Öğretmen yazar Sadık Arslan, 1964 Afşin/Berçenek doğumlu. 1983’te Afşin Lisesinden, 1989’da da Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun… Mersin’de edebiyat öğretmenliğini sürdürüyor. İlk öykü çalışmalarını, Afşin’de daha lise öğrencisiyken çıkardığı elyazması dergilerde yayımlamış.

Sonraları ise Yeni Çağrı, Anadolu Sanat, Yaşam Sanat, Yarpuz, Ilgın, Serçeşme, Berfin Bahar, Artemis, Cumhuriyet Kitap, Mersin Edebiyat Sanat, Sarmal Çevrim, Sözyüzü, Güz ve Lacivert gibi dergilerle internet yayınlarında yayımlatmış çalışmalarını. 

Yazarın, Gökyüzü Biterse adıyla kısa film olarak sinemaya uyarlanan Soğuktu ve Kar Yağıyordu adlı ilk öykü kitabı (Dorlion Yayınları) Ocak 2019’da, Bâlik’te Ölmek adlı ikinci öykü kitabı aynı yayınevi tarafından Ekim 2019’da; 2020 Arif Baş Öykü Ödülü alan ve seçme öykülerinden oluşan Sıvası Kanayan Ev de (1.baskı Ağustos 2020, Klaros Yayınları) 2. ve 3. Baskıları (Şey Kitap) Eylül 2022’de, Efsus’a Dönüş adlı romanı, (Şey Kitap) Ağustos 2024’te, Uzak Ev ve Psikedelia adlı romanları da (Şey Kitap) Eylül 2025’te yayımlandı… Ayrıca köylüsü Mahzuni Şerif’i anlattığı, Bu Dünyadan Mahzuni Geçti adlı biyografik inceleme kitabı da (Ozan Yayıncılık) Aralık 2020’de okurla buluşan yazarla Fen Bilgileri Öğretmeni yazar Kadir Can Aydemir’in, o akşam başka yazar ve şair dostların da olduğu Mersin’deki evinde tanışmıştım. O gece daha çok kişisel olarak yaşadıklarından ve yazdıklarından söz etmişti. Mersin, ailem ve kardeşlerim orada yaşadığı için sık gittiğim bir şehir. Geçenlerde de gittiğimde buluşmuştuk onunla. Dört kitabını da getirmişti. 

Sadık Arslan (soldan sağa), Figen Kandemir ve Tacim Çiçek

İşte bu yazı, onun; okuduğum dört kitabıyla ilgili.

Her yazarın, madencilerdeki tepe lambası gibi içlerinde bir yerlerde birer yazarlık lambası olduğunu düşünürüm. Her yazar, okurlarının dikkatini çekmek istediği konulara tutar ve sözcüklerden oluşturduklarını da görünür yapar. Bu benzetmeden yola çıkarsam Arslan için diyebilirim ki, okuduğum kitaplarından edindiğim sonuç şu: O, yazarlık lambasını kendine, ailesine ve içinde ilk gençliğini geçirdiği Berçenek’e ve Berçeneklilere; dolayısıyla yaralı coğrafyasında olup bitenlere tutuyor. Romanları, hikâyeleri kurmaca gibi görünse de yaşanmışlıkları ve tanıklıkları dillendiriyor. Adeta edebiyatın bu dallarını kullanarak içini döküyor, hikâye ve roman kişilerine ödünç verdiği düşünceleriyle bir açıdan kendisini sağaltmaya çalışıyor. En azından özetle de olsa anlatacağım kitaplarından edindiğim bu ve her kitap için dilimden dökülecek cümlelerde bu dediğimi detaylandırmaya çalışacağım.

Bu Dünyadan Mahzuni Geçti
Sadık Arslan
Ozan Yayıncılık
272 sayfa, 2021

1/ Bu Dünyadan Mahzuni Geçti: Âşık Mahzuni Şerif’in, kimlikteki adıyla Şerif Mahzuni ya da doğum adıyla Şerif Cırık’ın, (17 Kasım 1939, Berçenek, Afşin Kahramanmaraş – 17 Mayıs 2002, Köln, Almanya), Alevi Türk halk ozanı olduğunu, en azından ilgisi olan herkes bilir. Arkadaşlarla yaptığımız kimi yemekli, içkili buluşmalarımızda pek çok türküsünü severek okuduğum Mahzuni kitabını Sadık Arslan, köylüsü ve aynı zamanda da babasının ahbabı olduğundan vefa göstererek hazırlamış.

Mahzuni ile ilgili doğru bilinen yanlışları, politik kimliğini, edebi kişiliğini, özel hayatını ve ölümünü, arkasından söylenenleri, kimi anılarını, röportajlarını, bazı mektuplarını, yeni kuşak Mahzuni’leri de işlemiş.

Fotoğraflarla, belgelerle, kimi türküleriyle adeta onu seven ve araştırmak isteyenler için bir kaynak kitap oluşturmuş. Mahzuni’yi, yaşadığı, yetiştiği ortamı anlamak isteyenler için iyi bir çalışma.

Sıvası Kanayan Ev
Sadık Arslan
Şey Kitap
178 sayfa, 2023

2/ Sıvası Kanayan Ev: Minimal, küçürek ve orta büyüklükte diyebileceğimiz otuz dokuz hikâyeden oluşturulmuş diyebileceğim bu kitabına yazar, ilk iki  (Soğuktu ve Kar Yağıyordu ile Bâlik’te Ölmek) hikâye kitabından da alıntı yapmış. İlk iki kitabına ad olan öyküleri almış olmasından biliyoruz bunu. Başka aldıkları var mı bilemiyoruz belirtilmediği için. Arslan için şunu demem olası: Mahzuni için hazırladığı kitaptaki kimi olayları pek çok hikâyesinde ve romanında daha çok detaylandırmış. Kendisinin ve ailesinin içine doğduğu kültürü, hayatı, coğrafyayı, köyü, köylüleri; ayrı ayrı ve ortak yaşadıklarını, kendilerine yaşatılanları merkeze koyarak adeta içini dökmüş demem bir abartı sayılmasın. Bunu yaparken de yaşananların ve yaşatılanların unutulmasını istememiş. Söz uçar, yazı kalır misali. İster elöyküsel, ister benöyküsel dil kullanmış olsun sonuç değişmiyor. Mahzuni kitabında geçen pek çok olay ve kişi hikâyelerinde ve romanlarında yan kişiler, olaylar, anlatılar olarak geçer. Çünkü dediğim gibi, yaralı bir coğrafyanın, ilin insanı olmanın sonucu bu kaçınılmaz biçimde; belki de. Bu açıdan baktığımda bana anımsattığı şu: Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in 1967’de Meksika’ya ilk gidişinde yazdığı başyapıtı Yüzyıllık Yalnızlık’ta anlattığı birkaç yan hikâyeyi daha sonra ayrı kitaplar olarak geliştirdiği gibi; Arslan’ın yaptığı. İyi Kalpli Erendira ve Benim Hüzünlü Orospularım yan hikâyeler olarak o muhteşem başyapıtında var. Arslan da farkında ya da değil ama benzer biçimde davranmış. Çocukluğunun geçtiği Berçenek, Afşin ve çevresindeki anılarını sanatsal bir dille geleceğe bırakmak çabasını seziyorum Arslan’da. İç dökmesi ve çok yazması bu yüzden sanırım. Sıvası Kanayan Ev’deki hikâyeler, yazarın kendisinin, aile bireylerinin, tanıdıklarının hem ayrı ayrı hem de ortak hayat hikâyelerinden soğurulmuş. Sayfaların arasında şiirler dolaşıyor, yazarın sevdiği şairlerden; hikâyelerin içine sinmiş, cümlelerin arasına usulca serpiştirilen bu şiirler kimi zaman bıkkınlık verse de anlatılanları perçinliyor adeta.

Efsus’a Dönüş
Sadık Arslan
Şey Kitap
328 sayfa, Ağustos 2024

3/ Efsus’a Dönüş: Berçenek/Efsus’tan başlayıp Almanya’ya uzanan 37 yıllık bir Türkiye panoraması içinde, 12 Eylül Darbesi’nin sancılı günlerini, derin yaralarını da romanda anlatılan kişilerin ortak hayat hikâyeleri ekseninde aktaran yazar sadece Celal’e odaklanmıyor bence. Çünkü Zekiye’ye göre katil, babaya göre vatan haini, kardeşlere göre itirafçı, köylülere göre kodaman bir Alamancı, yoldaşlarına göre de kaçak bir devrimci olan Celal, 28 bölümde kişisel hikâyeleri anlatılan pek çok kişiden biri. Romanın dörtte biri kadar kısımda geçer Celal’in ve iki arkadaşının hikâyesi. Yanıltan bir yazı arka kapaktaki tanıtım bana göre. Sanki roman sadece Celal’in kendini arayışından mürekkepmiş gibi. Oysa söz edilen mekânlarda yaşayan ve oralara yolu düşenlerin hikâyelerinin toplamıdır anlatılanlar. 

Yazarın düşüncelerini ödünç verdiği ve kendinden kotardığı evin küçüklerinden Yaşar’dır anlatıcı. Okurlar, kişilere, olaylara, yaşananlara yazarın örtülü hâli olan Yaşar’ın gözünden görür ve dilinden düşen sözcükler kadar tanır hikâyeleri anlatılanları. Ayrı ve ortak hayat hikâyeleri anlatılan kişiler toplamıdır roman.  Oğlunu ve karısını yitiren Osman, Hüseyin Ede ve karısı Döne Bacı, Halime, Zeynep, İskender, Hafız, karısı Hatice, Zalha, Celal’in öldürttüğü Metin, yoldaşları Ali, Samet, Melda, Ali Rıza Bey, Ziya, Abidin, Ayşegül, Musa, Yağmur ve diğerleri… Romanın ana izlek merkezi o kaotik süreçte Efsus’ta yaşayanların çektikleri, çabaları ve direnişleridir ayakta kalabilmek, hayata tutunabilmek… Bunları anlatan Yaşar, zaman zaman kendisini de anlatır. 

Teknik ve yazardan kaynaklı kimi hatalar tüm kitaplarda var ama bu kitapta ve Psikedelia’da daha çok. Sanki aceleye getirilmiş. Örneğin, ‘Daha Edebiyat Fakültesinde öğrenciyken tek başına oynamıştı Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nı.’ Oynamaktan, oynamıştı hiç doğru değil, sözlük anlamı amacı aktaramıyor. Olması gereken sahnelemişti/dir. Bu gibi pürüzleri saymaz ve anlatılanlara odaklanırsak, yirmi sekiz bölümden oluşan roman, birbirini takip eden olay halkaları kadar, belleğin farklı odaları gibi de okunabilir. Her bir anı, suskunluk, geçmişin gölgesini saklıyor gibi. Zaman takvime sığmıyor. Bir nefeste, bakışta, sessizlikte asılı kalıyor. Anlatıcı Yaşar yaşadıklarını değil, içinden geçip de tam anlatamadıklarını yazıyor sonlara doğru; içini dökerken tanığı olduklarını, duyduklarını aktarıyor. Yaşanan kadar, hatırlanan bir hayatın hikâyesi gibi okunan romanın merkezinde anlatıcının tanılığı, anlatılanların çığlıkları, çileleri ve kırık da olsa ümitleri var. 

Psikedelia
Sadık Arslan
Şey Kitap
92 sayfa, Ekim 2025

4/ Psikedelia (1.baskı Eylül 2024, Şey Kitap/92 sayfa): Doğu insanlarının hikâyeleri inanılmaz gelir okuyana, dinleyene. Çünkü Doğu’da hayatların ağırlığı yoktur belki ama o hayatların acıları bir dağın ağırlığına denktir her zaman. Çünkü Doğu’da söylenen her söz hem bir dua hem de yastır. Doğu’da dil kaderin kendisidir. Yaraları yoklayarak, kabukları kaldırarak, insandaki en derin sızıyı yerinden ederek gelir kimi hikâyeler. İşte Psikedelia, bir dua gibi büyüyüp Doğu’nun suskun acılarını, Batı’nın kendisine yabancılığını, aşkın kırılganlığını ve dilin kederini hem politik, hem şahsi, hem toplumsal, hem içsel düzlemde bir araya getirmiş bana göre, eksikliklerine rağmen.

22 Nisan 2011’de Kahramanmaraş’ta yaşları 22 ile 33 arasındaki 2’si kız 4 kardeşin, babalarına ait bağ evinin farklı odalarında iple tavana asılı cesetleri bulunmuştu, anımsarsanız. Annelerinin ilk evliliğinden 2, ikinci evliliğinden de 2 olmak üzere 4 kardeş annelerini kaybettikten sonra ‘anneye hastalık derecesinde düşkün’lükleri yüzünden intiharı seçtikleri açıklanmıştı ATK tarafından. İşte yazar, künyesinde ne olduğu belirtilmemiş olan, ama uzun hikâye kısa roman ya da kanıksadığımız adıyla novella diyebileceğimiz çalışmasını bu kardeşlerin hikâyesini kurgusal ağabeyi üzerinden işlemiş. Bana göre, ana izlek 44 yaşındaki anlatıcı Salim ile Ermeni güzeli Eleni’nin aşkıdır; üvey kardeşlerinin intiharı da bir yan anlatıdır. 

Her şey, Maraş Katliamı’nı yaşamış, o zaman çocuk olan Salim’in evlerinin caniler tarafından yakılmasıyla çıkan yangında ağabeyini kaybetmesiyle başlar. Canlarını zor kurtarırlar. Ama kısa süre sonra çok sevdiği annesi de ölür. Travmaları daha da depreşir. Yarış atları yetiştiren baba Süleyman Rıfat Bey, oğlunu sağaltmak ve hayata tutunmasını sağlamak için travmaları derinleşen 17’sindeki oğlunu Maraş’tan İstanbul’a götürür. Maraş’ta Salim’e, Bipolar Bozukluğu tanısı konmuştur. Bipolar, taban tabana zıt olan “mani” ve “depresif” duygu durumuna sahip kişilerde iki uçlu bozukluğu tanımlamaktadır. İki ayrı hastalık dönemlerinde görülen mani, coşkulu, taşkın ve enerjik bir ruh hâlini ifade ederken, depresif ise üzgün olan, intihara kadar uzanabilecek depresyona işaret etmektedir. İstanbul’da gözetimde tutulduğu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde de Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu (OKKB) tanısı eklenir. OKKB, kişinin düzen ve temizliğe aşırı derecede ihtiyaç duyduğu, şiddetli mükemmeliyetçilikle tanımlanan bir kişilik bozukluğudur. Ama baştan sona Salim’in bununla ilgili bir davranışını görülmez hiç. Bu arada eğitimsiz baba, eğitimli, kültürlü, heykeltıraş ve iki küçük kızının babasıyla ilişkisi yürümeyen Nedret Hanım’la evlenir. Yeni evliler, Salim’i İstanbul’da bırakıp Maraş’a dönerler iki küçük çocukla; onu da donattıkları evde yalnız bırakırlar. Salim, azimli, hırslı ve kararlı biridir de. Okur ve psikiyatr olur kendisini de sağaltmak için ama ne hikmetse bunu başaramaz bir türlü. Babasıyla da başından beri arası iyi olmayan Salim yine de hayata tutunmaya çalışır. Üvey annesi adeta öz annesinin yerini tutar ama babası kendi dünyası ve yarış atlarıyla meşguldür. 

Zaman su gibi akar. İki üvey kardeşi daha olur, büyürler de… Mitolojiye düşkün anne kızlarına verdiği mitolojik adlar gibi adlar verir oğullarına… Onları da kendisi gibi soyutlar çevresinden. İyi eğitim görmelerine rağmen asosyal ve anne kuzusu, anne düşkünü çocuklar olurlar böylece… Annelerinin ölümü üzerine Maraş’taki bağ evine gelen gençler, annesiz yaşayamayacaklarına karar verirler ve…

Finalini okuyacak olana bırakmak istediğim bu çalışma da aceleye gelmiş. Tek ve çift tırnaklar neredeyse baştan sona yanlış olmuş, kimi yerlerde de unutulmuş. Bazı cümlelerin de sonunda uygun noktalamaları yok, maalesef. Satırbaşları da kimi yerde yapılmamış, kimi yerde de doğru olmamış.  “Bütün kitaplarınızda kadınları neden öncelikle cinsel kimliğiyle yaklaşıyor ve onlara aşırı anlamlar yüklüyorsunuz?”(s:28) Pek çok açıdan bozuk ama en azından kadınları değil de kadınlara biçiminde olmalıydı bu sözcük. Sonra, “Kırsaldan gelen bütün yazarlar özgür kadını kıskanır.” (s:28) da sorunlu. Özgür kadınları olmalıydı. Çünkü kadın, tekili/biri işaret eder. “Kör Kuyu”yu bitirmek ve yayımlamak istiyordum…”(s:34) Yayıncılık ve yayımlamak yazarın işi değil yazar yayıncı değilse, bu yüzden doğrusu yayımlatmak olmalıydı. “Katliamda, onlarca insanı sırf kendileri gibi düşünmediği için öldüren bir kent, sırf bizden değil diye size ve ailenize neler yapmaz Nedret Hanım bunu düşündünüz mü?” (s:37) cümlesi tümüyle sorunlu. Bir kent kendisi gibi düşünmeyenleri nasıl öldürür, ben anlamadım; çünkü kentler öldüremez, canlı değiller ki yaksınlar, yıksınlar vs… Bir kente ismini, anlamını, duygusunu veren orada yaşayanlardır. ‘Katliamda, onlarca insanı sırf kendileri gibi düşünmedikleri için öldürenlerin, size ve ailenize neler yapabileceğini düşündünüz mü hiç Nedret Hanım?’ olabilirdi bu cümle. ‘Geldim işte kapına gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ (s:57) değil de ‘geldim işte mevsim gibi kapına/ Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.’ ‘İkisi bayan…’ (s:59) da değil kadın olmalıydı.

Kendisini bile sağaltamayan travmatik ünlü psikiyatr ve yazar Salim, anlatır; Kâbuslar, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Handan, Yüzleşme, Fotoğraf ve Kitaplara Sinen Anılar ve Bilincini Kaybetmiş Hasta başlıklı bölümlerde, vazgeçemediği aşkı Eleni’yi, annesini, babasını, yaşadığı travmaları, üvey annesini ve ikisi üvey, ikisi de baba bir anne ayrı dört kardeşini…

Ve en nihayetinde bu anlatı, yalnızca bir aşkın değil, bir yaşanmışlığın, bir belleğin, bir coğrafyanın da romanı. Hem bir yas, hem umut, hem de kendisini arayış biçimi Salim için. Çünkü kendi deyişiyle; konuşamayacaklarını yazan, konuşacaklarını da unutan biridir. Roman bittiğinde insanın içinde yalnızca acılı bir hikâye değil, bir yankı da kalıyor. 

Yazar

Share.
Exit mobile version