Yeldir yeldir tiyatroya koşturuyorum, yarım saat kalmış; suare 20:30’da…

İstiklal Caddesinden Ayhan Işık Sokağa döndüm mü, yokuşu inince, az ötesi sahne; az kaldı.

Hava, sessizce bir İstanbul çiselemesi…

Eski adı Bursa Sokak olan Ayhan Işık’ta bir tanışla burun buruna geldik.

Tiyatro yazıları yazar, birbirimizi ortalıkta sıkça görüp merhabalaşırız, galiba bazı tiyatro ödül jürilerine de girip çıkıyor.

Ayak telaşımdan bahsedince, tiyatro sezonunun neredeyse bittiğini, pek çok tiyatro kumpanyasının da turneye çıktığını söyleyip, hangisine gitmekte olduğumu sual etti.

Söyledim, “Aaa… O mu! O atölye oyunu ayol, boş versene!” dedi.

Boş veremezdim, lakırdı edecek vakit de yoktu.

Gittim, güzelce oyunu izledim, çıkışta çiseleyen yağmur biz salondayken ortalığı sağanağa basıp caddeleri yıkamış ve mülevves İstanbul kaldırımlarını püripâk olmasa da şöyle böyle ferahlatmıştı.

Islak kaldırıma adım attım, eve varınca, “Yeldir yeldir tiyatroya koşturuyorum” ile başlayan bir yazı döşenip atölyeleri küçümseyen tanışıma cevap vereyim istedim.

Tenezzül gösterip okur mu bilmem!

Tiyatro kavramı olarak İspanyolcadan geliyor Entremes sözcüğü; asıl oyuna perde arası verilirse fuayeye çıkmamış, koltuklarında oturan ve belki de sırf entremes’i izlemek isteyen seyircilere sergilenen kısa 10-15 dakikalık oyun gösterileridir.

Bunu, tiyatro yönetimi oyun arası boş kalmasın diye, ayrıca oyunun yönetmeni bilhassa ister, ki amacı yetişmekte olan genç oyunculara bir fırsat vermektir, kendilerini göstermeye imkân sağlamaktır.

Ayrıca ister alaylı olsun ister mektepli tiyatroya adım atmışlar için dünyaları verseniz bulunmaz bir vesiledir. İyisinden seyirlik gözü olan tiyatro meraklısı izleyiciler de bu entremes’lerde sahne alan genç oyuncuları gözüne kestirir, geleceğin sahnelerinde onları tekrar göreceğine yemin bile eder.

Bugün artık entremes yapılmıyor, keşke yapılsa; lakin bunun yerine tiyatroyu ciddiye alan “kumpanyalar” tiyatroda yetişip pişecek oyuncu yetiştirmek üzere atölye adı verilen sahne mektepleri açıyorlar, orada yetişen genç heveskârlara sahneyi teslim ediyorlar. Bunlardan birisi CAS kısaltmasıyla bildiğimiz İstanbul’un Cihangir Atölye Sahnesi “kumpanyası…”

Atölye kelimesi Fransızca atelier kökenlidir ve esasen “zanaatçının üretim mekânı” anlamına gelir. Bütün sanat ve zanaatlerin ortak bileşeni olan tiyatrodan daha büyük üretim yeri ve tiyatrocudan daha önemli zanaatçı olur mu; hiç olmaz! Aksine bir oyun metni yoksa, genellikle, tiyatroda başrolü olan oyunlar seçilmez “atölye sahneleri” için, aksine ansambl~ensemble oyun olarak kabul edilmiş ekip işi sahneler kurulur.

Bunu, CAS ve yöneticileri Gamze Arzu Kılınç ve Muhammet Uzuner’in elinde sahneye adım atan genç oyuncuların sahnelediği “Eşeğin Gölgesi” başlıklı kült eseri izlerken gördük.

Haldun Taner’in 1965’te kaleminden çıkmış olan oyunu ilk kez, bugüne kadar efsane gibi gelen devrimci ve politik tiyatronun erişilmez ismi Ankara Sanat Tiyatrosu-AST sahneledi; yönetmeni ünlü bir isim, Asaf Çiğiltepe’ydi.

Ankara Sanat Tiyatrosu 2023’te Ömer Naci Topçu yönetiminde Eşeğin Gölgesi’ni Muhammed Çayan Karataş, Haydar Özkan, Musa Öney, Oğuz Kabakuşak ve Sezer Sabuncu ile yeniden sahneye koydu.

“Eşeğin Gölgesi” bir antik dönem masalı aslında; Haldun Taner epik ve kabare unsurlarını kullanarak bir Türk versiyonu yaratır; klasik bir anlatıyı sofist bir gösteriye dönüştürür.

Bandırma’nın Erdek beldesinde, MÖ 6.yüzyılda doğup, bütün Anadolu ve Yunan ana-kıtasını gezmiş Æsop’un (Ezop) bitimsiz masallarından sadece bir tanesiydi eşeğin gölgesinde kopartılan fırtına… Ezop anlatır tatlı tatlı: Yerini yurdunu bilmediğimiz bir kasabadan geçen bir yolcunun bir eşeği yolculuk için kiralaması ve eşekçiyi yanında yayan götürürken ardından sıcakta baygınlık geçirdiği öğle saatlerinde daha fazla yola devam edemeyip eşeğin gölgesinde dinlenmek istemesiyle başlar hikâye. 

Ancak eşeğin sahibi, merkebin kiralandığını ama gölgesinin kiralanmadığını iddia eder ve bu anlaşmazlık büyür. Onlar tartışa dursunlar, bu meyanda eşek kaçar ve her iki taraf da hem eşekten hem de gölgesinden mahrum kalır. Aralarındaki kavga mahkemeye intikal eder, eşekçinin yaşadığı şehrin mahkemesi bir âlemdir; izlemek isterseniz, tiyatro yazarı tanıdığımın burun kıvırdığı CAS atölye oyununa buyurunuz diyeceğim velakin atölye oyunları genellikle en çok beş altı defa sahneye çıkar.

Bu eşek hikâyesinin mekânı kuzey Yunanistan’daki Abdera kentidir; bugün arkeolojik kazı alanı olan bir antik kent. Hani şimdiki sınır kapısı İpsala’dan geçip de 60 km.kadar sahil boyunca giderseniz ilk uğrak yeri Dedeağaç olarak bildiğimiz Alexandroupoli kenti yakınlarındadır.

Abdera antik kenti

Abdera’nın, Ezop oraları gezip görmesinden iki yüzyıl evvel Anadolu’yu işgal eden Perslerden kaçmış Klazomenai-şimdiki Urla ve Teos-şimdiki Seferihisar halkı tarafından kurulduğu biliniyor.

“Kayserili kurnazlığına” sahip bir halkı olduğu için Abdera’ya dair pek çok anlatı, fıkra, masal da var. Öte yandan Abdera’nın entelektüel düşünce tarihine emaneti olan eserleri de tek tek sayılmalı. Bunların en başında hümanizmanın kurucusu sayılan filozof Protagoras’ın burada açtığı Humanist Okul’dur; “Dünyada her şeyin ölçüsü insandır” diyen MÖ.4 yüzyılın ünlü felsefecisi…

“Democritus” Tuval üzerine yağlıboya/ Hendrik ter Brugghen, 1628
Rijksmuseum Amsterdam

Gülmeceye-mizaha değer verdiği için Gülen Filozof adıyla bilinen atomcu felsefenin kurucu ismi Demokritos da Abderalıydı. Epikürcü felsefenin takipçisi Anaksarkhos Büyük İskender’in filozof danışmanı olunca bu komik ve tuhaf şehri bırakıp arkasından sefere gider. Eşeğin gölgesine ait hukuki tartışmayı aslında başlatanın Demokritos olduğu da söylenegelir. Onun ironik bir metafor yaparak adalet nasıl tecelli eder sorusuna cevap aradığı aktarılmaktadır. Ama bunlar elde yeterince kanıt olmadığı zaman tarihin derin, rutubetli kuyularındaki gölgelenmiş, siyahî sulara benzer. Öyle ki Antik Yunan hatibi Demosthenes’in de bir konuşmasında eşeğin gölgesi hikâyesini kullanarak dinleyicilerine önemsiz bir meseleden nasıl büyük yangınlar çıkabileceğini aktarmış olduğu söylenegelir.

Eşeğin gölgesi üzerine, Haldun Taner’in Brechtvari bir epik anlatımla aktardığı güne kadar türlü çeşitlemeleri yazıldı, çizildi, oynandı, resmedildi; insanlığın ortak kültür mirasında yer aldı.

Mesela, Christoph Martin Wieland Alman edebiyatına 1781’de ilk Abderalı eşek hikâyesini bırakır; Friedrich Dürrenmatt ise 1951’e geldiğimizde onun eserinden sınıf çatışmalarına dayanan Marksist bir tiyatro yapıtı çıkarır. Gelgelelim Dürrenmatt’tan daha önce yelyepelek davranmış Alman operacı Richard Strauss, aynı isimle bir opera sahneler; “Des Esels Schatten.”

1933 yılında, Çek sanatçılar Jiří Voskovec ve Jan Werichın ortaklaşa yazdığı bir başka eşeğin gölgesi müzikalini de bu listenin uzayıp gidecek görünen sırasına eklemeliyiz. Çek yazarların eseri tam da yükselişe geçen Avrupa faşizmine bir manifesto gibi meydan okuyuşla sergilenmişti.

Dahası var, azı yok! Görüldüğü gibi eşeğin gölgesi epeyi bereketlidir.

Gelelim büyük hikâyeci, tiyatro insanı, gazete fıkracısı Haldun Taner’in eşeğin gölgesinde aradığı epik gerçeğe!

Kasabanın Abid ağası ile Zahid ağası hem çekişen hem menfaatleri söz konusuysa canciğer sarma~kuzu dolma olur. Bu ikisinin Şaban ve Mestan adlı aklı kıt iki yanaşması vardır. Şaban ile Mestan patronların kendilerine iş teslim ettiği bir gün bu eşek muhabbetine kapılacaklar. Birisinde eşek var, ötekinde yok! Öteki berikinden eşeği kiralıyor da sonra yolda sarı sıcak bastırınca eşeğin güneş almayan tarafındaki gölgesinde azıcık kestireyim istiyor. Beriki kirasını isterim diye tutturunca, biz yine Ezop masalında buluyoruz kendimizi. Aslında İtalya’da Rönesansa eşlik eden büyük tiyatro devri Commedia dell’arte’nin komik karakterlerinden başkası değildir onlar…

İnsanın menfaatperestliği, açgözlülüğü, fırsattan istifade etmekteki becerisi, teritoryal ve acımasız homo sapiens oluşuna kadar bugünün siyasal gerçekliğine bağlanabilecek geniş anlam ve tematik yapısı var oyunun. Zaten bu nedenle yüzyıllardan bu yana sahnelerden eksik olmadı. Biz gelip geçeceğiz, öyle görünüyor ki, bu homo ludens var ya, bu oynayan insan~homo ludens eşeğin gölgesini uzay kolonisi olan Star Treck~Uzay Yolu gemisinde bile oynacaktır; bakın, demedi demeyin, “nah buraya” yazıyorum!”

Eşeğin Gölgesi / CAS Atölye

CAS atölyede oyunu yöneten, yine bu atölyelerden geçip gelmiş Can Seçki’dir; biz onu Kâtip Bartleby, İki Efendinin Uşağı ve Saloz’un Mavalı’ndan hatırlıyoruz. Ustalaşmış bir oyuncudur; hangi afişte adını görseniz, kaçırmayınız! Zannederim ki bu atölye oyuncularındaki yönetmenliği ilk deneyimi idi; çok başarılıydı. Atölyenin öğrencileri, emekçi-oyuncuları bir profesyonel sahneye çoktan hazır olduklarını bu ilk gösterimde, bana sorarsanız, kanıtlamış bulunuyorlar.

“Eşeğin Gölgesi”ni CAS Atölyesi olarak alın götürün, hangi sahneye taşırsanız taşıyın parmak ısırtacaktır. İzlediğim atölye, ışığı, orijinal müziği, dekorsuz sahnede aksesuarla yetinen dramaturjisi, koreografisiyle ve Muhammet Uzuner’in hazırladığı afişiyle göz kamaştırdı.

Hasılı bana sorarsanız; Atölyeler bir zamanlar var olan birer endüstri meslek lisesi, sanat okulu, kız olgunlaşma enstitüsüdür.

Atölyeler, kumaşında iş olanın kendisini gösterdiği sahnelerdir; öyle bir çırpıda, bir ağızda boş verilemez!

  • Yazan: Haldun Taner
  • Yöneten: Can Seçki
  • Yönetmen Yardımcısı: Mithat Seçinti
  • Koreografi: Gözde Yıldız
  • Işık Tasarımı: Osman Onur Can
  • Afiş Tasarımı: Muhammet Uzuner
  • Müzik Düzenleme: Mithat Seçinti
  • Kostüm ve Aksesuar: Ekip Çalışması
  • Makyaj: Selda Şengün
  • Işık Kumanda: Begüm Bıyık
  • Ses-Efekt Kumanda: Duru Ünal
  • Metne Katkılar: Erdi Öztürk
  • Oyuncular: Asmin Doğan, Caner Kanısıcak, Cansu Berkay, Dilşah Koşkan, Doğa Nehir Özdemir, Eylül Kurtulmuş, Pera Karşın, Sena Kuru, Serkan İslam Elbeli, Zehra Almıla Kayacan

Yazar

Share.
Exit mobile version