5 Ağustos 2024’te Bangladeş genelkurmay başkanı General Waker-uz-Zaman, on beş yıldır iktidarda olan Başbakan Sheikh Hasina’nın kaçtığını duyurdu. 8 Ağustos’ta muhalefet lideri Nobel Barış Ödülü sahibi Muhammad Yunus, ordunun desteklediği geçici hükümetin başına geçti. Sözü neydi? Hasina’yı deviren halk ayaklanmasında dile getirilen demokratik talepleri yerine getirmek. Peki bir yıl sonra, “Temmuz devrimi”nin uyandırdığı umutlara ne oldu?
Bangladeş, İngiliz sömürge Hindistan’ının bölünmesiyle ortaya çıkan bağımsız devletlerden biriydi: 1947’deki bölünmeyle Hindistan ve Pakistan, ardından 1971’de Bangladeş kuruldu. Bu iki ayrılık, 1947’de İngilizler tarafından yapay olarak çizilen sınırların bir sonucu olarak, her biri milyonlarca kişinin ölümüne ve yerinden edilmesine neden olan savaşlara yol açtı.
Müslüman veya Hindu çoğunluklu bölgeler arasında çizilen sınırlar, böldükleri halkların gerçek ekonomik ve sosyal bağlarını ve iradelerini hiçe sayıyordu ve sömürgecilikten kurtulan devletler arasında sürekli sınır çatışmalarına neden oldu. Sömürgeciler, egemenliklerini sürdürmek için etnik veya dini grupları birbirine düşürmüştü; onların yerini alan milliyetçiler de aynı yolu izlediler. 1971’de, Pakistan ordusunun ABD’nin onayıyla Doğu Pakistan halkına karşı yürüttüğü acımasız savaşın ve Hindistan’ın Pakistan ordusuna karşı askeri müdahalesinin ardından, Doğu Pakistan bağımsız Bangladeş oldu. O zamandan beri ülkenin siyasi hayatı şiddetli çatışmalar, militanların ve siyasi liderlerin suikastları ve askeri darbelerle şekillendi. Askeri diktatörlük dönemleri dışında (esas olarak 1975-1990 yılları), iki rakip burjuva milliyetçi parti dönüşümlü olarak iktidarda kaldı: muhafazakar Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ve tarihsel olarak ilerici, hatta sosyalist olarak kendini tanıtan Şeyh Hasina’nın Awami Ligi (Halk Ligi). 2009’da yeniden iktidara gelen Hasina, otoriter bir rejim kurdu.
Emperyalizm tarafından şekillendirilmiş, az gelişmiş bir ülke
Yüksek büyüme oranları nedeniyle bazen “ekonomik mucize” olarak nitelense de Bangladeş gerçekte yoksulluk ve azgelişmişlikten musdarip. Sömürgecilikten miras kalan bu sorunlar, günümüzde daha çok büyük emperyalist burjuvazinin dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetinin bir sonucu. 2010 yılından bu yana Çin’in ardından dünyanın ikinci büyük tekstil ihracatçısı olan ülke Amerikalı ve Avrupalı giyim şirketleri H&M, Zara, Adidas, Gap’ın kararlarına tabi olan, en alt düzeyde bir alt yüklenici olarak dünya ekonomisine entegre edildi. Bu şirketler pazarı yönetmekte ve ülkedeki 4 bini aşkın tekstil fabrikasında üretilen servetin aslan payını cebe indirmektedir. Yüzde 60’ını genç kadınların oluşturduğu 4,5 milyon işçi genellikle tehlikeli koşullarda çalışıyor. Bunun en somut örneğini 2013 yılında Rana Plaza binasının çökmesi sonucu 1.138 işçinin hayatını kaybetmesiyle trajik bir şekilde gördük.

2024 yılında aylık yaklaşık 90 avro maaşla, günde 9 ila 14 saat (ve hatta daha fazla, dünya talebinin en yoğun olduğu dönemlerde 7 gün 24 saat) çalışıyorlar. Bangladeş’in ihracat değerinin %82’sini (2023 yılında 36 milyar dolar) üretiyorlar ve bu ihracat, doğrudan veya devlet kasalarının yağmalanması yoluyla, Bangladeş’in kapitalistlerinin, siyasi ve askeri liderlerinin servetlerinin temelini oluşturuyor. Bu liderler, büyük emperyalist burjuvazinin ajanları olarak bu şekilde ödüllendiriliyorlar.
18 milyon gencin işsizliğe mahkum olduğu geniş halk kitleleri ise, her yıl göç eden 500 bin Bangladeşlinin arasına katılamadıysa hayatta kalmak için kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda. Kapitalizm, insanlara geçimini sağlayacak bir iş ve maaş garanti edemiyor. Tekstil üretiminin değeri son on beş yılda dört katına çıkmış olsa da sömürünün acımasızlığı değişmedi aksini daha da arttı. İşte Temmuz 2024 ayaklanması bu “ekonomik mucize”nin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Kota karşıtı mücadeleden rejime karşı ayaklanmaya
Ayaklanmanın görünen nedeni, ülkede kamu işlerinin yüzde 30’unun 1971 bağımsızlık savaşında Pakistan ordusuna karşı savaşan siviller ve onların çocuklarına; 2010’dan itibaren de torunlarına ayrılmasını öngören kanundu. Yıllarca süren öğrenci mücadelesinin ardından 2018’de kaldırılan bu kotalar, 5 Haziran 2024’te Yüksek Mahkeme tarafından yeniden yürürlüğe kondu. Ardından kota karşıtı hareket yeniden başladı. 1 Temmuz’da öğrenciler, Ayrımcılığa Karşı Öğrenciler (SAD) örgütünü kurdular. Şehirlerde on binlerce öğrenci ve kendilerini geleceksiz hisseden her kesimden gençler tarafından protestolar ve karayolu ve demiryolu blokajları düzenlendi.
Protestolar karşısında Hasina, göstericileri “ulusal kurtuluşa karşı hainler” olarak nitelendirerek kışkırtmakla yetinmedi, Temmuz ortasında, partisine bağlı silahlı öğrenci ve yönetici grupları ile devlet güçleri tarafından yürütülen şiddetli bir baskı kampanyası başlattı. En acımasız olanlar arasında, 2000-2010 yıllarında ABD ve İngiltere tarafından eğitilmiş olan Hızlı Hareket Taburları’nın terörle mücadele birimleri vardı. Bu birimler, binlerce muhalifi ortadan kaldırmış olmalarıyla biliniyordu.
16 Temmuz’da muhalif öğrenci Abu Sayed’in kolları açık bir şekilde dururken polis tarafından öldürülmesini gösteren video kaydı, hikayesi gibi hızla yayıldı: Yoksul bir işçi ailesinden gelen, eğitim masraflarını karşılamak için köylülerinin para topladığı Sayed, çoğu evlerinde olmak üzere devlet güçlerinin baskınlarında öldürülen 1.400’ü aşkın kişiden biriydi. Baskınlarda 10.000’den fazla kişi tutuklandı ve çoğu işkence gördü. Ancak, baskılar protestoları durdurmak bir yana daha da alevlendirdi.
Hareketin gücü kotalara karşı duyulan adaletsizlik hissinin yanı sıra, ülkenin kalkınmasıyla ilgili resmi söylemlerle gerçekte yaşananlar arasındaki derin çelişkiden beslenen öfkeden kaynaklanıyordu. Sosyal eşitsizlikler artarken çift haneli enflasyon ve artan yoksullukla ezilen halk gıdaya erişmekte zorlanıyordu. Buna kitlesel işsizlik, yaygınlaşan yolsuzluk ve son olarak Hasina hükümetinin açık otoriterliği de eklenince öğrencilerin başlattığı bu hareket, biriken sosyal ve siyasi öfkeyi ifade etmek için bir buluşma noktası haline geldi. 21 Temmuz’da Yüksek Mahkeme kotalar konusunda geri adım attığında, artık çok geçti: hareket rejime karşı bir isyana dönüşmüştü.
Temmuz ayaklanmasında işçiler
Öğrencilerin cesareti, sefalet içindeki bir topluma ve otoriter ve yozlaşmış bir devlete karşı mücadele ettikleri duygusu, toplumun yeni katmanlarını da mücadeleye çekmişti. Çekçek (bisiklet taksiler) sürücüleri, araçlarını ambulansa dönüştürerek baskının kurbanı olan göstericilere yardım ettiler. Günlük işçiler, küçük esnaf, kayıt dışı ekonomide çalışanlar ve tekstil işçileri de isyana katıldılar ve yüzlercesi hayatını kaybetti.
İşçiler, öğrencilerle pek çok ortak nedeni paylaşıyordu ve ayrıca kendilerine ait nedenleri de vardı. İşçi ve öğrenci militanlar 16 Temmuz’dan itibaren, bazen ormanlarda, tekstil işçi sınıfına mücadeleyi yaymak için gizli toplantılar düzenlediler. Gazipur’da 16 ve 17 Temmuz tarihleri arasında binlerce broşür dağıtıldı. Burada tekstil işçileri, öğrencileri ve diğer işçileri de peşlerinden sürüklediler: 17 Temmuz’da 10 bin kişi toplandı. Ertesi gün polis evlere, okullara ve fabrikalara baskınlar düzenleyerek toplu tutuklamalar yaptı; aynı anda ordu helikopterleri göstericilere ateş açtı. Tekstil işçisi Nazrul Islam öldürüldü, birçok kişi yaralandı. 25 Temmuz’da yeni broşürler ortaya çıktı: bu broşürlerde öğrencilerin taleplerinin yanı sıra öldürülen işçiler için adalet, kovuşturmaların durdurulması, toplantılara yönelik baskının yasaklanması, asgari ücretin 30 bin Taka’ya (230 avro) çıkarılması ve fabrikaların kârlarının açıklanmasını talep ediyordu.
İsyanın liderliği, SAD öğrencilerinin elinde
İşçiler protestolara yoğun bir şekilde katıldılar ve aralarından bazı militanlar taleplerini dile getirmeye çalıştılar, ancak işçi sınıfı hiçbir zaman kendi mücadele organlarına, kendi programına ve daha da önemlisi ayaklanmada liderlik rolüne sahip olmadı. Talepler, sloganlar ve çağrılar SAD’ın öğrenci liderlerine bağlıydı. Tereddütlerine rağmen, rejime karşı bir halk ayaklanması haline gelen hareketin liderliğini üstlendiler. Ancak hiçbir zaman işçilerin ihtiyaçlarıyla ilgili talepleri veya kapitalistlerin kâr ve iktidarına yönelik hedefleri öne çıkarmadılar. Ayaklanmayı küçük burjuva demokratik özlemleriyle sınırladılar: Özgürlük, ilerleme, eşitlik ve adalet ilkelerine yaptıkları çağrılar, geniş kitlelerin duygularını yansıtıyor olsa da, kapitalist egemenliği ve emperyalist düzeni kabul ettikleri için boş sözler olarak kalmaya mahkumdu.
Öğrenci liderleri kotalar konusunda haklarını elde ettikten sonra, kurbanlar için adalet ve çeşitli liderlerin istifasını talep etmekle yetindiler. 3 Ağustos’ta isyanın derinleşmesi onları tek bir talebe yönlendirdi: Hasina’nın istifası. Bu hedefe ulaşmak için, vergi, harç ve kamu kurumlarını boykot etmeye odaklanan “işbirliği yapmama” adlı bir plan sundular. Bu plan, özellikle tekstil ve Chittagong limanındaki işçileri işe gitmemeye çağırıyordu. Öğrenci liderleri, işçi sınıfının ekonomik ağırlığını politikalarında bir kaldıraç olarak kullanmayı umuyorlardı. Sonunda, 4 Ağustos’ta, bu liderlerden biri olan Nahid Islam şöyle dedi: “Sopalar yetmezse, silaha sarılmaya hazırız. […] Her mahallede, her köyde direniş komiteleri kurun. […] Bundan böyle, ülkeyi öğrenciler yönetecek.” Sonraki gelişmeler, bu devrimci sözlere rağmen, bunun mümkün olmadığını gösterecekti.
Ordu Hasina’yı terk ediyor
Ülkeyi otoriter bir şekilde yöneten Hasina bunu iktidarın gerçek sahibi olan kapitalistlerin çıkarları için yapıyordu. Kapitalist sınıf da devlet aygıtına dayanıyordu. Ancak öğrenci liderler hiçbir zaman bu iktidarı hedef almadılar. O zaman mesele boykot etmek veya engellemek değil, bu iktidarı ortadan kaldırmak ve onu başka bir iktidarla, yani bunu yapabilecek tek sınıf olan işçi sınıfının iktidarıyla değiştirmek olacaktı. Ancak hiçbir siyasi güç, kendi içinde bu hedefi ona vermek istemiyordu.
Mülkiyet sahibi sınıfların liderleri açısından hareketin sadece baskı, sokağa çıkma yasağı ve internetin kesilmesi ile durdurulamayacağı açıktı. 3 ve 4 Ağustos’ta, yarım milyondan fazla gösterici, baskılar doruk noktasına ulaşmasına rağmen yılmadan bir araya geldi. Ayaklanmanın devrime dönüşmeden önce yatıştırılması için bir çözüm bulunması gerekiyordu. Sonuçları belirsiz olan daha şiddetli bir baskıya girişmek yerine, demokratik illüzyonları kullanma kararı alındı. 4 Ağustos akşamı, başkomutan General Waker-uz-Zaman, o gün hala baskılara katılan ordunun “her zaman halkın yanında olacağını“ açıkladı. Aynı gün emekli subaylar, ordunun “sokaklardan çekilmesini” talep ettiler. Hatta eski bir genelkurmay başkanı “Tüm cinayetler, işkenceler, kayıplar ve toplu tutuklamalar bizi derinden endişelendiriyor ve üzüyor. […] Silahlı kuvvetlerimiz, hiçbir koşulda mevcut durumun sorumlusu olanlara yardım etmemelidir” açıklamasını yaptı. Ordu Hasina’yı terk etmişti. Ertesi gün General Zaman, on beş yıllık iktidarının ardından Hasina’nın Hindistan’a kaçtığını duyurdu. O sırada yüz binlerce protestocu, SAD’ın çağrısıyla “Dakka için Uzun Yürüyüş“e çıkmıştı: Öğrenci lideri Asif Mahmud’a göre “son savaş” olması gereken bu yürüyüş, halkın coşkusuyla dolu bir kutlamaya dönüştü.
Hasina gitti, generaller kaldı
İsyan, varlıklı kesimi önemli bir geri çekilmeye zorlamıştı ancak bu başarının belirleyici bir yanı olmadığına dair bir farkındalık yoktu. Hasina, ordunun ve devlet aygıtının başına sadık kişileri getirmişti. General Zaman Hasina’nın ailesiyle evlilik bağıyla bağlıydı. Birçok tekstil kapitalisti, bazen üye, hatta milletvekili olarak Awami Ligi ile bağlantılıydı. Hasina’nın düşüşüyle birlikte, bazıları fabrikalarını kapatıp yurtdışına kaçmanın daha akıllıca olacağına karar verdi. Ancak kapitalistlerin sınıf çıkarları, Hasina ve belirli kapitalistlerin durumunun ötesine geçiyordu. Önemli olanı korumak için, bir geri çekilme ve görünürde bir karışıklık riskini göze almak gerekiyordu.
İsyana katılan işçilerin sayısı giderek artıyordu ve komite kurma çağrısına uymaları riski vardı, bu yüzden acilen harekete geçilmeliydi. Askerler ve genç subaylar arasında, baskının şiddetine karşı hoşnutsuzluk, hatta isyana sempati belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştı. Her şeyden önce, tekstil işçilerinin sömürüsüne devam edebilmek için istikrarlı bir duruma dönülmesi şarttı, zira Temmuz ayı sonunda sektörün patronları günde 150 milyon dolar zarar ettiklerini açıklamışlardı. İsyan ve baskı, üretimi aksatmıştı. Sipariş verenler, yani Amerikalı ve Avrupalı çokuluslu giyim şirketleri için beklemek bir seçenek değildi. Bangladeşli kapitalistler siparişleri karşılayamadığında Hindistan veya Vietnam’daki rakiplerine gidiyorlardı. Küresel ekonomide rekabet gücü sadece ücretlerin seviyesiyle değil devletlerin sömürünün sürekliliğini sağlama kapasitesiyle de ölçülür. Hasina bu rolü artık yerine getiremediğinden terk edildi ve generaller B planı için harekete geçti.
Yunus ve geçici hükümet
Hasina’nın kaçışı, ülkedeki 200 bin polisin, bastırdıkları kesimin öfkesinden korktukları için saklanmalarına neden olmuştu. Toplumun en gerici kesimleri bu durumu fırsat bilerek, özellikle Hindu azınlığa karşı toplumsal şiddet eylemlerine girişti. Bu nedenle öğrenciler, trafiği düzenlemek, sokakları temizlemek, mahalleleri, malları ve ibadethaneleri korumak için örgütlendiler. Ancak bununla “ülkeyi yönetmek” arasında büyük bir fark vardı.
İnisiyatif ordudaydı – ordu ise sokakları hiç terk etmemişti. Arkasında uzun bir deneyim vardı. 6 Ağustos’tan itibaren, ordunun liderleri ile muhalefet partileri arasında bir toplantı yapıldı. Aynı gün ordu öğrenci liderlerini yeni hükümetin oluşumu için müzakereye davet etti. Öğrenci liderleri, kanlı bir baskıdan sonra demokrasinin garantörü rolünü üstlenen orduya destek verdiler. Bir isim üzerinde anlaştılar: Muhammed Yunus. 8 Ağustos’tan itibaren Yunus geçici hükümetini kurdu.
2006 Nobel Barış Ödülü sahibi, “yoksulların bankeri” olarak bilinen ve mikro krediler konusunda uzmanlaşmış Yunus, çeşitli burjuva kurumlarında uzun bir kariyere sahipti. Hasina’nın muhalifi olan Yunus, hiçbir partiye üye değildi. Burjuva ve emperyalist sınıfın proletarya üzerindeki egemenliğini sürdürmek için demokratik bir vitrin görevi görebilirdi. Öğrencilerin duygularını ustaca okşayarak, onların isyanını “Temmuz Devrimi” olarak nitelendirdi, oysa bu isyanı bastırmakla görevli olan kendisiydi.
Yunus, eski bankacılar, savcılar, büyükelçiler ve üst düzey ordu subaylarından oluşan geçici hükümetini kurdu. Merkez bankasının başına, 27 yıl boyunca Uluslararası Para Fonu’nda çalışan ve müdahaleleriyle Bangladeş’te sefaletin yayılmasına katkıda bulunan bir ekonomisti atadı. İçişleri bakanlığını, ayaklanma sırasında göstericiler tarafından ele geçirilen silahların bir an önce geri alınması gerektiğini vurgulayan eski bir üst düzey ordu subayına verdi. Son olarak, geçici hükümetin Temmuz ayaklanmacılarını da temsil ettiği izlenimini vermek için, iki önemli öğrenci lideri olan Nahid Islam ve Asif Mahmud’a alt düzey bakanlık görevleri verdi.
Geçici hükümet tekstil işçilerine karşı
Ancak işçiler hala sefalet ücretleri, ödenmemiş maaşlar, işsizlik ve sürekli artan fiyatlarla karşı karşıyaydı. Bu nedenle, Ağustos 2024’ten itibaren aylarca ve Mart 2025’te yeniden grevler ve işçi gösterileri çoğaldı. Sosyal eşitlik ve adalet vaatlerinde bulunan geçici hükümet hakkında, işçilerin kaderini önemsediği umudunu uyandıran bazı yanılsamalar vardı. İşçiler Hasina’yı kovarak demokratik haklar kazandıklarını düşünseler de karşılarında, yine patronların paralı çeteleri, sarı sendikaların liderleri ve her zaman olduğu gibi polis ve orduyu buldular. Yunus, mücadeleyi sürdüren işçileri yabancıların veya Awami Ligi’nin hizmetinde olmakla, “Temmuz devriminin” düşmanları olmakla suçladı. 2024 yılının Ağustos ayı sonunda, orduya özel yargı yetkileri verildi ve Yunus’un bir danışmanının “yıkıcı faaliyetler” olarak nitelendirdiği eylemlere son vermek için sanayi bölgelerine konuşlandırıldı. O zamandan beri, 2013 ve 2023 yıllarındaki işçi mücadelelerinde olduğu gibi, en az iki işçi devlet güçleri tarafından öldürüldü. Tekstil işçileri, hiç vakit kaybetmeden geçici hükümetin işçi düşmanı doğasını ortaya çıkardılar.
Mücadelenin sonucu henüz belli değil
Bugün, kriz hala devam ediyor. Awami Ligi yasaklandı ve Şubat-Mart aylarında “Şeytan Avı” operasyonu sırasında 12.000 üyesi tutuklandı. Boşalan pozisyonları ele geçirmek için burjuvazinin farklı siyasi fraksiyonları arasında rekabet kızışıyor. BNP, İslam Kongresi ve artık SAD öğrenci liderleri tarafından kurulan Ulusal Vatandaş Partisi, geçici hükümet gibi milliyetçi ve özellikle Hindistan’a karşı saldırgan bir tutum sergiliyorlar. Patronların hizmetinde olan Awami Ligi çetelerinin yerini çoktan BNP çeteleri aldı. İslamcılar ise gösteriler düzenliyor ve başı açık kadınları taciz ediyor. Mayıs sonunda, orduyla ilişkileri gergin olan Yunus istifa tehdidinde bulundu. Generallerin tehditleri ise başka bir boyutta: “Ülkenin egemenliği ve birliği” adına, askeri darbeyle siyasi krizi çözmeye ve aynı zamanda toplumsal kargaşayı bastırmaya çalışabilir.
Sonuç? Kesin olan şey, burjuva demokrasisinin varlığını sürdürmek için Bangladeş gibi az gelişmiş bir ülkede elinden geleni yaptığıdır. Ne Şubat 2026’da yapılacak olası seçimler ne de anayasa reformunun “otoriterliğin geri dönüşünü” engellemesi mümkün görünmüyor. Hasina yönetimindeki devletin acımasızlığı onun kişiliğinin bir sonucu değil, uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin sonucuydu. Zaten kapitalizm çerçevesinde başka türlüsü de mümkün değildi. SAD’ın öğrenci liderleri Temmuz ayaklanmasını bu çıkmaza sürüklediler. İşte bu yüzden Yunus hükümeti tekstil işçilerinin mücadelelerine iftiralar, coplar ve kurşunlarla yanıt verebildi.
Gelecek için dersler
Ordu yeniden saldırıya geçerse, inisiyatif yeniden öğrenci gençliğine geçerse ya da işçi sınıfının henüz dağınık olan mücadelelerinin yaygınlaşmasıyla olursa olsun, 2024 yazından daha belirleyici mücadeleler bizi bekliyor. bu nedenle geçen yıldan dersler çıkarmak çok önemli olacak.
Son yıllarda Burma veya Sri Lanka’da olduğu gibi, Bangladeş’teki isyancılar da mücadeleci ruhlarından ödün vermediler. Eksik olan şey, kapitalist sistemi ve emperyalizmin dayattığı dünya bölünmesini sorgulamayı amaçlayan bir liderlikti. İşçi sınıfının gelecekteki mücadelelerinde kendi çıkarlarını ve programını savunabilmesi için devrimci bir komünist parti kurmak ve bunun için kapitalistleri ve devletlerini ortadan kaldırarak iktidarı ele geçirme hedefini benimsemek şart. Bangladeş işçi sınıfı, Asya ve dünyadaki işçilere yol göstererek, yoksulluk ve azgelişmişlikten kurtulmak için bir adım attılar. 2024 yazındaki ayaklanma ile harekete geçen, özgürlük veya ilerleme konusunda boş vaatler ve sözlerle yetinmeyi reddeden işçiler ve öğrenciler, işçi sınıfında bu perspektifini somutlaştırmak için çalışabilirler.