İki kurbağa bir çiftliğe girip gezinmeye başlar, derken bir kova görüp içine atlar ya da düşerler. Bu kova yarısına kadar süt doludur. Kurbağaların ikisi de kovaya girdikleri gibi çıkamayacaklarını kısa sürede farkeder ve kendi aralarında tartışırlar.
Biri artık her şeyin bittiğini, kovadan çıkmak için uğraşmanın anlamsız olduğunu söylerken, öteki yarı dolu süt kovasından sıçrayarak kurtulmaya çalışır. Ancak her sıçradığında daha çok batar. Bacakları yorulduğunda, ve artık sıçrayacak gücü kalmadığında boğulmaktan korkup, sütün içinde ileri-geri yüzmeye başlar. Bir süre sonra bu kurbağa içinde yüzdüğü sütün zamanla azaldığını ve hatta en dipte bir katılık oluştuğunu farkeder. Oluşan katılık bir yağ tabakasıdır. Kurbağanın, o yüzerken sütün de yağa dönüştüğünü anlaması çok sürmez. Daha hızlı ve kararlı bir şekilde yüzmeye devam eder. Yağ tabakası yeterli yüksekliğe ulaştığında, kurbağa sıçrayarak süt kovasından çıkar ve böylece kurtulur.
Türkiye’de bir ilkokul sırasında öğretmenimizin anlattığı bu ezop masalını merakla dinlerken, aynı masalın Musevi hahamlar tarafından da anlatıldığını bilmiyordum. Bunu on yllar sonra Katolik bir arkadaşımla sohbet ederken öğrendim ve ister istemez, kültürlerarası diyalogdaki yakınlık ve mesafe ilişkisi üzerine düşünmeye başladım.
İşte aşağıdaki yazıda -anladığım kadarıyla, aktarmaya çalışacağım, Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl’ın öğretisi de bu iki kurbağanın masalıyla bağlantılı ve hatta aynı işleve sahip diye düşünüyorum. Bana göre her ikisi de kültürler arasındaki mesafeyi kaldırıp, tüm insanların doğuştan kendi bünyelerinde taşıdıkları direngen bir çekirdeğe dikkat çekiyor.
Peki nedir bu çekirdek? Bu çekirdeği Viktor Frankl’ın öğretisi üzerinden görmeye çalışalım:
Mana (Sinn)
Dünya üzerindeki her canlı -Yukardaki masalda oldugu gibi- bir tehlikeyle karşılaştığı vakit, kendi-güç-dinamiğini aktifleştirir ve bu şekilde bilerek ya da bilmeyerek hayatta kalma mücadelesi verir. Doğal bir fenomen olan bu durum, Almancada Resilienz olarak ifade edilirken, Türkçede Direngenlik kelimesinde karşılığını bulur. Ancak bazı canlıların tehlike karşısında ve zor şartlar altında kendi-güç-dinamiği’ni her zaman aktifleştirme şansı ya da yeteneği olmayabilir. İşte tam da bu noktada -yukardaki masalda yeterince açık olmadığı halde, Viktor Frankl’ın Logoterapi ve Varoluşçu Analiz ögretisi devreye girer. Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl istisnasız her insanın kendi içinde bir Mana (Sinn) taşıdığının altını çizer ve ancak bu Mana’nın farkına varıldığında güç-dinamiği’nin aktifleştirilerek zorluklara karşı direngenlik sağlanabileceğini vurgular.1
Buradan tekrar masala dönecek olursak; eğer birinci kurbağa yaşamak için kendi içindeki mananın farkına varsaydı, o da ikinci kurbağa gibi hayatta kalacaktı. Bir adım daha ilerleyelim; belki iki kurbağa aynı anda manayı farkedip birlikte yüzmeye başlasaydı, kurtulma süreci ikisi için de daha erken olacaktı. Kollektif farkındalık…
Psikoterapide Üçüncü Okul:
Prof. Dr. Silke Birgitta Gahleitner Mini Med Studium’un organize ettiği “Travma nedir gerçekte?” (Was ist Trauma eigentlich?) adlı son derece kapsamlı sunumunda, travma yaşamış insanlarda intihar eğilimine değinir ve burada çözüm odaklı öğretilerden biri olarak Viktor Frankl’ın Logoterapi ve Varoluşçu Analiz öğretisinin altını çizer. Logoterapi ve Varoluşçu Analiz Sigmund Freud ve Alfred Adler’in öğretilerinin yanında psikoterapinin üçüncü okulu olarak kabul görür. Sunumda üç psikoterapi okulu kısaca şu şekilde karşılaştırılır:
-
Sigmund Freud (1856-1939) İnsan dışa-vurumcu bir varlıktır-İradesi haz almaya yöneliktir
-
Alfred Adler (1870-1937): İnsan tepkisel bir varlıktir-İradesi kuvvete yöneliktir.
-
Viktor Frankl (1905-1997): İnsan davranan bir varlıktır-İradesi manaya yöneliktir.
Prof. Dr. Gahleitner üçüncü okuldaki insan resminin açık, net ve anlaşılır olduğunu vurgular.2
Viktor Frankl’ın biyografisine bakıldığı vakit, öğretisindeki insan resminin neden bu kadar açık, net ve anlaşılır olduğu farkedilecektir. Çünkü üçüncü okulun oluşumu ve gelişimi onun “dört düzlemli bir zemin” üzerindeki hareketi sayesinde gerçekleşmiştir. Bu dört düzlemli zemin psikoterapinin üçüncü okulunu diğer okullardan ayırarak; hayatın içinde geliştirilen ve hayatı kolaylaştırmak üzere uygulanan bir öğreti haline getirir.
Viktor Frankl’ın öğretisini oluştururken üzerinde hareket ettiği bu dört düzlemli zemini şu şekilde görsellestirmek mümkün:
|
Bilimsel Yetkinlik |
Kişisel Deneyim |
Profesyonel Gözlem |
Uluslararası Tasvip |
Yukardaki tabelayı yine Viktor Frankl’ın biyografisi üzerinden kronolojik olarak açmak gerekirse:3
Viktor Frankl neler yaşadı?
1905 yılında Viyana’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen V. Frankl 1933’te NSDAP’nın iktidara gelmesiyle birlikte insanlık tarihinin en büyük suçuna bizzat tanıklık etmek ve hatta bu suçun mağdurlarından biri olmak zorunda kalır. Daha öğrencilik yıllarındayken psikoanalizin kurucusu Sigmund Freud ve Alfred Adler’le iletişime geçen ve özellikle Mana ile ilgili sorularıyla dikkat çeken Viktor Frankl 1930 yılında doktororasını yazarak tıp eğitimini tamamlar ve ardından 1933-1937 yılları arasında Viyana Psikiyatri Hastanesi’nde başhekim olarak çalışır. 1938’de Nazi rejiminin ırkçı yasal düzenlemeleri nedeniyle etnik aidiyetinden dolayı saf-alman-halkına (arisches Volk) mensup hastaları tedavi etmesi yasaklanır. Bunun üzerine Viktor Frankl 1940 yılında Rothschild Kliniği’nde nöroloji bölümünün yöneticiliğini üstlenir, ki bu klinik o yıllarda Musevi hastaları kabul eden tek hastahanedir.4
Viktor Frankl 13.03.1994’te kendisiyle yapılan bir televizyon röportajında (ORF) bu süreçle ilgili dikkat çeken bir bilgi verir. Rothschild Kliniği’ni yönettiği dönemde Amerika’da psikoterapi alanında çalışabilmek için verdiği vize başvurusu kabul edilmiştir. Kısa sürede Amerika’ya yerleşmesi ve dolayısıyla hayatta kalması-kurtulması mümkündür. Ancak kendisi klinikteki pozisyonundan dolayı korunma-dokunulmazlık (Deportationsschutz) altındadır. Bu korunma-dokunulmazlık hakkı aynı zamanda ailesi için de geçerlidir. Yani Rothschild Kliniği’nde pozisyonunu devam ettirdiği sürece hem kendisi hem de ailesi sürgün edilmeyecektir. Ailesini korumak adına kendisine sunulan Amerika-fırsatını kullanmaz ve Viyana’da kalmaya karar verir.5
1941’de evlenir. Ancak 25.09.1942’de hamile karısı, anne-babası ve erkek kardeşiyle birlikte önce Theresienstadt’taki gettoya sürülür, sonra imha kampı Auschwitz’e gönderilir. Babası 1943’te Theresienstadt’ta kötü şartlara dayanamayarak hayatını kaybederken, 1944’te annesi ve erkek kardeşi Auschwitz’de gaz odasında katledilir. 24 yaşındaki karısı Tilly ise henüz doğmamış çocuğuyla Belsen-Bergen toplama kampında hayatını kaybeder.6 Viktor Frankl o süreçte ailesinden haber alamadığı gibi, o da önce imha kampı Auschwitz’e oradan da Kaufering III (Dachau) ve Kaufering IV-Türkheim (Dachau) sürülerek insanlık dışı şartlarda çalışmaya maruz bırakılır. 27 Nisan 1945’te Kaufering IV-Türkheim (Dachau)’a ABD’li askerlerin girmesiyle oradaki diğer tutsaklarla birlikte kurtulur.7
Viktor E. Frankl
F. Deuticke Yayınevi
90 sayfa, 1947 2. baskı
Viktor Frankl yine yukarda bahsedilen televizyon röportajında (13.03.1994) kurtarıldıktan sonra yaşadığı hislerden bahseder. Kendisi hayatta kalmayı başarmış ama ailesini tamamen kaybetmiştir. Viyana’da onu bekleyen kimse yoktur. İki fikir arasında kalır, ya hayatın manasının kalmadığını düşünüp intihar etmesi gerekir, ya da hayatındaki son manayı keşfederek hayata devam edecektir. O elbette ikinci fikri tercih eder.8 Bu tercihin hemen ardından dokuz gün gibi kısa bir sürede “…herşeye rağmen hayata evet demek! (…trotzdem Ja sagen zum Leben!)” adlı kitabını yazar.9 Bu kitap aynı isimle ve -ek olarak, “Bir psikoloğun tanıklık raporu” alt başlığıyla yayınlanır. Ancak Almanca yayınlanan kitap okurun önce pek ilgisini çekmez.10 Kitap ancak İngilizce’ye çevrildiğinde rekor düzeyde bir satış gerçekleşir ve bir çok dile çevrilir.11
Savaş sonrası süreçte bir yandan kendi özel hayatını kurarken öteyandan öğretisini hızla geliştiren Viktor Frankl gerek uluslararası konferanslarda gerekse üniversitelerde son derece büyük başarılar elde eder. 1950’de Avusturya Psikoterapi-Doktorlar-Birliği’ni (Österreichische Ärztegesellschaft für Psychotherapie) kurarak başkanlığını üstlenir. 1955’te Viyana Üniversitesi’nde Nöroloji ve Psikiyatri dalında Profesörlük ünvanı alır. 1970’de Kaliforniya’da San Diego-Uluslararası Üniversite’de kendisine Logoterapi kürsüsü açılır. Bu akademik başarıları yine uluslararası çaptaki fahri profesörlük ünvanları ve öğretisi hakkında yazılan doktora tezleri takip eder. İnsanın Mana arayışını çalışmalarının merkezine koyan ve özellikle intihar eğilimine karşı hayata tutunmayla ilgili yöntemler geliştiren Viktor Frankl’ın yazdığı kitaplar da çok farklı ülkelerde çok farklı dillere çevrilir.12
Viktor Frankl 1947 yılında ikinci kez evlenir. Sadece eşi değil aynı zamanda bilimsel çalışmalarında aktif bir destekçisi ve yardımcısı olan Eleonore Katharina Schwindt ile yaklaşık 50 yıl birlikte yaşarlar. Viktor Frankl 01.09.1997’de hayatını kaybederken, eşi Eleonore Katharina Schwindt yakın bir zamanda 10 Haziran 2026’da 100 yaşındayken hayatını kaybeder.13
Viktor Frankl Müzesi:
Kısa bir Viyana yolculuğunda Viktor Frankl’ın savaşın hemen ardından ömrünün son gününe kadar karısıyla yaşadığı evi görme şansı yakaladım. 2015 yılından beri müze olarak kullanılan bu evde onun öğretisi çeşitli medyatik yöntemlerle, haftada üç gün sergileniyor. Bu sergi, oraya giden ziyaretcilerin kendi günlük sorularına da cevap bulacakları bir deneyim-müzesi olarak düzenlenmiş. 5-6 bölmeden oluşan sergi salonunun hemen her yerinde Viktor Frankl’ın geçmişte kaydedilen söyleşileri, röportajları ve konuşmaları farklı içeriklerde dijital olarak ziyaretçiye sunuluyor. Bazı yerlere öğretisinden yapılan alıntılar özdeyiş formunda resmiyle birlikte yerleştirilmiş. Öğretisindeki on tezi, insanın mana arayışı, yazdığı kitaplar salona girildiğinde hemen dikkat çekiyor. Ziyaretçilerin başta Mana olmak üzere, Logoterapi ve Varoluşçu Analiz hakkında temel bilgileri zorlanmadan edinebilecekleri bir sergileme sözkonusu.
Sergideki bu sadeliği her bölmede yeniden farkederken, aklıma önce öğrencisi sonra çalışma arkadaşı olarak öğretinin kurulmasına büyük destek sunan ve yaklaşık 50 kitap yazan Dr. Elisabeth Lukas’ın söyleşilerde dile getirdiği bir anısı geldi:
Dr. Elisabeth Lukas Viktor Frankl’ı evinde ziyaret ettiği bir gün onunla fikir telakkisinde bulunurken, Viktor Frankl’ın öğretisini yaşayarak ve gözlemleyerek geliştirdiğini, ancak öğrencilerin bu deneyimlere sahip olmadıklarından dolayı, bazı şeyleri kavramakta güçlük çekebileceklerini dile getirir. Viktor Frankl’ın buna karşılık cevabı kısa ama net olur: “Ah Bayan Lukas, her insanın bir Auschwitz’i vardır!” (Ach Frau Lukas, jeder Mensch hat sein Auschwitz!)14
İçindeki Auschwitz’i daha fazla taşımak istemeyen, mana arayışındaki herkese tavsiye edebileceğim bir sergi, daha doğrusu öğreti: Viktor Frank / Logoterapi ve Varoloşçu Analiz
Soné Gülyan
Viyana, 14.08.2026
3 Tabela: Soné Gülyan
6 🎧Viktor Frankl berichtet über seine Erlebnisse in Kaufering und Türkheim – Erinnern – Forschen – Dokumentieren
14“Bei einem meiner Besuche in seiner Wiener Wohnung diskutierte ich mit Frankl darüber. Ich ‘sagte ungefähr folgendes zu ihm: “Herr Professor, Sie haben mit Ihrem Leben bezeugt, was Sie lehren. Aber was sollen wir Schüler machen, die wir keine Kriegsgräuel erlebt haben und keine persönliche Bewährung mitten in der Hölle vorweisen können?” Frankl sah mich ernst an und sagte; “Ach Frau Lukas, jeder Mensch hat sein Auschwitz!”
