Can çocuk,

“Ağabeyimin gönderdiği yeni yıl kartpostalını sıra arkadaşıma göstermek üzereyken nöbetçi öğretmen gördü. Kartpostalı aldı elimden. Nâzım Hikmet’in gülen gözleriyle karşılaşınca öfkelendi.

susuyoruz

bir fişek yatağında kurşun

nasıl susarsa

haykırsın sıkıysa

sükûtumuzdan hızlı

gök kubbenin altında 

böyle bir sevda varsa

dizelerini okuyunca da, onun kartpostalını parçaladı, yüzüme fırlattı. O anda kulaklarım zonkladı. Kanım tepeme çıktı. 

Terledim. Bağırdım: 

Niçin yırttınız? O bizim en büyük şairimiz! Türkeş bile onun şiirlerini partisinin kurultayında okumuştu!.. dedim. 

Olabilir, ama bu, yine de onun hâlâ vatan haini olduğunu değiştirmez, dedi. Ama devlet bile onu sanatçı olarak kabul etti. Sahnelerinde ürünlerine yer verdi. Şiirlerini seçkilere aldı. Onunla ilgili geceler düzenledi, dedim. 

Olsun. O hâlâ vatan haini ve üstelik de yurttaşımız değil, diye karşılık verdi bana. 

Sustum. Kahroldum.

sen esirliğim ve hürriyetimsin 

çıplak bir yaz gecesi yanan etimsin 

sen memleketimsin. 

sen, elâ gözlerinde yeşil hâleler 

sen büyük, güzel ve muzaffer  

ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin

diyen bir güzel insana bunlar reva mı, soruyorum,” diyorsun içlendiğin ve de öfkelendiğin mektubunda.

Tarifsiz acı çekiyorum. Sana ne yazacağımı bilemiyorum. Nâzım Hikmet’e ve onun gibi güzel insanlara yapılanlara tepki duyuyorum. Yurtseverliği, sosyalizme, partisine ve evrenselliğe olan inancı çoğu insanı çileden çıkarıyor. Onun şahsında yasaklanmak istenenler bunlar diyorum. 

25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararı ile yurttaşlıktan çıkarılan Nâzım Hikmet ile devlet ilk defa Ocak 1979’da buluştu. 

A. Taner Kışlalı kültür bakanıydı. 

Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı “Kırlangıcın Kanat Vuruşu” isimli şiir seçkisine onun on altı şiiri alındı. Devletin onunla ikinci buluşması 19 Ocak 1992’de sahnede oldu. “Doğumunun 90. Yılında Nâzım Hikmet Aramızda” gecesinde dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar, onu anlattı. 

Sözünü ettiğin öğretmenin dediği gerçek, Nâzım Hikmet’in sanatçılığının kabul görmesi, ama yurttaşlığa kabul edilmemesi uzadı. Bakanlar Kurulunun 5 Ocak 2009 tarihinde aldığı karar 10 Ocak 2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı ve böylece Nâzım Hikmet, 58 yıl sonra yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. Bu bir çelişkiydi. 

Onun yaşamı ile sanatının ayrı olduğu çarpıtması, Nâzım Hikmet ile halkın arasını açmanın en basit yolu, yöntemidir. Oysa onun yaşamı ile sanatçı kişiliği bir bütündür, etle tırnak gibi; ayrı düşünülmesi olanaksızdır. Yurtseverliği, sosyalizme, partisine olan inancı ve evrenselliği her ürününün ruhudur, özüdür. Dünya halklarının, özgürlüğün, barışın, aşkların, güzelliklerin ve dostlukların şairi Nâzım Hikmet’in devletle buluşması; iddia edildiği gibi kişiliğinden ve sanatından zerre dahi eksiltmemiştir. Suya düşen altın paslanır mı, güneş balçıkla sıvanır mı güzel çocuk? O güneş. O altın.

Mücadeleci şair, insanlığın geleceğine inanır ve bundan dolayı korkunç denemelerden geçse de yazılarında ümitsizlik asla sezilmez, diyen Nâzım Hikmet’e, o öğretmenin yaptıkları, söyledikleri, kanıksadıklarımızın başka bir örneği. Ben başka bir yaklaşımdan söz edeceğim sana. Kanıksamak olanaksız.

Çirkin, ikiyüzlü ve adi olan yaklaşım, ne yazık ki bizim cenahtan insanlardan(!) çıkıyor. Kim mi bunlar?

Bir: Onun sağlığında, gölgesinden çıkmayan uyducuklar(!)

İki: Sanatsal sömürü pastasından pay almaya soyunan sosyal anamalcı dergiciler(!)

Birinci gruba girenler, Nâzım Hikmet’in sağlığında; onu bir güneş, kendilerini de uydu gören ve sağlığında tek söz dahi söylemeye cüret edemeyenlerdi. Ama onun ölümünden sonra meydanı boş bulmuş; yalnızca Nazım Hikmet’e değil, E. Gökçe’lere, Hasan Hüseyin Korkmazgil’lere, A. Arif’lere saldırmışlardı, üstelik de sanat ve şiir adına. Bu adi yaklaşımın demagogları, putları yıkmak adına bu şairlerin şahsında yükselen ve karşılık bulan toplumcu gerçekçiliğe set çekmeye çalışmışlardı. Eleştiri ile e/leştirmeyi birbirine karıştırmışlardı. Zekeriye Sertel’in Nâzım Hikmet, Edebiyat Dostları’nın Hasan Hüseyin Korkmazgil için ve Ece Ayhan’ın Nâzım 1950 yılından sonra kartpostal şairidir, gibi sözleri dediklerime kanıt. Sosyal anamalcı dergicilerse dergilerinin tirajını artırmak ve kendi yazdıklarıyla bu şairlerin ürünlerinin paralellik gösterdiğini yutturmak için başta Nâzım Hikmet olmak üzere birçok şairimizi kullanmaktadırlar. 

Sevgili Günışığı, 

Büyük ustanın ölümünün 62. yılı bize onun daha çok bizimle beraber olduğunu gösteriyor. Salt Türkçenin şairi değil o. Ülkemizden ülkelere gürül gürül akan bir sanat ırmağıdır. Gençliğinin 17 yılını çok sevdiği ülkesinin hapishanelerinde geçirmiştir. Onun suçu, Türkçeyi kimi zaman bir sevgili gibi okşayarak, kimi zaman da bir şamar gibi kullanarak, haksızlıkların, sömürünün, savaşların karşısında olmasıdır. Bugün yüzyılın yirmi, yirmi beş şairi arasında ilk sıralarda gösterilmesi, önemsenmesi, yaşatılması ve anılması azımsanmayacak bir olgu. Bu yüzden bu büyük insanın ülkesinde bir dikili taşının olması en çok da onun hakkı. O, çeşit çeşit meyvesi olan güzel mi güzel bir ağaç. Meyvesiz ağacın taşlandığı görülmüş mü?

Sevgili Günışığı, 

Yapılması gereken, yanlışlara ve ona saldıranlara karşı koymak. Çıkarcı yaklaşımları mahkûm etmek… Onun siyasal kişiliği ile sanatçı kişiliğinin ayrılmaz olduğunu, bunu anlamak istemeyenlere anlatmak. Yoksa bütün çabalar, buza yazılan yazılar olmaktan öteye gidemez.

dünyaya erken gelmişim diye

kahretmedim hiçbir zaman

ben yirminci asırlıyım

ve bununla övünüyorum 

bana yeter

yirminci asırda olduğum safta olmak

bizim tarafta olmak

ve dövüşmek yeni bir âlem için

diyen ölümsüz şairin, gelecek güzel günlere inandığı kadar inandığı senin gibi güzel çocukların üzülmesini hiç mi hiç istemediğini biliyorum. Bu yüzden onun it ürür kervan yürür sözünü unutma. 

Ve şiirsiz kalma. 

Nâzım gibi değerleri aklından çıkarma.

Yazdığın mektuplar gibi ışıldayan gözlerinden öpüyorum.


Yazarın Nazım Hikmet’e dair Artı gerçek’te yayınlan yazısı da ilginizi çekebilir

Yazar

Share.
Exit mobile version