… Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın, Dördüncü Ordu’nun başına geçtiğini duyar duymaz bunu bir fırsat olarak görür; itibarlı dostlarını araya koyar ve Cemal Paşa’nın başkumandanlığa bir telgraf göndererek kendini yanına aldırmasını sağlar. Ne Çanakkale Savaşı’nın başlamış olması ne de “İtilaf Devletleri İstanbul’a girebilecek mi?..” sorusu onu yolundan alıkoyabilecektir! Mutlak görülen bir zaferin parçası ya da tanığı olabilme arzusu içinde bir an önce Kudüs’e ulaşabilme gayretindedir. O günlerin ruh halini, sonraları, “İstanbul bir Mısır sıtması içinde idi!”6 ironisiyle ifade edecek, “…Enver Paşa dahi Alman zaferine yetişemeyeceğimizden korkarak bir nefeste harbe atılmış değil midir?” diye soracaktır.

CEMAL PAŞA’DAN ‘CEMAL BAŞA’YA!

Cemal Paşa

Yoldadır artık. Haydarpaşa’dan Pozantı’ya kadar demir yolu, Tarsus dağlarını aşan kara yolu, Gülek’ten İslahiye’ye dek demir yolu, Amanos dağlarını aşan kara yolu, Raco’dan Halep’e geçerek Rayak’a kadar geniş hat, Rayak’tan Şam’ı geçerek Sebastiye’ye kadar dar hat, Nablus’tan sonra yine kara yolu… Yolculuk meşakkatlidir. İstanbul’dan Kudüs’e giderken değişen tek şey coğrafya değildir; yol aldıkça, geçtiği bölgelerde toplum psikolojisinin de farklılaştığının ayrımına varır. Halep’i geçtikten sonra, Paşa’nın (P)’si düşer, yerini (B) harfi alır: “Cemal Başa!” Bu ismi dillendirebilmek bir çeşit imtiyaz haline gelmiştir üstelik… Şam’dan sonra ise, “Cemal Başa” diyebilmek yürek işi olur! “…Dördüncü Ordu karargâhına gidiş, hele Şam’dan sonra, artık bir mâbede çıkılıyor gibi, baş döndürür,” diye anlatır: “…Bir terör havası vardır. Ses daha pestir ve Cemal ismi, Tevrat’tan, İncil’den alınma, mukaddes bir ada benzer.”7

Kudüs’e ulaşması on beş gün sürer.8 Cebinde iki gümüş çeyrek kalmıştır ve bu para ancak bir araba tutmak için yeterlidir: “Cemal Paşa’nın karargâhına!” Arabacının gözleri açılır: “Ne, Cemal Başa?” Karargâh, Zeytindağı’ndadır. Eski Ahit’te de Yeni Ahit’te de bahsi geçen, İbrahimi dinlerin kutsal kabul ettiği bir tepedir burası… Almanlar “Ölberg” der… Araplar “Cebelizzeytûn”… Falih Rıfkı Atay açısından ise sadece kitabının adıdır!9 Görev yapacağı karargâh, bu tepenin üstünde geniş bir çamlığın ortasında kurulmuş Alman misafirhanesindedir ve o karargâhın, bölge halkının adını duyduğunda dahi titrediği bir kumandanı vardır! Cemal Paşa’nın odasına girdiğinde, artık kiminle karşılaşacağının çekincesi içindedir. O anı, “…Büyük bir oda: Solda Şeria nehri ve Lût gölü, sağda Kudüs şehri, önde Moskofiye denilen Rus yapı ve bahçeleri vardı. Cemal Paşa, Şeria’ya bakan pencere ile Moskofiye’ye bakan pencerenin üçgeni arasında, arkası bize dönük, kâğıt imzalamakla meşgul,” diye anlatır: “…Yalnız sakallı sert profilinin bir parçasını görebiliyoruz. Benden başka, koltuğu defterli üç subay daha var. Bir aralık başını çevirdi, gözü benim üstümden sıyrılarak ikinci subaya gitti, ekşi bir sesle: ‘Yaver Bey’e söyleyiniz, Nablus eşrafını çağırsın’ dedi. Kalabalığın kapıdan girişi garip bir haldi. Hayat ve ölüm kararını bir kelime ile verebilir bir adamın kapısı eşiğinde, herbiri bir müddet duruyor ve içerideki odada başladığı duasını bitirip yüzünü sıvadıktan sonra giriyordu. Duasını henüz bitirmiyen, kendini arkasından iten arkadaşına dayatıyordu. Yirmi kişi kadar, Kudüs şehri tarafındaki pencerenin önüne sıralandılar. Kumandan dönüp bakmadı bile… İmza defterinin her yaprağı üstünde duruyor, çiziyor, yazıyor, arasıra ağzından: ‘Bu nedir? Böyle cevap istemem. Bunu Erkanı Harbiye Reisine götürünüz!’ gibi kısa sual ve emirler dökülüyordu. Zaman geçtikçe Nablus’luların yüzlerinin daha sarardığını seziyordum. Cemal Paşanın her yeni sesi çıktıkça, hepsinin sarığından, sakalından ve cübbesinden bir sarsıntı geçiyordu. Poz bilmem ne kadar sürdü? Kumandan defteri kapadı, koltuğunun iki yanından tutarak Nablus safına doğru döndü. Bir buyrultu üslûbu ile söze başladı: ‘Devlet-i metbuanıza karşı irtikâp etmiş olduğunuz cinayetlerin ne kadar vahim olduğunu biliyor musunuz?’ Kimi ellerini, kimi boynunu oynatarak, safın arasından: ‘Estağfirullah… Estaizübillâh’ gibi birtakım kelimeler duyuldu. Kumandan bir bakışta bu mırıltıyı keserek: ‘Susunuz’ diye bağırdı ve devam etti: ‘Bu cinayetlerin cezasının ne olduğunu bilir misiniz?’ Nablus’luların rengi, asılmış adamların rengine döndü, dudakları kısıldı. ‘İdamdır, idam,’ dedi; ‘fakat Devlet-i Aliyye-i Osmaniyenin ulüvv-ü merhametine dua ediniz. Şimdilik sizleri ve ailelerinizi Anadolu’ya nefyetmekle iktifa ediyorum.’ Hepsi, secdeye kapanır gibi olarak, ellerini kaldırıp duaya, hamde ve şükre başladılar. Köklerinden sökülmek kararına karşı, Nablus eşrafının minnet ve şükranlarının sınırı yoktu. ‘Gidebilirsiniz!’ dedi. Üstüste yığılarak, hayata çıkar gibi, dışarı uğradılar. Rol bitmişti. Cemal Paşa subayları savarak, eski gülüşü, muhafız ve nazır gülüşü ile bana döndü: ‘Ne yaparsın,’ dedi, ‘burada böyle söküyor.’ Sonra İstanbul haberlerini sordu.”10

BEN BU İMPARATORLUĞUN ÇOCUĞUYUM”

Zeytindağı’nın havadan görünüşü, 2013
Fotoğraf: Andrew Shiva

Amacına ulaşmıştır. İşte Zeytindağı’nın tepesindedir, şimdi. Lût denizine ve Gerek dağlarına bakar… Daha ötede, Kızıldeniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen vardır. Başını çevirdiğinde Kamame’nin kubbesini görür. “Burası Filistin’dir,” diyecektir: “…Daha aşağıda Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalına, öbür yandan Basra körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.” Öyle midir gerçekte?.. Görüp tanık oldukları ona imparatorluğu, emperyalizmi ve Osmanlı’nın bu toprakları yönetim tarzını sorgulatacaktır: “…Çıplak İsa, Nâsıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz, Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi.”11 Çok geçmeden, “Türk müsünüz?” sorusunun cevabının “Estağfurullah!” olduğunu ayrımsayacaktır. “…Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.”12 Ve şimdi Türk çocukları çöllerde yayan yürümekten yorgun, savaşmak ve ölmek için kanala doğru ilerlerken, bölge halkları iki safa ayrılmış “…Geç yiğidim, geç!”13 demektedir. Anlayacaktır… “…Mısır’ı fethe çıkan Cemal Paşa, Kudüs’te, Şam’da, Lübnan’da, Beyrut’ta ve Halep’te oturduğu zaman, bir işgal ordusunun kumandanı gibi bir şeydi…”14 Peki ya Osmanlı İmparatorluğu?.. “…Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.”15

CEMAL PAŞA’NIN ADAMI”

Cemal Paşa’yı İstanbul Muhafızı olarak nam saldığı günlerde tanımıştır, Falih Rıfkı Atay… Eserde, birinin adamı olmaktan pek hazzetmediğini -ki buna, cumhuriyetin kurucu kadrolarıyla geliştirmiş olduğu bağı işaret ederek itiraz edenler olacaktır- vurgulamakla birlikte, mütareke yıllarında üzerinde Cemal Paşa’nın adamı damgasını taşıdığını itiraf etmekten kaçınmaz.16 Onun gençliğinin aradığı hürriyetleri, “kadın, tefekkür (düşünce) ve hayat” hürriyetini ancak Cemal Paşa’nın gerçekleştirebileceğine inanmıştır.17 Cemal Paşa’ya, Enver ve Talat Paşa’ya kıyasla ilericilik vasfı yükler. Görev yaptığı bölgeleri imar ve ıslah ettiğini anlatır. Cemal Paşa’yı gerek yatırım yaparak gerekse zor kullanarak sorumlu olduğu bölgede Osmanlı birliğini korumaya çalışan yurtsever bir komutan olarak okuyucuya sunar: “…Devletten en yüksek rütbe ve menfaatleri koparıp, Osmanlı İmparatorluğu birliğini bozmaya çalışanları bir türlü affetmemiştir.”18 Bu konuda Enver ve Talat Paşaların da onunla birlik içinde oldukları notunu da ekler. “…Hiçbiri vatan hıyanetinin cezasız bırakılmasını istememiştir.”19 Büyük Harpte çıkarılan bir kanunla kumandanlara, “…eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini doğrudan doğruya yerine getirme” yetkisinin verildiğini anlatır. İşte Cemal Paşa, “…olsa olsa ateş hattında hemen şiddetli tesir yapılmaya lüzum gösteren vak’alar için düşünülüp verilmiş”20 olan bu kanundan faydalanmaktan geri durmamıştır. Şöyle anlatır: “…Ve bir sabah açık telgrafla, yedi kişinin Şam’da ve gerisinin Beyrut’ta idam edilmiş olduklarını İstanbul’a bildirerek meseleyi kökünden halletti!”21 Atay, bu arada İttihat ve Terakki’nin ne olduğunu da tarif eder: “…İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğunun hiçbir hak ve nüfusundan vazgeçmeye razı olmamıştır. İttihat ve Terakki; Arnavut, Ermeni, Rum ve Arap, bütün azınlıkların milliyetçi ve istiklâlci unsurların can düşmanı idi.”22 Gelgelelim İttihatçı paşaların vatan sevgisine vurgu yapan bu anlatının hemen akabinde, insana özgü zaaflarını kurcalamaktan geri durmaz. Bunlardan biri de büyüklenmedir. Arap milliyetçilerinin idamlarını anlattığı bölümde, Cemal Paşa portresinden de enstantaneler aktarır: “…Tutulanlardan hiçbiri öleceklerine inanmadılar. Abdülhamit Zöhravi’nin Şam’da Cemal Paşa’nın karşısına nasıl çıktığını biliyorum. Âyan âzası olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu. Dik başlı, vakarlı bir adamdı. Kumandanın gösterdiği iskemleye kadar gururu devam etti. Fakat Cemal Paşa, harpten önceki hesapları araştırdığını hissettiren bir vesikayı okuduğu zaman, sarardı, bir su istedi ve ilk yudum boğazına takılarak bunalır gibi oldu. Ancak: ‘Beni affediniz’ diyebildi. Kudüs karargâhına gelen Şefik-el-Müeyyed de öyle idi. Bir şeyden hicranlanmıştım: Acaba insanın öldüreceği kimseleri, önceden, sağ olarak, karşısında dizlerine kapanmaktan ve dik boyunlarını eğdirmekten aldığı zevk nedir? Bir defa, Mahmut Şevket Paşa vak’ası sürgünlerinden birinin, kendini affettirmek için eski İstanbul muhafızına yolladığı telgrafı Cemal Paşa’ya verdiğim zaman, sakalı arasında bir tebessüm dalgası dolaşarak şunu dediğini hatırlarım: ‘Her tarafta benim sürmüş olduklarım var.’ Ve bu dil sürçünün acılığını gidermek için tebessümü ile cümlesini bir iç çekintisi içinde nasıl saklamaya çalıştığını da hâlâ görür gibi olurum.”23 Arap milliyetçilerinin son dakikalarına dair iç parçalayıcı bir anlatımın ardından, “…Arap meseleleri artık edebiyat olmaktan çıkmıştı. O sırada böyle bir suçun affedilmesini istemek ve aramak boştu.”24 yorumu yapar ve Cemal Paşa portresini yeni bir enstantaneyle tamamlar: “…Beyrut’ta Cemal Paşa, evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giymiş bir kadın, yanında çocuğu ile kendini karşılamıştı. Çocuk elindeki çiçek demetini kumandanın ayağı altına atarak, ‘Babamı bağışlayınız,’ diyordu. Kumandanın o gün gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güç tuttuğunu görmüştüm. Çünkü bu siyahlı kadın, evine dönerken, meydanın bir köşesinde, sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.”25 Bir başka bölümde ise, “…Daha başlangıçta Cemal Paşa’nın kusurlarından birinin gösteriş olduğunu söylemiştim,” diyerek, cuma günleri karargâha öğleye doğru Suriyeli hocaların doluştuğunu, Cemal Paşa’nın eline doksan dokuzluk tespihi alıp bu sarıklı hocaların arasına oturduğunu, Halife’nin vekili olarak Suriye işlerinin ayet ve hadislere uygun bir şekilde görülmekte olduğunu herkese kanıtlamaya çalıştığını aktaracaktır: “…Sonra atlı arabalar hazırlanırdı. Cemal Paşa yaverleriyle, ön arabada, hocalar sıra ile öteki arabalarda, iki saf asker arasından geçilerek, Emevviye camiisine gidilir, cuma namazı kılınırdı. Ortaçağ havası ve dekoru içinde Alman kesimi kumandan esvabı ve biraz yana yatık kalpak, sömürge havalarını hatıra getiriyordu. Bu selâmlık havası kimbilir İstanbul’a nasıl aksetti? Payitahtta Cemal Paşa’nın Suriye Hidivliği ile devletten ayrılmak niyetinde olduğundan bahsedildiğini duymuştuk. ”26

KOMUTANA SAYGISIZLIK MI?

İşte bu ve benzeri anlatımlar, Zeytindağı’nın yayımlandığı dönemde, -bazı çevrelerce- bir askerin kumandanına saygısızlık eseri olarak değerlendirilmesine neden olacaktır. Zira Atay, Cemal Paşa’nın emir subayıdır. Eleştirilerin odaklandığı bir başka konu ise Atay’ın Suriye ve Filistin Cephesi’nde yaşayıp gördüklerini anlattığı ilk eser olan ve I. Dünya Savaşı’nın son döneminde yayımlanan Ateş ve Güneş’te İttihat ve Terakki Fırkası ve onun yönetici elitine yönelik eleştirilere yer vermemesidir. Ateş ve Güneş 1918 yılında yayımlanmıştır ve imparatorluğun son döneminde rol alan İttihatçı paşalar halen hayattadır. Zeytindağı’nın yayımlandığı 1932 yılında ise ulus devlet çoktan kurulmuş ve Kemalizm egemen olmuştur. Yazarın Zeytindağı’nda yapmış olduğu Osmanlı İmparatorluğu ve onun son dönemine damgasını vuran yönetici kadroya yönelik eleştirileri, “kalemini inkılabın hizmetine sunması” şeklinde yorumlayanlar olur. Atay, kendini eleştirenlere, “…Hür bir fikir eğitimi görmiyenlerle anlaşmak imkânı var mıdır? Onlar da gerçeğin yüzde yüz yergi ile yüzde yüz övgünün belki de tam ortasında olduğunu bilmez değillerdir. Fakat eski zamanların kulluk ahlâkına esirdirler,” diyecek ve şöyle devam edecektir: “…Osmanlı tarihi, bu sebeple, bir yalan âlemi olmuştur. Yalan Şark’ta ayıp değildir. Zeytindağı’nda tarihin hakkını tarihe, Cemal Paşa’nın hakkını ise Cemal Paşa’ya verdim.”27 Aslında eserde Cemal Paşa’nın parladığı bölümler de mevcuttur. Ayrıca eleştirilerin yegâne muhatabı da değildir. Talat Paşa’dan bahsederken, “…işde aldatıcı, politikada süratle etraf yapabilir, şark ahlâkınca faziletinde şüphe edilmez bir şef olduğunu öğrenmiştim,” diyecek, ahlâk kelimesinin başındaki ‘Şark’a dikkat çekecektir: “…Bu ahlak doğruluğu ve fazileti gayet dar bir ölçüde benimser. Hususi ve şahsi ayıplar ve menfaate ait yolsuzluklar için müsamahasızdır. Ancak ne yalanı, ne de zulmü ahlaksızlık sayar. Talat Bey, Meşrutiyetin birçok adamları gibi bir Şarklı, üstünde Tanzimat cilâsı bile olmayan bir Şarklı idi.”28 Enver Paşa da Falih Rıfkı Atay’ın sivri dilinden payına düşeni, eserin “Diktatör” başlıklı bölümünde alacaktır: “…Harbe nasıl, niçin ve ne hesapla girmiştik? Bunu bir adam biliyor: Enver!”29 “Hacı” başlıklı bölümde ise gerek Anadolu insanının kursağından kesilen tayının, gerekse Anadolu’nun bağrından sökülüp Kanal Cephesi’ne savaşmaya gönderilen evlatların hesabını soracaktır: “…Ta, Şam’a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine, Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu’nun rızkını akıtacağız. Şaka değil; İslâm emperyalizmi yapıyoruz. Arap cenbiyeleriyle bağırsakları deşilerek, etleri çöl güneşinden kavrulmuş olanlar! Sizler, ey Sarıkamış’ın buz dağı üstünde donmuş olanların kardeşleri, siz hep, pomadlı bir yüz derisinin kapladığı boş bir kafanın içindeki bomboş bir hayalin kurbanları değil misiniz?”30 Döneme damgasını vuran İttihatçı paşaların kanuna bakışını ve hukuka bağlılığını ise şöyle anlatacaktır: “… Cemal Paşa, Boyacıköyü’ndeki yalısındaki son günlerinden birinde: ‘Bir şey yapmak istiyorum, kanun karşıma çıkıyor. Kanun nedir? Ben yaptım, ben bozarım.’ Bu, Enver’in bir sözünü hatırlatır: ‘Yok kanun, yap kanun!’ der ve anlamıyanlara izah ederdi: ‘Yaparım olur, bozarım olmaz!’”31 Atay, cumhuriyetin yönetici elitini dahi rahatsız edebilecek bazı anekdotları da sonraki kuşaklara aktarmaktan geri durmayacaktır. Bunlardan biri de Halide Edip Adıvar ile İttihat ve Terakki Merkezi Umumi Üyesi Bahaettin Şakir’in trende karşılaşmalarıdır: “…Adana’da ileride bir istasyonda kompartımana rahmetli Bahaettin Şakir geldi. Halide Hanım’a takdim ettim. Kendisi Bahaettin Şakir’in ismini ve ehemmiyetini biliyorsa da, Ermeni politikasında rolü ne olduğunun o güne kadar farkında değilmiş. Bahaettin Şakir ise gene o güne kadar bu işde kendisi gibi düşünmeyecek bir Türk milliyetçisine rasgeleceğini hatırına bile getirmemişti. Uzun bir konuşmadan sonra Bahaettin Şakir trenden indi. Halide Hanım beni alıkoyarak: ‘Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız,’ dedi.”32

Falih Rıfkı (Atay) Milli Mücadele’ye onbaşı rütbesiyle katılan Halide Edib (Adıvar) ile Yacht Kulübü’nde (1918)

İNSAN KUM ÜSTÜNDE ŞEHİT BIRAKMAYA DAYANAMIYOR”

Bir hesaplaşma kitabıdır Zeytindağı… Cumhuriyetin kuruluşunda gazeteci ve milletvekili olarak yer almış bir aydının, ardında bıraktığı imparatorluğa ve o imparatorluğun son yıllarına damgasını vuran siyasi kadrolara yeniden bakışıdır. Sadece olmayacak hayallerle içine dalınmış büyük bir savaşın yıkıcı yönlerini değil; realiteden uzaklaşmış kadroların vatandaşlarına ödettiği bedeli de hüzünlü bir dille anlatır. Eserin “Çöl Destanı” ve “Ateş ve Güneş” başlıklı bölümlerinde I. ve II. Kanal Harekâtlarında görev alan Türk subaylarının günlüklerinden yapılan alıntılar, muharebeleri, kayıpları, Osmanlı Ordusu’nun içinde bulunduğu imkânsızlıkları ortaya koyar. Bunlardan biri de Katya muharebesine katılan bir subayın Mart 1332(1916) tarihli mektubudur: “…Fakat beni en çok meyus eden nedir, biliyor musunuz? İngilizler refah içinde, biz değiliz. Onlar sağlam, iklime göre yapılmış esvaplarıyla her gün tam yem alan güzel atlarıyla, lüzumsuz ölümler için ön saflara atılmış müstemlekât askerleriyle geliyorlar. Biz bazen kış, bazen yaz esvabı giyiyoruz. Atlarımız zayıf, adedimiz az ve her ölen neferi yürekten veriyoruz.” 33 Bazı anlatılar, yürek sızlatır: “…Bir nefer, cesetlerin üstünden geçerken bir şey nazarı dikkatini celbetti. Dönüp ateş altında itidal ile ölünün kunduralarını çıkardı ve kendi ayağına giydi. Bundan başka ne esvabına, ne ceplerine, ne çantalarına dokundu, sonra sağlam ayakkabısıyla hücuma devam etti.”34 Kimi ayrıntılar ise okurun boğazında tıkanır kalır: “…Her şeyi kolay düşünüp ferahlamakla beraber, gene her bıraktığımız ölü için ümitsiz bir keder duyuyorum. İnsan kum üstünde şehit bırakmaya dayanamıyor; çünkü ne mezarı, ne izi kalıyor. Bir denizde bile insan bu kadar kaybolabilir.”35

ALLAHA ISMARLADIK”

Önce Gazze ve Bi’ru’s-seb hattına, sonra Şeria çölleriyle Filistin yerleşim bölgelerine, en sonunda ise Amados Dağları’nın eteklerine çekilmek zorunda kalacaktır, Osmanlı ordusu. Verecek, hep canından verecektir, Anadolu… Kitabın çekilmeyi anlatan “Allaha Ismarladık” başlıklı bölümü, yumruk etkisindedir: “…Karargâhın içinde: ‘Kudüs düştü!’ sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı. Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık! Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmiyecek, hiç akşam gölgesi görmiyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün İmparatorluğu içine çeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor. Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir. Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz, Halep’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız. Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe: ‘Keşke vazifem buralarda olsaydı,’ diyor. Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terk edilmiş vatan parçası üstünden geçseydi! ‘Eğer kalırsam,’ diyor; ‘bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır’ Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene: ‘Benim Ahmed’i gördünüz mü?’ diyor. Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini? Yırtık basmasının ardından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor: ‘Bu tarafa gitmişti,’ diyor. O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı? Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini görsen, ona da soracaksın: ‘Ahmet’imi gördün mü?’ Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü. Şimdi Anadolu’ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdeleri kapamış, gizli ve çabuk geçiyor. Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün, bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadına kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz. Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!”

AZ KONUŞUP ÇOK SÖZ SÖYLEMEK

Bir anekdotla bitirelim: Tanin’in İttihatçılara devredildiği günlerdir. Hüseyin Cahit Yalçın gazeteyi satıp ayrılmış, yönetime Muhittin Birgen gelmiştir. Birgen, henüz mesleğinin başında olan Falih Rıfkı’ya gazete yazarlığının ne olduğunu anlatır: “Birçok şey yazarak hiçbir şey söylememek.” 36 Falih Rıfkı Atay, bu eserle, Birgen’in ona tarif ettiği formülün tam da tersini yapmıştır. Zeytindağı’nda kısa, öz fakat çok katmanlı bir anlatım vardır. Yazar, eserin hacmi itibariyle az konuşmuş, çok söz söylemeyi başarmış; gerek üslubu gerekse içeriğiyle gelecek kuşaklara önemli, referans bir eser bırakmıştır. Eserin bir hatırat olması sebebiyle objektifliğini sorgulayanlar vardır; olacaktır da… Atay’ın, Zeytindağı’nda hatıralarını, cumhuriyetin kurucu ideolojisinin amaçlarına hizmet edecek şekilde kodlayıp kurguladığını savunanlar da mevcuttur. Fakat bu görüşler ve tartışmalar, Zeytindağı’nın bir klasik ve ustalık eseri olduğu gerçeğini değiştirmez. Genç gazeteciler, hele ki bugün Orta Doğu hakkında kalem oynatıp söz söyleyenler, bu eseri mutlaka okumalıdır.


1 Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay, s. I. Yazıda alıntılar M.E.B.’in Türk Klasikleri serisinden 1989 yılı basımı “Zeytindağı” adlı eserden yapılmıştır; orijinal halindeki şekliyledir.

2 A.g.e., s. III

3 Kimi kaynaklar Atay’ın doğum tarihini 1893 olarak verir. Ancak “İmparatorluğun Batış Yılları” adlı eserinin Önsöz’ünde, “1894 yılı başlarında doğmuşum” der.

4 İmparatorluğun Batış Yılları, Falih Rıfkı Atay

5 A.g.e., s. 35

6 Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay, s. 31

7 A.g.e., s. 3

8 Ateş ve Güneş, Falih Rıfkı Atay, s. 14

9 Zeytin Dağı, Falih Rıfkı Atay, s. II

10 A.g.e., s. 5-6

11 A.g.e., s. 36

12 A.g.e., s. 38

13 A.g.e., s. 38

14 A.g.e., s. 39

15 A.g.e., s. 40

16 A.g.e., s. 36

17 A.g.e., s. 24

18 A.g.e., s. 45

19 A.g.e., s. 45

20 A.g.e., s. 45

21 A.g.e., s. 46

22 A.g.e., s. 46

23 A.g.e., s. 46, 47

24 A.g.e., s. 49

25 A.g.e., s. 50

26 A.g.e., s. 53

27 A.g.e., s. IV

28 A.g.e., s. 17, 18

29 A.g.e., s. 22

30 A.g.e., s. 65

31 A.g.e., s. 92

32 A.g.e., s. 73

33 A.g.e., s. 158

34 A.g.e., s. 171

35 A.g.e., s. 162

36 İmparatorluğun Batış Yılları, Falih Rıfkı Atay, s. 68

Yazar

  • Gazeteci-Yazar İrem Barutçu, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunudur. Gazeteciliğe 1991 yılında Hürriyet gazetesinde başlamıştır. Hürriyet bünyesinde TRT için hazırlanan Hodri Meydan programında imzasını attığı haber dosyaları dikkat çekince, ilk meslek yıllarında televizyon haberciliğine yönelmiş, Show TV, Star TV gibi kurumların haber merkezlerinde muhabir, editör, haber spikeri, program yapımcısı ve sunucusu olarak gündemi tutan haber ve programlara imza atmıştır. Sonraki yıllarda Tercüman, Bugün, Sabah gazetesi gibi medya kuruluşlarında röportaj yazarı, köşe yazarı ve yazı işleri müdürü olarak görev alan Barutçu, Babıâli Tanrıları Simavi Ailesi (Aralık 2004 Agora Kitaplığı, Haziran 2012-2014-2017 Destek Yayınları), Nail- Keçili Ailesi’nin Üç Kuşak Trajik Öyküsü (Haziran 2012 Destek Yayınları) adlı eserlerin yazarıdır. Ayrıca Dost-Kemal Ilıcak (Nisan 2012 Doğan Kitap) ve Darbeden Darbeye-Gıyaseddin Karaca Siyasi Anılar (Temmuz 2023 Destek Yayınları) adlı eserlerin editörlüğünü yapmış ve kaleme almıştır. İrem Barutçu, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, International Press Institute, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

    View all posts
Share.
Exit mobile version