İzmir yanıyordu.

1922’nin Eylül’ü…

Dağlardan gelen zafer haberlerine rağmen şehir, geride kalanlar için cehenneme dönmüştü. Yunan Ordusu çekilirken ardında duman, gözyaşı ve küle dönmüş evler bırakıyordu.

O meşum günlerde, henüz sekiz yaşında olan Nesim, annesinin dizi dibine yapışmış, babasının gözlerinde ise korkuyu ilk kez görüyordu. Sığınacak yer kalmamıştı. Evleri kül olmuştu.

Çaresizce sahile indiler. Denizde çırpınan dalgalar arasındaki pek çok sandaldan birine binip, sığındılar; öylece, deniz üstünde tam yedi gün yaşadılar. Geceleri ayaz, gündüzleri korku. İzmir Körfezinde demirlenmiş, galiba orada unutulmuş öteki sandallarda, irili ufaklı kayıklarda başkaları da vardı; hep sığınmışlardı. Nesim’e göre onlar tıpkı eski mahallelerinde nasılsa şimdi komşuları olmuştu artık. Kiminin bebesi ağlıyor, kiminin yaşlısı dua ediyordu. Kimse konuşmak istemiyor, sandaldan sandala arada bir birkaç laf gidip geliyordu; tuhaf bir suskunluk içindeydiler ve galiba göz göze gelmek yetiyordu. O bir haftalık hayatta kalma çabası, küçük Nesim’in çocukluğunu orada, o sandalda bırakmasına sebep oldu.

Ortalık biraz yatışıp da tekrar karaya döndüklerinde Nesim’e bir durgunluk, olgunluk, âdeta bir büyüklük hali gelmişti; bu acılarla büyüdü, hayata devam etti, iş kurdu, aile kurdu, evlatlarını sahiplendi ve benim de büyükbabam, dedem oldu. Bu hikâye Mutfakta Reca Var’ın dedesinin hikâyesidir.

Evet; bir hafta sonra kıyıya döndüklerinde, sanki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ve olmadı da.

Annesi, ikinci çocuğunu doğururken yaşamını yitirdi. O gün, ailede bir devrin sonu başladı. Babası acı içinde sanki kavruluyordu, hayata tutunmak için yeniden ailesini ayağa kaldırmalıydı; nitekim, kısa süre sonra, Brezilya’da kızları olan bir kadınla evlendi. Kadının gelişinde bir hüzün, sözlerinde bir soğukluk, gözlerinde sisli puslu bakışlar vardı. Nesim bunu seziyordu.

Ama asıl felaket babası öldükten sonra geldi. O sırada Nesim 14, kardeşi Jozef 12 yaşındaydı. Üvey anne, kendi kızlarını Brezilya’dan getirdiğinde, evdeki hava değişti. Kadın çocukların yüzüne haykırır gibi “Sizlerden bana ne! Ne haliniz varsa görün…” dediği gün, çocukların hayatlar bambaşka bir yöne savrulacaktı. Babasının dul kalmış karısı, bir süre sonra kızlarını alıp tekrar Brezilya’ya dönerken çocuklara belki de başka bir dünya açması muhtemel bir kapıyı kapatıyor, onları yoksulluk ve yalnızlığın içine iteliyordu.

Nesim biliyordu; üvey anne artık gelmezdi ama Jozef o sabah üvey de olsa, yüreğinin taştan olmayacağını ümit ettiği kadının bir gün geri geleceğini sanarak bekledi. Ama gelmedi. Aç ve ağlayan bir çocuk olarak, İzmir’in taş sokaklarında dolandı, en sonunda bir kilisenin duvarına sırtını verdi. Uyuyakalmıştı orada. Sabah bir rahibe onu fark etti.

“O senin kardeşin mi?” dedi rahibe, başka bir çocuğa göstererek.

“Hayır, kimsem yok artık,” dedi Jozef.

Ama kaderin oyunları daha bitmemişti. İzmir’de herkes birbirini az çok tanırdı. Rahibe, onun kim olduğunu sordu soruşturdu, ailenin en büyük oğluna, yani dayısına Jozef’i teslim etti. Artık sokaklarda değil, yine bir sofrada ekmek bölüşerek yaşamaya başladı.

Bütün bunlar olurken, Nesim ortadan kaybolmuştu. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Ne mektup, ne haber… Yıllar sonra bir sabah ansızın, 16 yaşında, ince uzun bir delikanlı olarak çıkıp gelene dek. Kardeşinin elini tuttu. Göz göze geldiler.

“Ben geldim, Jozef,” dedi sadece.

Geldikten sonra da pek anlatmadı neler yaşadığını. Ama gözlerinin içinde sanki İzmir yangınını, sandalda geçen o yedi günü, annesizliği ve kaybolduğu yılları hep taşıdı.

Bu hikâyede her şey yıkılmış gibi görünse de, aslında ayakta kalan bir şey vardı: Aile… Herkes bir yana savrulmuş, herkes bir sınav vermişti. Ama sonunda birbirlerini yeniden bulmuşlardı.

Nesim’in amcalarıysa o yıllarda İzmir’e farklı bir katkı sunmuşlardı. Şimdilerde Asansör semti diye anılan mahalledeki meşhur Asansör’ün yapımında elleri, terleri vardı. Taş taşımışlar, tuğla dizmişlerdi. O asansör, sadece yukarı çıkan bir araç değildi, hayata tekrar sarılmak ve hiç bıkıp usanmamak adına uğraşan insanlar için aynı zamanda aşağıdan gelenlerin yeniden yükselebilmesine dair bir simgeydi.

Ve Hikâyenin Sonu: Boyoz ve Bir Fincan Çay

Tekrar buluştukları o gün, Nesim ile Jozef, uzun yıllar sonra ilk defa birlikte sabah kahvaltısı yapacaklardı; sofraya oturdular. Yaşlı teyzeleri, mutfağın köşesinde fırından çıkardığı sıcacık boyozları getirdi. Yanına haşlanmış yumurta koydu.

Nesim bir boyozu alıp kardeşine uzattı.

“Her şeye rağmen,” dedi, “hâlâ bir ekmeği bölüşebiliyoruz.”

Ve o an İzmir’in her şeyiyle kavrulmuş ama yine de dimdik ayakta kalmış ruhu sofraya sinmişti: Boyozun kıtırı, çayın buğusu ve kardeşliğin ruhları ısıtan sıcağı…


İzmir Boyozu Tarifi

🍞 Malzemeler:

  • 500 g un
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 250 ml ılık su (yaklaşık 1 su bardağı)
  • 150 g margarin veya tereyağı (eritilmiş)
  • Açmak için: bir miktar nişasta (mısır nişastası olabilir)

👩‍🍳 Yapılışı:

  • Hamuru yoğur: Unu ve tuzu karıştır. Ilık suyu yavaş yavaş ekleyerek kulak memesi kıvamında bir hamur yoğur.
  • Dinlendir: Hamuru 6 eşit bezeye ayır. Üzerini ört ve en az 30 dakika dinlendir.
  • İncecik aç: Her bezeyi nişasta yardımıyla yufka gibi incecik aç.
  • Yağla katla: Açtığın yufkanın her yerine erimiş margarin sür. Kenarlardan bohça gibi katla.
  • Rulo yap: Katladığın yufkayı rulo yap ve tekrar 15-20 dakika dinlendir.
  • Şekil ver: Her ruloyu gül böreği gibi kıvır, tepsiye diz.
  • Fırına ver: Önceden ısıtılmış 200°C fırında altın rengi alana kadar (30-40 dk) pişir.

🍳 Yanına ne gider?

  • Haşlanmış yumurta (İzmir usulü olmazsa olmaz!)
  • Demli ince belli çay
  • Bir tutam sohbet

Yazar

Share.
Exit mobile version