Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum şekli anlamı taşır. Köken olarak Yunanca “yok/olmayan” anlamındaki ou, “mükemmel olan” anlamındaki eu ve “yer/ toprak/ülke” anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Kullanımı Thomas More’un 1516’da yazdığı kısaca Utopia (ütopya)isimli kitabıyla yaygınlaşmıştır.

Ütopyalar, bugün gerçekleşmesi olanaksız toplum tasarımlarıdır. Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır. Yine de ilk ütopistlerden günümüze, gerçekleşmeleri olanaksız da olsa insanların bir avuç kadarı da olsa ütopyasının peşinden gitmiştir. 

Che’nin gerçekçi ol olanaksızı iste sözüne uygun davranan insanlar yaşamı her alanda güzelleştirmenin çabası içinde olmuştur, olacaktır demek bir abartı sayılmaz sanırım.

Devlet, Sokrates’in sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için düşündüğü devlet modelini anlatır, bilirsiniz. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda da mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir. Eser, Platon tarafından yazılmıştır. Fakat eserde Platon’un hocası olan Socrates’in konuşmaları yer almaktadır, bunu da biliyoruz artık. Platon, Devlet adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zanaat kârlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler, sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfıysa devleti yönetir. Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemiyse bilgeliktir. Ayrıca bu toplumda Kadın-Erkek eşitliği mevcuttur. Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. 

Doğu felsefesinde böyle ütopik devlet anlayışını bir Fârâbî’de görmekteyiz. Öncesi de vardır. Benim okumalarımdan anımsadığım daha sonra Karmatilik olacak olan örgütlenmeyi ve yaşam ütopyasını uygulamaya koyan Hamdan Karmat’tır. Şeyh Bedrettin’le bu düşünce daha sonra genişleyen ve ilkel sosyalist uygulamalara örnek olacak bir özgün ütopyadır diyebiliriz. 

Örneğin üzerinde uzunca duracağım Thomas More’un “Ütopya”sından hemen sonra bu dizgede yer alan Bacon’ın “Yeni Atlantis” onun düşüncelerindeki (ve düşüncelerinin sonucu olduğunu varsaydığı) ideal toplum düzenini yansıttığı eseridir. Felsefi, ütopyacı roman geleneğinin en güzel örneklerinden biri olduğu gibi, aynı zamanda Bacon’ının özellikle belirttiği yöntemlerin sonuçlarının kurgulanışı olarak da ele alınabilir. 

Bacon’ın “Yeni Atlantis”i ve Campanella’nın “Güneş Ülkesi”

“Yeni Atlantis” adlı eserinde ütopik devletini tanıtır Bacon. 

“Ben Salen” adlı adada sağlam bir ahlâk anlayışı egemendir. Özel bir örgüt, halkın bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre “Yeni Atlantis” bir bilgi devleti olarak tasarlanmıştır. Sonrasında ise Avrupa 16. yüzyılın başında, 30 yıl süren köylü ayaklanmalarıyla çalkalandı durdu. 13. ve 14. yüzyılların başkaldırılarını, 15. ve 16. yüzyılların şanlı ayaklanmaları takip etti. Tahtlar yıkılmış, komüncü kentler kurulmuştu; kiliseler yerle bir edilmiş, cephelerde kızıl bayraklar görünmüştü. Ama bu başkaldırıların tamamı kanla bastırılmıştı. İşte Campanella’nın “Güneş Ülkesi”, yüzyıllar boyu süren bu ayaklanmaların manifestosudur bir bakıma. 

“Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden/ Neden gelmesin ki yeniden?” diyen Campanella’nın en önemli amacı, safsataya boğulmuş kiliseyi dağıtmak ve onun yerine bütün dünyaya egemen olacak “komüncü” bir düzen kurmaktı. Yazar, bu eserinde ütopik bir devlet tasarımı yaparken, o da Platon’un etkisi altında kalır. Güneş kentte her şey ortaktır. Aile yoktur. Eşlerin seçimi yönetimce yapılır. Kent bir rahip tarafından adilce yönetilir. Herkes dört saat çalışır. Geri kalan zamanda sanat, eğlence, okuma, beden ve ruhları eğitme gibi zevk veren işlere ayrılır. Yöneticinin yetkisi mutlaktır. Adları “Güç”, “Akıl”, “Sevgi” anlamına gelen üç yardımcısı vardır. Ben kendi adıma zaman zaman döner bunları okurum. Bir yetişkinin masallara gereksinimi varsa ütopya da olsa ancak böylesine gerçekleşebilir savları olan masallar olmalıdır. Lisede okuduğum zamandan günümüze elimden bırakmadığım “Ütopya”nın İngilizceden çevirini de okudum. İçtenli ve akıcı Türkçeyle okura sunulan bu kitabı okuduysanız bile yeniden okuyun derim, hâlen ütopikseniz ve bu yanınızı yitirmediyseniz.

More’un Ütopya’sı

More’un unutulup gitmesini engelleyen en büyük eseridir, 1515-16 yıllarında yazdığı Ütopya. İki bölümden oluşur. Latince yazmış ve iki yılda tamamlamış. More, önce Ütopya’nın ikinci bölümünü sonra birinci bölümünü yazmış. Onun düşlediği kusursuz düzeni ikinci bölümde anlattıktan sonra kendi ülkesindeki ve neredeyse tüm Avrupa’daki durumu Ütopya’daki düzenle karşılaştırıp ne kadar berbat olduğunu da birinci bölümde anlatmıştır. Yazarın bir amacı da içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları sistemin hiç de doğalarına uygun olmadığını bu çalışmasıyla insanlara göstermek, adeta gözlerine sokmak olmuştur. Olmayan bu yer, herkes tarafından bilinmesine rağmen More, öyle bir yer varmış gibi anlatır. 

Ütopya’nın başkahramanlarından Rapheal Hythloday gevezelik eden anlamına gelir. 

Bir gemici olduğu, sanki gerçekten yaşadığı ve More’un onunla konuştuğu gibi gösterir.

More, Anters kentine gittiğinde orada Peter Giles ile tanışır. Daha sonra Notre Dame da Peter Giles More’u bir gemiciyle tanıştırır. Bu gemici, Portekizli, Latince ve Yunancayı çok iyi bilen gençliğinde varını yoğunu kardeşine bırakıp dünyayı dolaşma sevdasına kapılan, America Vespuci gibi Amerika kıtasını keşfeden bir denizciyle kader birliği yapan Rapheal Hythoday’dır. 

Raphael, Thomas More’un düşlerini, görüşlerini dile getiren onun yerine konuşan hayali biridir. Rapheal, dünyayı gezerek birçok yer görür, gördüğü yerlerin kötülüklerini ve acımasızlıklını anlatır ve en sonunda bu olumsuzlukların dışında ideal ve adil bir düzen sunan Ütopya adasını anlatır. Yani Rapheal, bütün dünyayı gezer ancak Ütopya adasında kusursuz bir devlet görür. Bu kusursuz düzeni ikinci bölümde anlatacağı için birinci bölümde başka konulardan konuşulur.

Rapheal’in anlatımıyla More’un krallara bakışı şöyledir: Barış Avrupa Krallarının umurunda değildir. Onlar kan dökerek ülkeleri ele geçirirler sadece. Kralların danışmanlarına gelince onlar daha yüksek mevki kapmaktan, keselerini altınla doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen metelik etmez dalkavuklardır? More, ülkedeki yoksulluğun nedeninin soylular olduğun belirtir. Soyluları bal vermez arılara benzetir. Onların başkalarının alın teriyle geçinen, topraklarında yaşayanların derilerini yüzen caniler olduğun belirtir. İngiliz zenginlerinin bencilliğinin yasalarla önlenmesi gerektiğin söyledikten sonra, devlet her insana eşit bir güvenlik sağlamalıdır. Bir insan para çaldı diye öldürülmemelidir. Çünkü tanrı bir insanın değil bir başka insanın öldürmesini, kendisini bile öldürmesini yasaklamıştır. Oysa biz yasaların ve din/ler/in gölgesine sığınarak birbirimizi boğazlıyoruz…

More’un yaşadığı dönemde kral tanrının yeryüzündeki temsilcisiydi. Ulu bir varlık olan kral için her şey feda edilebilirdi. Kral, canı isterse ülkenin tüm varlığına el koyar, özel vergilerle halktan para toplayabilir, sıkıntı çekmemek için her şeyi yapabilirdi. Onun baskı ve haksızlığa uğrama hakkı yoktur, olmamalıdır. Ama Rapheal, daha doğrusu yazar da böyle düşünmemektedir. Kralın en kutsal görevi kendinden önce halkın mutluluğunu düşünmektir. Zorba kralın tahtta oturmaya hakkı yoktur. Halkın acıları, iniltileri ortasında keyif sürmek, krallık değildir, zorbalıktır, vicdansızlıktır.

Yazar birinci bölümde mülk sahipliğinden de yakınır. Memleketin zenginliğinin eşit dağıtılması gerektiği, mülkiyet hakkı toplumun temeli oldukça en kalabalık ve yararlı sınıfın yoksulluk açlık, umutsuzluk içinde yaşayacağını ısrarla belirtir. Bu bölüm özetle; İngiltere’deki akılsızlık ve bağnazlığı açıklar. Baskılarını zorbaca sürdüren kraldan, kargaşa içinde yaşayan bir toplum, vicdan özgürlüğünün ve dinsel hoşgörünün olmadığı bir ortam, sadece üst tabakanın yaralandığı eğitim hakkı, küçük bir azınlığın zengin ve varlıklı olduğu, çoğunluğun yoksul ve çaresiz olduğu bir düzen bu bölümün ana fikrini oluşturur. Ayrıca bu düzenin tam karşıtı bir düzenin ipuçlarına da verir. Yazar, bu bölümü Rapheal’den Ütopya adasını en ince ayrıntılarına kadar anlatmasını isteyerek bitirir. Rapheal-More arasındaki sohbete yemek molası verilir. Yemeğin ardından bahçeye çıkılır ve ikinci bölümün sohbeti başlar.

İkinci bölümde Rapheal, daha doğrusu yazar sanki gerçek bir yermiş gibi, sanki kendisi orayı gözleriyle görmüş gibi Ütopya’yı ayrıntılı anlatır. Ütopya eskiden ada değilmiş. Burayı akıllı ve erdemli Kral Utopus kurmuştur. Bu adada biri diğerinden 24 mil uzakta olan 54 tane güzel kent vardır. Başkent, adanın tam ortasında bulunan Amaraute’dir. Amaraute herkesin rahatça ulaşacağı temiz ve düzenli bir kenttir. Ütopya’da evler taş ve tuğladan üç katlı olarak yapılmıştır. Her evin büyük bahçesi vardır. Bu bahçelerde çeşit çeşit ağaçlar, yararlı bitkiler ve çiçekler göz alıcıdır. Bahçeler ve evler arasında duvarlar yoktur. Kapıların da kilitleri… Hiç kimsenin özel bir malı yoktur. Her şey herkesin malı olduğu için isteyen başkasının evine, bahçelerine girebilir. (İlginçtir Şeyh Bedrettin de Varidat’ın bir yerinde “Ben, senin evinde, kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen de benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimizin içindir ve hepimizindir,” demiş olması.) Ayrıca her on yılda bir kurayla evler değiştirilir. Başka eve taşınırlar.

Ütopya’da kent dört parçaya bölünmüştür. Her bölgede bir çarşı vardır. Bütün ihtiyaç maddeleri bu çarşıda depolanır. Besin maddeleri çarşıya gelmeden pisliği ve bulaşıcı hastalığı önlemek için kentin dışındaki akarsuda yıkanır ve temizlenir. 

Ütopyalılar acıma duygularının kan döke döke körleşmemesi için yenilecek hayvanları kendi vatandaşlarına kestirmezler. Her evin başı çarşıya gidip istediği kadar besin alabilir. Hiç kimsenin gerektiğinden fazla eşya ve yiyecek alması aklından geçmez. Yöneticiler bölgeleri dolaşır maddelerin kıt olduğu yerlere diğer yerlerden aktarım yaptırırlar. (“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre”, Karl Marx’ın 1875 tarihli Gotha Programı’nın Eleştirisi çalışmasında yer alan dize, komünizmin önemli sloganlarından biri olması da ilginç.) 

Ütopya’da sofralarda yalnız kız çocukları değil erkek çocuklar da hizmet görür. Sofrada taşkınlık yapılmasın diye her gencin yanına bir yaşlı oturtulur. Gençlerin düşüncelerini çekinmeden açıklamaları serbesttir. Gerçek bir demokrasinin olduğu Ütopya’da herkes aynı giyinir, ancak bekârlarla, kadın erkek ve evlilerin giyimleri arasında çok küçük de olsa farklılık vardır. Ütopyalılar güzelliğe önem verir, ancak yüzlerini, gözlerini boyamayı, altınlar, inciler, elmaslar takmayı pek gülünç bulurlar. (Kozmetik sanayinin ve güzelleşme sektörlerinin günümüzdeki devasa yatırımlarına ve reklamlarına baktığımız zaman tüketim toplumlarında nasıl bir yere doğru yöneltildiğimiz görülüyor açıkça.) Ütopyalılar inci ve elmaslara aldırmaz, altına da öneme vermezler. Onlara göre bunlar az bulundukları için değerlidirler. Oysa sevgi dolu bir ana olan doğa, hava, su, bitki gibi yararlı ne varsa yeryüzüne bırakılmış, bu yararsız nesnelerse toprağın derinliklerine gömülmüştür. Altını rezil etmek için, fırsat kollayan Ütopyalılar onları suç işleyenlerin boynuna zincir, parmaklarına yüzük, kulaklarına küpe olarak takarlar. Ada halkının gözlerini kamaştırmak için, altın takan elçiler Ütopyalıların maskarası olur ve alaya alınırlar. (Günümüzde altın, elmas gibi madenlerin çıkartılması, işlenmesi ve piyasaya sürülmesi için özellikle işçi çocuklar üzerinden yaratılan vahşet üretimi düşünülünce insanın More’un düşüncesine yakın olmaması olanaksız gibi geliyor bana.)

Ütopya’da yönetim demokratiktir. Her kentte otuzar aile yılda bir, gizli oyla bir yönetici seçer. Bu yöneticiler de halkın gösterdiği dört aday arasından gene gizli oyla kent başkanını seçerler. Halk, kent başkanını beğenirse değiştirmek zorunda değildir. Başarılı olmayan yönetici bir dahaki yıl seçilmez. Kent başkanları bir araya gelir kurultay oluşturur. Bu kurultay üç günde ve gerektiği zaman toplanarak ülkenin durumunu gözden geçirip gerekli kararları alır. Bu kararları denetleyen bir kurultay daha vardır. Yılda bir toplanan bu kurultay 54 kentten seçilen güngörmüş üç yaşlı kişiden oluşturulur.

Ütopya’da fazla yasa yoktur. Zaten yasaya da ihtiyaç yoktur. Var olan yasalara karşı koymak kimsenin aklından geçmez. Çünkü bu yasaların doğruluğunu herkes kabul eder. Yargıçlar burada baba gibi görülür. Herkesin kendini savunması daha doğru sayıldığından avukata da ihtiyaç yoktur. Ütopya’da suçu düpedüz işlemekle, tasarlamak arasında fark yoktur. İkisinin cezası aynıdır. Kötülük yapmak isteyenler sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapmamışlarsa niçin suçlu sayılmasınlar? diye düşünür Ütopyalılar. Her şeye rağmen suç işleyen olursa o suçluların boynuna utanç simgesi olan altın takılır, köle muamelesi yapılır. 

Köleler yenilecek hayvanları kesen, zahmetli ve ağır işleri görürler. 

Ütopya’da köle olanlara daha ağır şartlar uygulanır. 

Adada ölüm cezası da yoktur. 

Köle olarak cezalandırılıp doğruya, iyiye yönlendirilip yeniden topluma kazandırma amaçlanır. 16. yy İngiltere’sinde Avrupalıların çoğu aylak aylak gezerken adada hiçbir ayrım yapılmadan herkes çalışmak zorundadır. Sadece sağlık engeli olanlar çalıştırılmaz. Herkes her işte çalışır. Hem erkek hem kadın, tarımla uğraşır, zanaatkârlık yapar, askere gider ve okuryazardır.

Ütopya bir tarım ülkesidir. 

Her kentin yakınlarında tarıma ayrılmış büyük alanlar vardır. Ütopyalılar bu çiftliklerde dönüşümlü olarak çalışır. Böylece köye yerleşmiş bir köylü sınıfı ve şehirde yaşayan şehirli sınıfı yoktur. Ütopya’da herkes çalışmak zorundadır. Ancak hayvan gibi çalışmak yoktur. Üç saat sabah, üç saat öğleden sonra olmak üzere günde 6 saat çalışılır. Öğlen iki saat dinlenilir. Yöneticiler çalışmaları denetler. Aylaklığa izin vermezler. Herkesin çalıştığı bir toplumda çalışma saatleri az olacak ve böylece insanlar kafalarını geliştirmeye zaman bulacaklardır. (Vahşi kapitalizmin günümüzde ve her iş kolundaki çalışma sürelerine, hızlarına baktığımızda 500 yıl önceki ve en azından günümüzde gerçekleşebilecek bir gerçekliğe ne kadar da uzak olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ne iş saatleri ne de iş güvenliği bu öneriye yakındır.) 

Ütopya’da yaşlılara ve hastalara özenle bakılır. 

Her kentin dışında dört tane hastane vardır ve ihtiyacı karşılayacak büyüklük ve düzendedir. Hastanede bakım çok iyidir. Burada hastalara karşı en önemli tutumlardan biri de iyileşmesi mümkün olmayacak hastaların fazla acı çekmelerini önlemek için ölmelerini doğru bulmaktadır. Ruhun ölümsüzlüğüne inanıldığı için kişiye telkinde bulunulur, eğer kişi ölmek isterse bir uyuşturucuyla hayatına son verilir. (Günümüzde ötenaziye karşı daha çok dinsel gerekçelerle karşı çıkılan bu uygulamaya 5 asır geriden bakıyoruz ne yazık ki, günümüzde çok az ülkede serbest ama büyük bir bölümünde şiddetli biçimde cezalandırılıyor uygulayanlar. Antik Çağın ünlü filozoflarından ABD’de isteyen hastalarına uygulayan “doktor ölüm” lakaplı Jack Kevorkian’tan da günümüze hâlen tartışılıyor. Çünkü Hıristiyanlık yükseldikçe Avrupa’da yaşamın ölümden beter bir durumda sürmesinin önüne geçmek daha da güçlenmiştir.) İstemeyen kişinin ölümüne izin verilmez. İntihar eden kişilereyse iyi gözle bakılmaz cesedi pis bir bataklığa atılır. (İtirazımın olduğu noktalardan biri de bu konudur. Bacon’ından  Montaigne’e, David Hume’dan Darwin’e ve bunlardan da günümüze kadar kişinin sefil bir hayatı sırf yaratıcısını mutlu etmek için sürdürmeye çalışmasını öngören dini görüşlere karşı çıkanlar ve kişilerin otonomilerine ve özgürlüklerine vurgu yapanlar, bunun da bir hak olması gerektiğini savunurlar. Tüm Semavi dinlerin yaklaşımı özdeş olduğundan ne gerekçeyle olursa olsun can almak/vermek yalnızca yaratana aittir. Buna rağmen ne ötenazi ne de intihar sayısında azalma var. Aksine daha da artıyor bunlar insanlığın yaşam kalitesinin düşmesine paralel olarak…)

Ütopya’da kızlar 18, erkekler 22 yaşından önce evlenemezler. (Diğer yanlarını bu bölümünü bırakalım bir kenara, beş asır öncesinden kendi ülkesinin çocuk gelinlerinin önüne geçebilmek için savladığını düşünelim yazarın, ama hâlen bu çağda bu yaş olgusunu göz önünde tutmayanlara ne demeliyiz? 12’sinden sonra kızlarını evlendiren, hatta çocuk damatlar yaratan zihniyette olanlara, bunu sürdürenlere böyle bir engel/zorunluluk dayatmayan yasalara/devletlere hangi gözle bakmalıyız? diye sormadan edemediğimi de belirtmeliyim.) 

Evlenmeden önce cinsel ilişki yasaktır. Bu yasağa uymayanlar olursa ömür boyu bekârlık cezasına çarptırılırlar. (Adanın olumsuz uygulamalarından biri de bu. Yazar’ın Katolik olması ve bu mezhebin bekârete, evliliğe bakışı ile o dönemin İngiltere’sindeki gelenekçi yaşamın etkisi olmuştur sanırım.) Ütopya’da kadın-erkek eşittir. Evlenmeye niyetlenen çiftler yaşlı bir kadın ve erkeğin denetiminde çırılçıplak birbirlerine gösterilirler. 

Ütopya’da boşanma da sınırlıdır. (Yazarın Katolik olmasının da boşanma konusundaki görüşlerini sınırlandırmıştır diye düşünüyorum.) Sadece eşleri tarafından aldatılanlara yeniden evlenme hakkı tanınır. Aldatma suçu (ilkinde bağışlanıyor, ama) yinelenirse cezası ölümdür. (Nedeni ne olursa olsun bu hükmü doğru bulmuyorum. Çünkü savaşta kendi düşmanlarına bile eziyetten yana olmayan adalıların aldatma konusunda bir tür barbarlığı sergilemeleri anlaşılır değil. Gerekçesi yazarın içinde yaşadığı toplumun ve dinin bu konudaki olmazsa olmazların içinde. Kadına, evliliğe ve evlilik dışı ilişkilere bakıldığında bu ağır ceza daha iyi anlaşılır.)

Adada öğretmenler çocuklara sadece bilgi vermezler. Onlara önce doğru dürüst düşünmesini öğretirler. Doğru ahlakın ancak doğru düşünceden doğabileceğini bildikleri için sadece yönetici ve bilimle uğraşanların değil, tüm yurttaşların gerçek anlamda aydın kafalı ve bilgili olmalarını sağlamak için eğitim/öğretim verirler. 

Ütopyalılar çalışma saatlerinden sonra istediğini yapabilirler. 

Orada meyhane, kumarhane bulunmadığı için kötü işlerle boşuna zaman harcamanın olanağı yoktur. Herkes doğuştan ölüme kadar eğitimin gerekli olduğuna inanır. Bilim sanat toplumun ortak malıdır. Ütopyalılar Roma ve Mısır bilimi sanatı üzerine her şeyi bilirler. Hıristiyanlık dininin gereklerini yerine getirirler. 

Savaş onlar için hayvanca bir iştir ve tiksindiricidir. İnsanların kanını dökerek elde edilen zaferlerle övünülmez, utanç verici bulunur. Ütopyalılar ülkelerini savunmak zorunda kalırsa akıllarıyla savunma yaparlar. Dış ticarette kazanıp ülkelerinde dokunmadıkları para ve altınları savaşın pis işlerinde kullanırlar. Savaş başlar başlamaz düşman ülkenin en kalabalık yerlerine ve savaş meydanlarına ilanlar asılır, onların krallarını öldürenlere büyük paralar, öldürmeyip getirenlere ödülün iki katı, kendileri teslim olanlara ise bütün ödüllerin verileceği ve canının bağışlanacağı bildirilir. Ütopyalılar sadece kendilerinin değil düşmanlarının da acı çekmesini istemezler. Eğer bütün bunlara rağmen savaş kaçınılmaz olursa kendileri savaşmaz paralı askerler tutarlar. Buna rağmen de ülkeleri tehlikeye düşerse gönüllü olan herkes kadın-erkek fark etmeden savaşırlar. Savaşı öç almak için yapmazlar. Şehirleri yakıp yıkmazlar. Eğer savaşı kazanırlarsa sadece karşı devlete savaş masraflarını ödetirler.

Ütopya’da hiçbiri hor görülmeyen birçok din vardır. Kimi güneşe, kimi aya, kimi bir gezegene veya kişiye tapabilir. Ama Ütopyalıların çoğu tek tanrıya inanır. Bu tanrı dünyaya egemendir. Akılla dini hiçbir zaman birbirinden ayırmazlar. Falcılığa ve yıldızlara inanmazlar. Her şeyin başı doğadır. Doğada aklın çözemeyeceği şey yoktur. Aslolan akla göre yaşamak ve düşünmektir. Adanın en eski yasası olan kimse dininden dolayı kötülenemez ciddiyetle uygulanır. Herkes inandığı dinin propagandasını yapabilir ama başka dini kötüleyemez. (Beş asır öncesindeki düşünceye, yaklaşıma bakın kurgusal da olsa. Günümüzdeyse bizden olmayanı bizim gibi düşünmeyeni yok etmek için yapılanları anımsadıkça, hoşgörüden ve empatiden ne çok uzak olduğumuzu düşünüyorum…) 

Din adamları sadece dua etmez, hastalara bakar, bataklıkları kuruturlar. 

O çağda Avrupa’da boş inançlar aşılayan sayısız din adamları varken adada sadece 13 rahip ve bir başrahip vardır. Rahipler gizli oyla halk tarafından seçilir. Rahipler evlenebilir de. (Oysa Katolik rahipler evlenemezler.) Hatta dul ve yaşlı kadınlar da rahip olabilirler. Rahipler kesinlikle devlet işlerine karışmazlar. (laiklik ta beş asır öncesinden düşünülürken günümüzde maalesef göstermelik laiklik bile kalmamış durumda, ne acı değil mi?) Ütopyalılar dinsel törenlerde kurban kesmezler. Kasaplık yasaktır. Avcılık da yoktur (Oysa günümüzde adaktı/kurbandı kesilen hayvanların sayısı üreme sayılarının katbekat üstünde.) Ütopyalılar dinin ayırıcı yönlerini kullanmazlar, (dindarların ve de dini siyasete araç edenlerin kulakları çınlıyor mu acaba?) birleştirici yönleriyle tapınaklarda ibadet ederler. Tapınaktaki ibadet ortak bir duayla sona erer. Ruhlarının yaşayacağını bildikleri için ölümden korkmazlar. Bir yakını ölen asla ağlamaz. Ölünün cenazesi şölen havasında neşeli şarkılarla kaldırılır. Hem toplumsal, hem kişisel mutluluğa varmak isteyen Ütopyalılar için hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak iyi bir şeydir.

Hem kendileri hem de başkaları için diye düşünürler. Bütün insanlar yaşamın sevinçli sofrasına ortakça oturmalı ve dünyanın tadına varmalıdır. Yazar, Ütopya’sını övgüyle bitirir. Başka hiçbir yerde böyle erdemli insanlar ve kusursuz toplum yoktur, yazara göre. Ütopya’da hiç kimsenin parası, mülkü yoktur ama geçim derdi de yoktur. Kendisinin ve gelecek nesillerinin kaygısını duymadan mutludur insanlar. 

Avrupa’da devlet, zenginlerin yoksulları öldüresiye sömürmek için düzenledikleri baskınlardan başka bir şey değildir ona göre. Özlemi şudur yazarın: Ütopya devletinin birçok özelliklerini bizim kentlerimizde görmeyi isterdim. Bir umuttan çok bir dilektir bu. İşte ütopya kitapları bize özetle bunları anlatır.

Ütopya/ları/nız iktidara!


* Thomas More, Kabalcı Yayınevi, Basım Tarihi: Nisan 2011, 192 Sf. Çeviren: Çiğdem Dürüşken

Bu yazı yazarın, Geride Yazılan Kaldı, (Doğu Kitabevi, 2020) adlı kitabında yer almıştır.

Yazar

Share.
Exit mobile version