Dünyada en nefret edilen roman kahramanı, bana sorarsanız, polis müfettişi Javert olmalıdır.
Adamdaki takip ısrarı “Sefiller” romanına sığmaz, Fransız romantik edebiyatının büyük kalemi Victor Hugo’nun bin 600 sayfa hacminde yazdığı dev eserden dışarı taşıp günümüze kadar ulaşır.
Türkçeye ve pek çok dile çevrilirken ucundan kenarından yayınevlerinin kırpıp kısalttığı romanda Müfettiş Javert’in kişisel bir saplantı gibi suçluyu takip ısrarı, azmi, inat ve sebâtı bir heyûla olup okuru bunaltır; eminim pek çoğumuz da bu adamdan ciddi şekilde yaka silker.
Ömrü hayatı boyunca ondan köşe bucak kaçıp saklanan Jean-Valjean nihayetinde teslim olup tekrar kürek mahkûmiyeti için forsalığı göze aldığında “Benden ne istiyorsun, hâlâ bıkmadın mı, yetmedi mi!” diye sormadan edemez.
O bunu sorarken, Mevlana’nın Mesnevi’deki sözü aklımızın bir köşesinden çıkıp gelir:
“Vallahi fare deliğine girsen yine bir kedi pençesine çatarsın! “
Ciddi olalım; alıntının numarasını da verelim:
Mesnevi, II.Cilt, Devlet Kitapları, Beyit #593

Oyunun koreografisinde rol alan 12 dansçı da dahil olmak üzere nerdeyse 30 kişilik dev kadrosunu AKM’nin geniş sahnesinde kelimenin tam anlamıyla “ayaklarını yerden kesercesine uçurtan” yönetmeni İpek Atagün’dür.
Tiyatro Eleştirmenleri Birliği-TEB ve Sadri Alışık Tiyatro Ödüllerinin aynı yıl, ayrı dallarda, ikisini birden almış bulunan Atagün, tiyatroda oyunculuğun yanı sıra yönetmen, eğitimci ve yönetici olarak emeği geçen tam bir tiyatro insanı… Geçen yıldan bu yana İstanbul Devlet Tiyatrosunda perde açan “Meddah ve Cellat” oyununu da yönetmişti.
Anadolu’daki DT sahnelerine ayağına üşenmeden giderek oralarda pek çok oyun sahnelemiş İpek Hanımın Sefiller’de ortaya koyduğu tarzın, edebiyatta benzerliği de var:
Gabriel Garcia Marquez’in büyülü gerçekçiliği; bu tarzın Türk edebiyatında karşılığını da Latife Tekin’in ve bir de Sabâ Altınsay’ın romanlarında buluruz.
Yönetmen Atagün, o bildiğimiz Sefiller’i, iki perde ve 160 dakikalık oyunda romandan ve tiyatro metninden alıyor, içine bir ruh üflüyor ve büyülenmiş gibi sarıp sarmalıyor.
Öyle büyük eserler vardır ki, bir balon gibi parlak ve gergin şişkinliğiyle önce göz doldurur ama daha birkaç sahne geçmeden o balon sönmeye başlar, eser kaybolur gider; ipliğiyle ağzı büzülmüş o balon küçülür, biraz pörsümeye başlar, pelteleşir, rengi bile değişip buruşuk bir tuhaflığa bulaşır, uçmaya artık mecali kalmadığından yerlerde paçavra gibi sürünür. 160 dakikalık bir oyunun balonunu söndürmeden sahnede uçurabilmek bir sanattır; İpek Atagün ve oyuncular bunu başarmış bulunuyor.
Romanın ve elbette oyunun başrol karakteri Valjean’ın kötülükten iyi insana dönüşü ile onun karşıtı olan anti-kahramanı, eğer Yeşilçam Sineması diliyle söylersek kötü adam Müfettiş Javert’in nefes kesen takibini, onların hikâyesine eşlik eden tüm karakterleri epik tiyatroya ait bir büyülü fırçayla boyanmış halde izliyoruz.
Ana karakterler olmasına rağmen ansambl tiyatroya dönüştürmesiyle, yönetmen İpek Atagün tarifine çalıştığımız başarısını ortaya koymakta. Hatırlanacağı gibi oyuncuların kolektif bir bütün olarak uyumlu gösterimi sonucu tiyatroda ana karakterlerin gözden yitmesi, “ansambl” tarzdır. Atagün’un yorumladığı Sefiller’de ansambl ve epik izler görmekte, kusursuz bir müzik ve koreografik şöleni arkasında bu büyük dramı izlemekteyiz.
Tek eleştirimiz, AKM’nin salondaki ses ve belki akustik problemine aittir; giderilmez, halledilmez şey değil!
Sonunda kendisini Seine nehri sularına atarak hayatına kıyan Müfettiş Javert’den Türk kârisi-okurları çok evvelden beri yaka silker. Romanın Fransızcada yayınlandığı aynı yıl, 1862’de, günlük gazete Ruznâme-i Cerîde-i Havâdis‘te tefrika edilmiş halinden beri illallah der… Osmanlı modernleşmesinin mühim isimlerinden Mehmet Tahir Münif Paşa tarafından tercüme edilmiş tefrika, o vakit, “Mağdûrîn Hikâyesi” başlığıyla yayınlanmıştı. Valjean kupkuru bir adaletin karşısında bir mağdurdur.
İstanbul’un Bâbıâli’sindeki, bugünkü Cağaloğlu semtindeki gazeteye okurlardan gelen mektuplarda, hatta söylentiyi abartmıyorsak kimilerinin şahsen müracaatla, “Şu Caver (Javert) efendiye haddini bildiriniz, reca ederiz!” denildiği ve hatta “Allah müstahakkını versin, Allah’ından bulsun, ne istiyor zavallı adamdan!” diye beddua ettikleri söylenegelir.
Sefiller’i izliyorduk; Müfettişi canlandıran sanatçı Caner Kadir Gezener ile yakasını bırakmadığı zavallı Valjean’ı sahneye taşıyan Durukan Ordu bu kutuplaşmayı yansıtırken, seyirci de Caver Efendinin bir an önce sahneden yıkılıp gitmesine, “eğer ıslah olmayacaksa helak-ü perişan olmaklığına” dua ettiyse, Bâbıâli okurlarından zaman olarak farklı değil bire bir benzerlik içinde olduğundandır.
Müfettiş Javert Sendromu daha derinde bir toplumsal-kişisel saplantıya işaret eder. Javert bir arketiptir, şablondur, bu anlamıyla anti-kahramandır; nefret edilmesine sebep onun kanun ve adalet arayışı değil, insanî bir reflekse sahip olmamasındadır. Karşısındakinin çaresizliğine, zaafına bakmaz, merhamet duygusu ona hiç uğramamıştır, mutlak bir görev bilinciyle hareket eder ve günümüzün Android Robot-Cyborg’un arkaik biçimidir. Kanun/adalet denklemi onda robota öğretilmiş algoritmadan başkası değildir.
“Caver Efendi” obsesif normatiflik adıyla anılan takıntılı bir kanun sürdürücüdür; her şey kanun kitabında ne deniyorsa sadece o kadardır.
İnsanın birey olarak anlaşılması bir zafiyettir bu takıntıya sahip olanlar için, hatta tâli şeylerden bile daha uzakta, hiç akla getirilemeyecek bir şeydir. Tâli olan, hiç değilse ikincil sırayı işgal ettiğinden, yine de iyi kötü esamesi okunan bir şeydir.
Javert gibileri için siyah/beyaz dünyada başka tonlara yer verilemez: Bir kişi ya suçludur ya da masum. Bu dar anlayış onların düşünce dünyasında Maniheist / İki kutuplu kötü ve iyiden oluşmuş bir zihniyetin köhnemiş haritasını oluşturur; onlar sadece o patikalarda dolaşır.
Arno Gruen’in “Empatinin Yokluğu” başlıklı çalışmasından bir alıntı şimdi kaçınılmaz olarak buraya konuk geliyor: “Düşmanlık, kötücülük ve sadizm, [aslında] çaresizlik ve kendinden nefret etme duygusunun ürünüdür. ” Gerçekte Javert’in üstüne yapışmış olan neyse, işte o, “karşısındakini merhametsizce yargılayan, empati barındırmayan adalet takıntısı” ile örtüşür.
Aslına bakarsanız, Javert, Valjean’a veya başkalarına yönelik acımasız davranışlarında soyut yasa, kural ve düzenle içsel çatışma yaşayan biri gibi görülmelidir; ruhunda kanayan derin bir eksikliğin yarası bulunur. Bu nedenle empati körlüğü diye Gruen’in adlandırdığı kör kuyunun bekçisidir. Valjean’ın dönüşümünü, vicdan muhasebesini göremeyişi, insanın değişebileceği ihtimalini kökten reddetmesi onun körlüğüdür.
Buraya gelince, büyük yazarımız Aziz Nesin’in “Surnâme” başlıklı hiciv romanı aklımıza düşüyor. Bir cinayet işlemiş olan Berber Hayri hapse girer, idam cezası alır ama birçok kanuni gecikme nedeniyle infaz gerçekleşmez, aradan uzun yıllar geçer, bu meyanda Hayri hapishanede düzgün bir insan olarak sevilen sayılan kişiye dönüşmüştür. Bir gün infaz kararıyla onu sabahın alacasında darağacına çıkardıklarında, Hayri soracaktır:
“Siz kimi asıyorsunuz? “
“Seni; sen Berber Hayri değil misin? “
“Evet! “ der Hayri, aradan yıllar içinde pek çok şey geçmiş, insan olarak başkalaşmıştır, “[ama]…Siz suçlu diye bambaşka bir Hayri’yi asıyorsunuz…”
İdam cezası ve ölüm hayatın sonudur, hayat ise her zaman bir kaçış, kurtuluş, değişme imkânları sunar.
Sahnedeki Sefiller’de kasım kasım kasılan Javert’i izlerken bu düşünceler zihnimize doluyor, belleğimiz kimi sayfaları tarıyor, Boğaz iskelelerine uğraya uğraya giden vaporetta’lar gibi bir yığın şeyi hafızamızın sokaklarına indiriyor.
Üstelik, Javert’i günümüzün zalimlerine benzetmeye de imkân bırakıyor.
Zira Javert, Frankfurt Okulundan Adorno’nun tanımladığı otoriter kişilik tipine cuk diye oturuyor, o ve onlar düzenin dışına çıkan veya çıkabileceğine inandığı her şeyi tehdit sayıyor.
Zihnim AKM’de sahneyi izlerken, bir yandan siyasal literatürü de taramaktadır.
Seyirci koltuklarında ben oturup her karakterden çok Javert’e gözlerimi dikmiş bulunurken, dahası vardı: Max Weber’in bürokrasinin ruh hali diye tanımladığı gibi “demir kafes denilen rasyonel-bürokratik zihniyetin ete kemiğe bürünmüş haliydi Javert. Yasanın insandan önce geldiğini düşündüğü için yasa ona kutsal bir metin gibi görünüyor, bu haliyle mutlakiyete ulaşıyordu. Yasa, Javertler için insandan önce vardı, sanki birey sırf yasalar var diye yaratılmıştı.
Thomas Hobbes’u anımsamak da gerekiyordu: Hobbescu düzen takıntısı Javert’in siyasal meşruiyet anlayışıydı. Javert gibilerin bütün korkusu kaoustur, eğer Valjean’ı takipten vaz geçerse sanki Platonik ay üstü kozmik evren üstüne çökecektir; dünya zıvanadan çıkacaktır.
Süperego’nun aşırıya varmış ve iflah olmaz hali, narsist kişilik bozukluğuyla beraber Javert’de görülür. Bu yüzden Valjean ağzıyla kuş tutsa nafiledir, affedilemez, aksi halde ve zira Javert’in kendi süperego kimliği çökecektir.
Ancak nihayetinde Javert de, gün gelir, iç hesaplaşmasını yapacaktır. Müfettiş 1830 Burjuva İhtilali sırasında bariyerlerdeki devrimci gençler tarafından yakalanıp kurşuna dizilirken Valjean onu kurtardığı için yaptıklarından pişman olduğundan değil, o güçlü süperegosu sarsıldığından kendisini nehrin sularına atarak hayatına son verir.
Orhan Kemal’in “Bekçi Murtaza”sı gece bekçiliği görevini Tanrısal bir buyruk gibi kabullenmiş silik ve paçalarından zavallılık akan bir süperegodur. İnsanların yaşamı, çaresizliği onun için önemsizdir, emir demiri keser mantığıyla konuşur ve AKM Büyük Salon koltuklarında oturan bu denemenin yazarının zihnini orada ziyaret eder.
Peki, Javert bir trajedi mi yaratmaktadır? Belki, ama onun trajedisi “insanı görmeyen bir adalet” anlayışının kafesinde sıkışmış acımasızlığında yatar. Javert, dünyasını o kadar saplantılı hale getirmekte mahirdir ki, mesela, takip ettiği eski kürek mahkûmunun sağ bileğine dövme olarak işlenmiş forsa numarası 2-4-6-0-1’i hiç unutmaz!
AKM’de edebiyat, sinema ve tiyatro kütüphanesini dolaşmaya başlayan zihnimin toparladıkları azımsanacak gibi değildir:
Homerik destanda Odysseus’un krallığı İthaka’ya Truva Savaşından sonra dönüşü 10 yıl sürer; bunca maceraya düşmesinin nedeni Deniz Tanrısı Poseidon’un kine ve intikama dönüşen bir nefret biçimdeki kasırgalı öfkesidir. Poseidon, Odysseus Truva’yı yakıp yıktığı için öfkelidir ve acımasızca onu evine, karısı Penelope’ye dönmesine engel olmak ısrarındadır; bu nedenle bir Homerik Javert’dir.
Charles Dickens’ın “Kasvetli Ev-Bleak House” romanındaki Javert benzeri Müfettiş Bucket’i hatırladığımız gibi bu romanın yayınladığı tarihten 200 yıl evveline kadar gidip bu kez Shakespeare’in “Ölçüyle Ölç-Measure for Measure” başlıklı, 1604 tarihli, sorgulayan dramasında zalim Angelo’yu da anımsarız.
Viyana’daki dük Vincentio şehrin ahlaki çöküşünü düzeltmek üzere Angelo’yu göreve çağırır. Angelo ortalığı kasıp kavuracak, yasaları inatçı adalet takıntısıyla uygulayacaktır. Şehrin her yerinde bir Javert olur çıkar.
Gördüğünüz gibi Javert’ler bitmez tükenmez; Amerikan televizyonlarındaki “Kaçak-The Fugitive” dizisinde karısını öldürdüğü suçlamasıyla aranan sanık Dr.Richard Kimble, 1963’den 67’e kadar ekranda kaçıp durmuştur; peşinden dedektif Philip Gerard dolaşır. Aslına bakarsanız, bu kovalamacanın en ucunda, asıl, doktorun karısını öldüren Tek Kollu adıyla bildiğimiz gerçek sanık vardı ve Dr.Kimble da onun peşindedir.
Bu iç sıkıcı, insanın keyfini kaçıran Javert’lere bir de komedi eklersek, belki kalemimiz ucunda bir tebessüm belirecektir. Peter Sellers’in canlandırdığı “Pembe Panter-The Pink Panther” filmlerinde şaşkınlık ve şapşallık derecesindeki beceriksiz ama şanslı Müfettiş Clouseau’nun peşinde Komiseri Dreyfus vardı. Komiser beceriksiz müfettişinden nefret eder, onun sürekli ensesindedir, yakasını bırakmaz ama komik tesadüflerle her zaman yenik düşer, başına gelmedik kalmaz. Victor Hugo’nun Javert karakterinin absürt halini temsil eder Dreyfus.
Pembe Panter’in müziklerini yapan gelmiş geçmiş ünlü filmlerin büyük bestecisi Henry Mancini’nin ise Peter Sellers’lı sahneleri seyrederek piyanosu başında notaları yazarken kahkahadan kırılıp neşeli gözyaşları akıtarak zaman geçirdiği de rivayet edilir.
Bu kasvetli yazıyı Pembe Panter parodisiyle mutlu hale getirelim istedik ama Javertcilik hiç bitmeyeceğinden, dünya üzerinden de kolay beri silinmeyeceğinden emin olduğumuzu da söylemeliyiz.
Kaçana değil kovalayana bakmak lazım!
Siz, balina Moby Dick’e kızmayın Pequod isimli gemiyi batırdı diye… Asıl kabahatli, Salâh Birsel’in “Beyaz Balina Beyazı” başlıklı o muhteşem denemesinde yazdığı gibi Henry Mellville’in büyük romanında deniz kahramanı beyaz balinanın peşine, ölümüne razı olarak düşmüş, gözü başka bir şey görmeyen Kaptan Ahab’tır.