Son yıllarda medyada görünürlüğünde artış yaşanan astrologlardan, “Çalışan kadınlar, sizlerin hayatında şöyle değişiklikler olacak, ev kadınıysanız da merak etmeyin siz de yeni bir şeylerle uğraşabilirsiniz” gibi yorumlar duyuluyor; sanki pek de kaale alınmıyorlar.
Bu ev kadınlığı gerçekten de hafife alınacak bir durum mu? Sözlükte ev kadını, “dışarda herhangi bir işte çalışmayıp evinin işleriyle uğraşan kadın” yahut “ev işleriyle uğraşan ve bu işleri iyi yapan kadın” olarak tanımlanıyor. Ev kadınlığını yüceltmek için mi yoksa küçümsemek için mi söylendiği belli olmayan bir söz de “ondan ev kadını olmaz”. Ev kadını evli kadının bir diğer adı. “Çalışmayan’ evli kadın olarak da tanımlanabilir.
“Ev hanımlarına söylememeniz gereken sözler” başlığındaki bir gazete haberinde çalışan kadınların çalışmayan kadınlara en çok söylediği sözler arasında “senin yerinde olmayı çok isterdim” varmış. Tabii bu yaklaşım, bunu söyleyen çalışan kadınlar hangi sınıfa mensup? Evlerindeki işlerin nasıl yürüdüğü konusunda hiçbir fikir sahibi değiller mi, diye de düşündürmüyor değil.
Ev kadınlığının hukuki statüsüne ilişkin bir düzenleme. 1926 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanun’da, 1908 tarihli İsviçre Medeni Kanunu’ndan aynen aldığımız, zamanın ruhuna göre yapılan iş bölümünde yer almıştır. Koca Aile birliğinin reisidir, evin, karı ve çocukların geçimi ona aittir, Eve bakmak ise kadına emredici nitelikte bir ifadeyle verilmiş bir yükümlülüktür, tabii aynı zamanda bir haktır da…
Ev kadının çalışan kadın olması ise kocasının açık ya da zımni iznine tabiiydi. Çalışan kadın olmak pek de kolay değildi bu nedenle. Bir kocanın karısını çalıştırması pek düşünülemezdi, Birçok sebep yanında yoksa evi geçindiremiyor mu bu koca da denilebilirdi.
Bu izin gerekliliği, halk türküleri sanatçısı olarak çalışan evli bir kadının, kocasının kendisini âdeta pazarlayıp sömürmekte olduğunu, bunu önlemek için açtığı boşanma davasının devam ettiğini, boşanma davası açınca daha önce izin vermiş olan, çalışmasına bir şey demeyen davalı kocanın sırf zarar kastıyla çalışma izni vermediğini, eski izni geri aldığı iddiasıyla mahkemeden çalışma izni istemiş, aynı zamanda bu madde ile erkeğe ayrıcalık tanındığını, cinsiyeti dolayısıyla kadının kocaya köle yapıldığını ileri sürerek maddenin iptalini talep etmiştir. Mahkeme tarafından haklı bulunan bu iddia Anayasa Mahkemesi’ne taşınmıştır. 1990 yılında Anayasa Mahkemesi maddeyi, eşitlik ilkesi ve çalışma hayatında kadın erkek eşitliği ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir.
Bu maddenin iptali evli kadınların yasal olarak lehine olsa da ev kadınlarını etkileyen başka bir konu, yasal mal rejimi olan mal ayrılığı rejimiyle ilgiliydi.
İsviçre’de yasal mal rejimi olarak mal birliği kabul edilmişken, 1926 Medeni Kanun’u, eski hukukumuzda mevcut olan, İsviçre’de seçimlik rejim olarak kabul edilen mal ayrılığı rejimini korumuştu. Ancak bir farkla, mehir müessesesi, boşanma halinde kadını korurken, bu kurum Medeni Kanun’a alınmamıştı. Bu rejimin özelliği eşlerin kendi mülkiyetindeki malları üzerinde, evin geçindirilmesi yükümlülüğü dışında, tam hak sahibi olmalarıydı.
Evliliğin ölümle sonlanması halinde eşler birbirinin mirasçısı olduğu için miras payları oranında hak sahibi olabiliyordu. Ancak boşanma halinde kendilerine ait olmayan mallar üzerinde hiçbir hak iddia edemiyorlardı. Çalışan erkek olduğu için, yasal mal rejiminin hukuki sonucu olarak, satın aldığı mallar üzerinde de tek hak sahibi oluyordu,
1988 yılında Medeni Kanun’da boşanmanın kolaylaştırılması için, boşanma sebeplerinde çok önemli değişiklikler yapılarak birdenbire boşanma oranlarının artışına kadar, bu rejimin etkisi tam olarak anlaşılamadı.
Boşanmaları kolaylaştırmanın değişiklik gerekçesi olarak “(…) değişikliklerin boşanmaların hukukçuları ve yıllardır boşanmak istediği halde boşanamamaktan şikayet eden vatandaşları ilgilendiren, sık sık basma da yansıyan Türk Medeni Kanununun boşanma ile ilgili hükümlerinin çok sınırlayıcı olduğu yollu iddialar ve boşanmanın kolaylaştırılması yolundaki beklentilerin karşılanması için yapıldığı yeni düzenleme ile, belli şartların tahakkuku halinde; daha ziyade kusurlu eşe de boşanma davası açma hakkı tanınmış ve kendi aralarında anlaşarak karar vermiş kimselere de bu imkân sağlandığı” ifade edildi.
Nitekim adli sicil ve istatistik verilerine göre; 1987’da boşanmak için mahkemelere 60.140 başvuru olurken, 1988 yılında boşanmayı kolaylaştıran yasanın yürürlüğe girmesiyle, dava sayısı 10 yılda %187 oranında artarak 141.322 ulaşmıştı. Rejimin, özellikle çocukları ve nafakaları ile baş başa kalan kadınlar için, anlamı artık farklıydı.
80’li yıllardan itibaren aile hukuku doktrininde, yine İsviçre Medeni Kanunu’na atıfla gerekliliği ifade edileni edinilmiş mallara katılma rejimi, 2002 tarihinde önemli değişikliklerle yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu ile yasal mal rejimi olarak kabul edildi.
Evli kadınlar için bir devrim niteliğini taşıyan bu rejimin özelliği, evlilik süresince çalışma karşılığı elde edilen malların yarısına diğerinin sahip olabilme hakkıdır. Bu rejimin uygulanması ile bağlantılı diğer değişiklik, “ev içi emeğin” evin geçimine katkı olarak kabul edilmesi. Ev dışında çalışmayan kadının, ev içinde yaptığı işler, çalışan erkeğin/kocanın kazandığı malların yarısının değerine eşit kılınmıştı böylece.
Ev içinde tüm işler dikkate alındığunda yirmi dört saat ve aralıksız hizmetler içeriyor. Yirmidört saat çalışan bir aile işletmesi demek yanlış olmaz. İşletme konusu; ne alınacağını hesaplamaktan, alışverişe, masaya gelen yemeğe bulaşıkların yıkanmasından yerine yerleştirilmesine kadar birçok kalemden oluşan yemek, temizlik, çamaşır, ütü, gündüzlü yatılı misafir ağırlama, çocuk bakımı, hasta bakımı, ev ekonomisi yapma ve daha bir çok kadının yetenek ve istekleriyle eklenen birçok hizmet daha. Ve bu işlerin her biri piyasada aileleri geçindiren birer iş alanı. İşte “ev içi emek” bu hizmetlere karşılık geliyor.
Aile işletmesinde bu hizmetler ya satın alınır ya da evdeki birisi/birileri tarafından üstlenilir. Dışarıda herbiri iş alanı olan bu işlerin tümünü, koca ve çocuklar tarafından bir sömürü alanına dönüşme potansiyeli olan aile işletmesinde, bir kişi görüyor. Ev kadını, yani bir kişi. Karı/anne sıfatına sahip kadın.
Bu hizmetlerin her biri, diyelim ki dört kişilik bir aile için satın alınsaydı acaba bir aylık toplam maliyeti ne olurdu? Bu kadar ağır sorumluluğu ve çok kapsamlı iş ve işçiliği yerine getirmek için, bu akıl ve zekâ küpü olması gereken ‘ev kadını’, bir hafta evden uzaklaşsa ya da “bir hafta izinliyim” dese, acaba evdeki bu hizmetler kimin tarafından nasıl görülürdü?
Başa dönersek, astrologların ifadeleri şöyle haklı olabilir. Ev kadınlarının o kadar çok ve isteseler de kaçamayacakları, o kadar ‘eğlenceli’ işleri var ki, zaten başka bir yeniliğe zamanları ve ihtiyaçları yok!


