Yağmur sıkıntılı bir gün sonu. Hava bulanık, dışarısı sessiz. Garip bir hüzün içimde uç vermiş sanki. Hep o yalnızlık tortusu… Hep o hüzünle menevişlenip duran yaşanmışlıklar. Çarlık Rusya’sının Anatevka adlı küçücük köyünde buluyorum kendimi yeniden. Emrah Eren’in Sütçü Tevye yorumunu hatırlıyorum:

“Dam üstünde bir kemancı! Ne delilik, ha!? Ama şu bizim Anatevka denen köycüğümüzde, her birimiz dam üstünde bir kemancıyız işte! Kafa göz patlatmadan, tatlı ve gösterişsiz ezgiler çıkarmaya çalışan gıygıycılar! Kolay iş değil… Eh diyeceksiniz, madem bu kadar tehlikeli, ne duruyorsunuz orda? Anatevka bizim evimiz yurdumuz da ondan. Peki, bizi dengede tutan ne? Tek kelime ile söyleyebilirim bunu… Gelenek!” 

Aktör Emrah Eren ile ilk tanışmam “Külhanbeyi Müzikali” ile olmuştu. Sonrasında “Sıkıyönetim”, “Yanlışlıklar Komedyası”, “Sokak Kızı Irma”, “Cimri”, defalarca izlediğim “Cıngıllı Müzikali”…

Ve yönetmen Emrah Eren’i her defasında başka doruklara taşıyan, üst düzey rejisi, sıradışı sahne diliyle kotardığı; sanatla hayatı, gerçekle gerçeküstünü birbiri içinde erittiği bütün o oyunlar… Mesela “Meçhul Paşa”, “Tarihte Yaşanmamış Olaylar”, “Bir Baba Hamlet”, “Mercaniye Çok Yaşa“, “Hayvan Çiftliği”, “Taxim”, “Tartuffe”, “Irgat”, “Kazanova”, “İvan İvanoviç Var Mıydı, Yok Muydu?”, “Kıran Resimleri”, “Kısa Süren Saltanat” ve diğerleri.

Yönetmen Emrah Eren’in inandırıcı, klişelere sığınmayan, alkış avcılığına, genel geçere gönül indirmeyen, gerçekçi tarzına, karakter, yazar, olay ve dönemin ruhunu doğru okuyup yansıtma becerisine, “İşte, tiyatro böyle olmalı” dedirten üslubuna, duygu iklimlerimize ses, yankı, rüzgar oluşuna hayran olmamak elde mi? Dahası Emrah Eren tiyatro sanatına hep çok mercekli, çok sesli, çok tonlu baktı. Tek boyutlu biri olmadı hiç. Zaman ve hayata hoş sedalar bıraktı her defasında. Yaşamla, sanatla, insanla, kalbiyle beyni arasında koşan o küçücük çocukla ödeşti. Suretler, hayaller, gerçekler, gölgelerden yola çıkıp nice dünyalar kurdu. Yeni anlamlar yarattı.

Emrah Eren ile Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahneye koyduğu ve dünyada ilk kez tiyatroya uyarlanan, John Steinbeck’in “Kısa Süren Saltanat / The Short Reign of Puppin IV” (1957) adlı oyunu sonrası konuştuk.

Her rejisörün bir düş repertuarı vardır. Düşlerinde yer alan oyunlar hangileriydi? Gerçekleştirdiklerin, gerçekleştirmeyi planladıkların…

Açıkçası öyle “yapmazsam ölürüm, ölmeden yapmam şart” repertuarım yok. Her hikayeye eşit mesafede durmayı tercih ediyorum. Eserlere eserekli meftunluklar hissetmeyi bırakalı çok uzun yıllar oldu. Ön yargı benim mesleğimin düşmanı çünkü. Her hikaye kendi zamanını bekliyor. “Kısa Süren Saltanat”, 2015 yılında gözüme ilişen bir romandı, on yıl sonra yerini Bursa’da buldu mesela…

Rejisini yaptığın oyun prömiyer akşamı senden çıkar mı? Yoksa hemen her temsilde bulunup, sahnede olup biteni izler misin?

Benden çıkmalı da… Oyun organik bir mekanizma. Her gece farklı seyirciyle can buluyor. Yemeği yapan aşçıyım ben. Mutfaktan sonrasına karışmam.

Otoriter, dediğim dedik bir reji anlayışın mı var yoksa demokrat, oyuncuyu serbest bırakan…

Oyunculuktan geldiğim için empati yapmam kolay oluyor. Bana nasıl davranılmasını istiyorsam öyle yaklaşıyorum ekibe de.

Oyuncuyu nasıl motive edersin?

İhtiyaca ve koşullara göre farklılık gösteriyor motivasyon çözümleri. Herkesin kilidi ve anahtarı başka yerde. Provaların yarısı o kilidi ve anahtarı aramakla geçiyor bazen. Bulduktan sonrası kolay…

Bir yönetmen için doğru rol dağılımı ve hayal gücü oyunun başarısında yüzde kaçlık paya sahiptir?

Doğru rol dağılımı işin başarısında aslan payına sahip kanımca. Ne de olsa bu iş oyuncu sporu. Hayal gücünün etkisini şöyle tarifleyebilirim sanırım: Tasarımcılar ve oyuncular aynı hayalin yörüngesinde buluştuklarında başarı katmerleniyor.

Bir yönetmen olarak “asla”ların, değişmeyen kuralların nelerdir?

Öyle bir “asla”m yok ama prova yaptığım salonun mahremiyeti önemli benim için. Salon kapıları açıkken, içeri giren çıkanlar varken prova yapamam. Dikkatim çabuk dağılıyor.

Yönettiğin ya da rol aldığın oyun repertuardan kalktığında, ne hissedersin?

Güzel anılar albümüne kalkıyor gidenler… “Sıradaki” deyip devam…

Çok ilgi görecek, kapı baca yıkılacak sandığın halde, hayal kırıklığı yaşatan oyunların oldu mu?

Oldu tabii, olmaz olur mu… Bu işin bir denklemi olsa herkes onu uygular zaten. İşin büyülü yanı biraz da orada saklı. Seyirci yerine oturduğun provalar sonrası koltuğunu asıl sahibine bırakıyorsun. Ve gözünün içine bakıyorsun “Olmuş mu?” diye.

Hayatından neyi çıkartırsan geriye bir şey kalmaz?

Geçmişimi.

Sütçü Tevye’yi Cüneyt Gökçer’den emanet aldın ve övgüye değer bir başarıyla yorumladın. Böylesi ağır bir sorumluluk seni ürküttü mü?

“Oynamadan ölmeyeyim” dediğim tek şeydi, ölmeden oynadım, iyi oldu. Ben çok mutluyum böyle bir serüvene dahil olduğum için. Ürkmedim, niye ürkeyim, ürksem oynayamazdım. Cüneyt Hoca’nın talebesiyim ben, biz korkmayız pek.

Yönetmenlik mi, oyunculuk mu? Hangisini daha çok seviyorsun?

Yönetmenlik. Oyunculuğu bu mesleği yapabilmek için basamak olarak kullandığım doğrudur.

2179’da yani iki yüz yaşında nasıl anılmak istersin?

Unutulacağım kesin, iki yüzyıl boyunca hatırlanması mümkün bir meslek değil tiyatro yönetmenliği ve oyunculuğu. Unutulalım da zaten.

Yazar

  • 1960 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Beşeri ve İktisadi Coğrafya Bölümü'nü (1982) bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Tiyatro dünyasına ait röportajları, eleştiri yazıları, yayınlanmış 24 adet kitabı bulunmaktadır. Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri jürisinde görevlidir.

    View all posts
Share.
Exit mobile version