Tarihi yazmak, geçmişi yeniden anlatmak netâmeli iştir.
Nedir ki, tarihte olmuş olayların, Latincesiyle historia rerum gestarum’un toplumsal hafızaya yeniden aktarılması bir mecburiyete dönüşüyor; tarihin sosyal ve siyasal bilim disiplini olarak ilerleyişi bunu zorunlu kılıyor.
Tarihçi dediğin de zaten kendine iş çıkarmayı seven adamdır, öyle olmasaydı bugün Bodrum dediğimiz Halikarnassuslu hemşerimiz Herodotus’u rahat minderinden kıpırdatıp o günkü dünyayı baştan sona dolaştıramazdınız.
Gerçi Herodotus’un bir parça maval okuyup masal anlattığını söyleyenler de çıkmıştır; ayrı mesele… Eğer Herodotus’u Tarihin Babası, daha doğru ifadeyle tarih biliminin kurucu babası diye kabul etmiyorsanız, Atinalı soylulardan ve eskiden general, sonra tarihçi olmuş Tukydides’in Penepoles Savaşlarını anlattığı tarih kitabını daha gerçekçi bulabilirsiniz.
Hangisinin doğru hangisinin abartılı olduğu tarih biliminin teorisine göre yanlıdır.
Yirminci yüzyıl başlarından itibaren tarihe ait “büyük anlatılar” kurmak tamamen terk edildi ve yerine, tarih yazımına dair teorilerin çerçevesinde pek çok tarih anlatım biçimleri ortaya çıktı.
Tarihin bir ontolojik varlık olduğu bunun nasıl anlaşılması gerektiğine dair epistemolojiye dayalı türlü tasnifler, tercihler, tarifler, tavsiyeler ardı arkasına sökün etti.
Dilerseniz, “Tuzun Tarihi” diye ele alıp bir uygarlık sürecini tuz üzerinden anlatmaya yönelmiş metodolojiyi tercih edebilirsiniz. Örneğin on altıncı yüzyılda İtalyan köylüsü Menoccio’nun tanrı tanımazlığı üzerine Engizisyonda yargılanmasına dair hikâyatı anlatarak, buradan hareketle dönemi tanımlamaya çalışan tarihçi Carlo Ginzburg’un mikro-tarihçilik adı verilen yöntemine kadar çeşitliliğe ulaştı tarihçilik…
Bütün bu anlatımlar hangi yöntemle bilginin nasıl elde edileceğini araştıradursun, hepsinin ortak bir özelliğini de söylemek gerekiyor: Tarih, Marksist anlamda üretim ilişkilerine dayalı toplumsal varlıkların birbirleri arkasına takılı vagonlar gibi, hep ilerlemeye yönelik bir anlayışla dönem dönem aktarılmasından öte, belirli çağların vurgulayıcı ve üzerinde herkesin hemfikir olduğu dönemlere ayrılıyor.
“Eponim” adı verilen bu dönemselliği bir isim veya bir olgu üzerinden vurgulamak, belki de tarihçilerin sevdiği, işlerinin kolaylaşmasını sağlayan yöntemdir; bizim de beğenimizi hak ediyor.
Britanya’da Kraliçe Viktorya Çağı, günümüze İnternet Dönemi, E.Hobsbawm’ın dev eserinden mülhem İhtilaller Çağı, Amerikan Yüzyılı, 1920’lerin Jazz Age’i ve Gilded Age’i hatta biraz mütevazi kalıp Radyolu Yıllar, Ansiklopedi Zamanları gibi bir çırpıda kolayca söylenen yüzyıllık tarihsel süreçlerin derli toplu ifadesi, bizi, tarihi yorumlamak açısından kavramlaştırma kolaylığına ulaştırıyor.
İlber Ortaylı’nın Osmanlı tarihi üzerine yeniden ve yeniden, hatta bir daha yeniden düşünmeyi, araştırmayı ve tekrar üretmeyi kaçınılmaz bir mecburiyet hâline sokmuş, kapsamlı fakat derli toplu eseri “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”, aslında, Osmanlının tarih sahnesinde perdeyi kapatmamak üzere ayak sürüdüğü bitmek bilmez on dokuzuncu asrı anlatır.
Hepi topu yüzyıldır, aynı yüz sene, her zaman geçip giden yüzyıllardan birisi…
Ne ki, bu yüzyıl, bitmek bilmez bir uzun zamandır.
Benzer biçimde Kanûni Sultan Süleyman’ın, televizyonlarda izleyince sokaktaki insana kadar herkesin tarihçi kesilmesine sebebiyet veren ünlü dizinin başlığından mülhem, “Muhteşem Yüzyılı” da işte böyle bir eponim anlatıdır. Öncesi vardı, sonrası da oldu, fakat biz onu muhteşemlik sembolleriyle donatıp aktarmayı uygun görüyoruz.
Muhteşem sözcüğü Türkçeye Arapçadan katılma; haşma kelimesine, tantanalı bir itibar anlamına geliyor. Haşmet, haşmetlü, ihtişam hep aynı kökten türemiş kelimeler.
Sultan Süleyman’ın on altıncı yüzyılda tantanalı ve cafcaflı, şatafatlı ve şâşaalı, şâhane ve şöhretli günlerinden başlayarak, onun ardı sıra Topkapı Sarayında etek öptüren evladı II.Selim (Sarı Selim) ve ondan sonra gelip zevk ü sefâda babasını aratmayan III.Murad dahil, devlet ricâli, saraya hükmeden kadın sultanlar dönemi, korsanlar, Kaptan-ı Deryâlar, forsaları, kurtarmalık rehin parası bekleyen esirlerden köle pazarlarına kadar bir bütün Osmanlı yüzyılı Muhteşem’dir. Herkes her yerinden bir parçasını anlatsa, Binbir Gece Masallarına döner ki, Şehrazat bu işten hayatını kolayca kurtarır.
Şimdiyse, donanmada yıllarını geçirip hem denizciliğin tecrübesini hem devlet görgüsünü edinmiş, Kurmay Albay rütbesiyle ayrıldığı tekaütlük zamanlarında velût bir edib kişi olacağını da kısa sürede bizlere göstermiş bulunan Tamer Şahin’in bir tarih çalışmasıyla buluşuyoruz.

Tamer Şahin,
Papirüs Yayınları,
2025, İstanbul
Yeni eseri “Denizi Çorba Ettim” başlığıyla yayınlandı; Muhteşem Yüzyıl alt başlığıyla okunması gereken bir anlatı…
Yazarlık becerisini ilk romanı Annemin Mirası’ndan ve sonraki Aklın Kusuru adlı romanından beri izlediğim, hatta her ikisi üzerine kitap eleştirisi yazdığım romancımız bu kez bir tarih romanı değil, tarih anlatımını İNTAK sanatı üzerinden kurgulamıştır.
Osmanlıca İntak, Frenkçede fabl bilindiği üzere cansız varlıkların konuşturulması sanatıdır, edebiyatta teşhiş yani şahsileştirme, kişileştirme sanatıyla birlikte kullanılır; anılır.
Papirüs Yayınları tarafından basılıp kısa süre önce kitabevi raflarına gönderilmiş bu muhteşem anlatının yazarına “Tamerî Tarihi yazmışsın!” desek az kalacak görünüyor; kelimenin tam anlamıyla bunu hak ediyor.
Şahin’in Tamerî Tarihi, “Teşhis ve İntak” sanatına dayanıyor.
Denizlerde korsanlığa soyunmuş Müslüman denizci haydutların ve karadaki şalvarı şaltak Osmanlıya Akdeniz’de gücünü göstermeye çıkmış leventlerin başındaki reislerin Baştarda adıyla bilinen amiral teknesi sözü başlatır. Haliç Tersanesinden sabah güneşiyle beraber suya indirilmiştir. Alır kalemi eline, bize geçtiği ve geride iz bırakmayan suları her şıpırtısıyla tek tek anlatır.
Sonra “denizi çorba etmeye” kalkışmış baştarda arkasına öteki tekneleri takarak yol alacaktır. Tamerî Tarihi’nde şimdi karşımıza baştardanın kaptan köşkünde tutulan denizci sicili defteri sözü bırakılan yerde kapar, ki buna Kitap adı verilecektir. Bu kez Kitap’tan dinleriz gelişmeleri, tarihin seyrüseferini…
Ardından karşımıza bütün bunlara burun kıvıran Mühür, Davud’un ünlü yıldızı çıkar. Bu kez mühürden, kendisi olmasaydı ne baştardanın ne kitabın esâmesinin okunmayacağı sözleriyle anlattığı hikâyenin devamını dinleriz.
Araya gerçek şahıslar da karışır; “Don Quijote”nin yaratıcısı Miguel de Cervantes bunlardan birisi olur.
Bu zengin karakterler geçidiyle bir roman keyifle okunur Tamerî Tarihi. Üstelik Akdeniz’in, denizciliğin, Osmanlı tarihinin muhteşem yıllarını ziyadesiyle cansız nesneleri konuşturmanın gizli hazzını yaşatarak…
Kendi hesabıma kârlı çıktığım bir şeyi ekleyerek sözü Baştarda’ya bırakıyorum: Roman-tarihçe boyunca denizcilik terimlerini sindirerek anlamama, öğrenmeme sebebiyet ve imkân verdiği için “Tamerî Tarihini” yazan Tamer Şahin’e okuru olarak müteşekkir kalıyoruz.
Osmanlının eponim anlatımından dilime dolandı, mütemadiyen eski lisan kullandım, ben böyle değildim, yazarımız Bay Tamer Şahin’in eserini okudum da böyle oldum.
Biz yazarlar biraz dil bukalemunuyuz galiba; merak etmeyiniz ki, bir sonraki “meseleli Mesele” yazımda güncel dile döneriz…