Bir insanın ölümüyle bitiyor onun hikâyesi ya da biz öyle düşünüyoruz. Uzun süreli yas duygusu, anılar, rüyalar, şarkılar, şiirler, mekânlar, fotoğraflar o insanın varlığını devam ettiriyor bir anlamda. Geride kalanlar yeni bir hikâye yazıyor, bazısı ihtiyacı olduğu kadar sürdürüyor hikâyeyi, bazısı sadece yası atlatmak için dayanıyor boşluğun sızısına.

Alkışsız ve ağlayışsız ölenlerin mezar taşı da olmadığı için, onlardan kalan anıyı daima bir gelecek kurgusuyla devam ettiriyoruz. Bekliyoruz, bir gün ve bir nedenle çıkıp geleceklerini düşünüyoruz sürekli, evdeki odalarında ışığı açık bırakıyoruz, yatağını toplamıyoruz yıllarca.

“Öldürülmeyi hak etmek” diye bir kavram var bizim memlekette ve bu insanı ürkütüyor. İktidarların çeşitli biçimleri bir insanın yaşam hakkını elinden alacağına o kadar emin ve muktedir ki, bunu tartışmıyor bile. Kırılan kalemin gerekçeli kararını yazıp imzalıyor ya da bir saatin içine saklayarak iletiyor infaz emrini.

Bana Tahir’i Sormayın
Celal Güngördü
Ayrıntı Yayınları
176 sayfa, Eylül 2026

Bana Tahir’i Sormayın romanında uzun süren ve uzun sürmesine rağmen eksik kalan bir gecenin olmayan sabahına götürüyor bizi Celal Güngördü. İnsanın kalbini kıran boşluklarla dolu bir romanı okumanın ısrarlı sayfalarında, bitmeyen geceden sabaha çıkacağını düşünüyor insan. Ne ki Celal Güngördü, fazla yazmakta ısrar eden bir yazar olmadığından okurun alanına asla girmiyor. Acıyı, aşkı, ölümü, cinayeti, belli belirsiz intiharı, infazı ya da her neyse okurun hayal gücüne bırakıyor. Kahramanın ya da karakterin öncesini yazıyor, ayrıntılarıyla okura veriyor ama sonrasını kurgunun gücüne, okurun hayal bahçesine bırakıyor.

“Bana bir mezar taşı yap, yoksa öleceğim.” Romanın ana izleği bu cümlede saklı ama bu cümleye bir roman cümlesi demek haksızlık olacak gibi. Bana Tahir’i Sormayın’ın içinde olan nice cümle gibi bu cümle de şiire dair ve şiirin içinde geliyor. Eksiksiz bir akış ve kurguyla, yoğunlaştırarak zamanın sancısında bitiriyor romanı Güngördü.

Hayatın tuzunu yitirmiş olmaktan bahsediyor Tahir. Bu romantik bir cümle değil; yenilmiş olmanın, içine kapanık bir adamın gittikçe kendini daha çok kapatmasının anahtar cümlesi. İmge yoğun bir cümle ve diğer pek çok cümlede olduğu gibi okurken insanın sezgisine mıh gibi saplanıyor.

Ezo bir mezar taşı yontmasa, Tahir öleceğini söylüyor ona rüyalarında. Oysa tamamen bir yanlışlık sonucu taşındığı teras katında nereden baksan fazlalık olan ve istenmeyen Tahir, insan olmanın bütün erdemleriyle komşuluk ilişkilerini sürdürüyor. Güvercinleri seviyor Tahir, doğuran hiçbir canlıyı yemiyor; komşularına mangal yaparken aynı masada kendisi salata yiyor.

Yitik bir silah kuşanmanın ayrıntısını kurcalıyoruz roman boyunca, hayata tutunmaya çalışırken güvercinlerin soluğuna ve kanatlarına tutunan Tahir’in silah kuşanmasını ve ateş edecek olmasını kimse anlamıyor. Zaten biz de roman boyunca Tahir’in silahına davrandığına tanık olmuyoruz. Davranmış mıdır silahına sahiden, bu durum okurdan okura değişir. Celal Güngördü kurguyu çoğaltıp coşturuyor ama köpürtüp adını koymuyor. Lili diye müphem bir karakter var, onu görüyor muyuz görmüyor muyuz bu okuyucuya kalmış, Sıla neden hayatta değil? Öldü mü intihar mı etti? Ezo’yla Levent sevgili mi değil mi? Daha da önemlisi ve can alıcı soru şu: Tahir’i kim öldürdü?

Eğer o yere dakikasında varmazsanız ya da o yeri dakikasında terk etmezseniz, sadece sizin değil başkalarının da hayatı tehlikede demektir. Ama işte Tahir’in saati hep geri kalıyor. Üstelik saat tamircisi arkadaşı Faruk da sözcükleri ve cümleleri yutarak anlatıyor her şeyi.

Dağın öte yüzüne giden Tahir, evin yüzünü görmeye çalışmıyor orada. Bir nedenle yenilmiş olmanın ve artık bu yenilginin ısrarında kalmanın yetmeyeceği yerde aldığı karar ona dağların doruklarında yeni bir hayat sunmak üzere çağırıyor. Ezo’nun yonttuğu taşlar, yüzünü bulmadan tamamlıyor kendini. Çekiç darbelerinden taşın kalbine girmeye çalışan Ezo, kendini her yeni heykelde yenileyeceğini ve Tahir’in yüzünü yapacağını sanıyor ama o kadar kolay değil. Form biçim bulmuyor bir türlü. Çünkü öldürülüp denize atılan Tahir’in bedeninden bir kısmı artık balıkların kısacık hafızasında yaşıyor.

Tahir’i kim öldürdü sahi?

Tahir’i devlet mi pusuya düşürdü, kendisine emanet edilen saatteki infaz emrini geç gördüğü için arkadaşları mı infaz etti? Son isteğini yerine kim getirdi ve neden? Soru çoğalıyor. Çukurcuma’da galerileri basan zevatla Ezo’nun atölyesindeki güvercinleri öldüren zevat belki de aynı tastan su içiyor. Güngördü bunu da yazmıyor kurguda.

Müphem bir fotoğrafın peşine düşsek de karedeki birinin kim olduğunu asla öğrenemiyoruz. Melis de bilmiyor bunu. Yanıtsız kalan onca sorunun içinde, yerini yadırgayan Tahir’in yer aldığı fotoğraf karesi bizi yeni sorulara itiyor. Lili sinema salonunda kiminle öpüştü, belki de Tahir’in çekip gitmesine sebep o fotoğraftaki müphem züppeydi. Ama neyse işte, Lili ve ailesinin fiyakalı arabaları da yanıt olmuyor bu döngüye. Her nasılsa onlar bu hikâyeden yara almadan kurtulmanın adamlarını tanıyor, aracılarını buluyor, onarılma yollarını çoğaltabiliyor. En azından iptal edecekleri bir parti verme fikirleri olduğu için hayatın tuzunu yitirmiş olduklarının farkında değiller.

Bana Tahir’i Sormayın heyecan ve hızla çekiyor okuru kendine. Okura ve kurguya saygı duyan çok az yazardan biri Celal Güngördü. Öldürülmeye götürülen kişinin duyumsadıklarını bir oda müziği sakinliğinde anlatmaya çalışırken, birdenbire çığın altında kaldığınızı fark ediyorsunuz. Açık eksiltmenin bir örneği olarak okunabileceği gibi, Ayrıntı Yayınları’nın Celal Güngördü imzalı Bana Tahir’i Sormayın romanı cumartesileri de okunabilir.

Lütfen dikkat, Tahir’den geri kalanları bir karton kutu içinde ailesine gönderenleri hepimiz seziyor olabiliriz ama katilinin arkadaşımız olmadığını garanti edemeyiz.

Yazar

Share.
Exit mobile version