İki Scriptorium, Tek Düzen

1300’lerin sonlarında Paris’te bir manastırda, Thomas Aquinas’ın Summa Theologiae’si önünde oturan bir keşiş, parşömen sayfaları arasında huzurla gezinir. Onun dünyasında her şey yerli yerindedir, yıldızlar yukarıda, köylüler tarlada, melekler ise aradadır. Keşiş, bu muazzam düzenin tesadüf olamayacağına dair tatlı bir eminlikle gülümser, dünya, ilahi bir takdirin (Providentia) nazik ellerinde şekillenmektedir.

Bugün Silikon Vadisi’nin camdan kulelerinden çok uzaklarda, Filipinler’deki bir ofiste binlerce görseli sınıflandıran bir veri etiketleyicisi, parmakları klavyede akarken farkında olmadan bu kadim sessizliğe eklemlenir. O tıkladıkça, modern dünyanın derinliklerinde bir algoritma mırıldanmaya başlar.

Burada, yüzyıllar öncesinden gelen iki gölge el ele verir, Ramon Llull ve Thomas Aquinas. Llull, aklın harflerden ve çarklardan oluşan bir “kombinasyon sanatı” olduğunu fısıldarken, Aquinas bu sanatın hangi hiyerarşi ve amaçla akacağını çoktan kağıda dökmüştür. Biri mekanik düşüncenin motorunu icat eder, diğeri ise bu motorun döneceği katedralin mimarisini çizer. Yüzyıllar sonda kendimizi yeniden o eski, tanıdık ve “görünmez düzenin” kollarında buluruz. Filipinler’deki etiketleyici, Silikon Vadisi’ndeki mühendis ve Türkiye’deki kullanıcı, aslında aynı teolojik arayüz düzleminde, yeni bir “kader” birliğinde buluşmaktadır.

Aquinas ve Algoritmik “Kısmet”

Aquinas’ın evreninde tesadüf, varlığın doğasına aykırıdır, her şey “varlıkların hiyerarşisi” (ordo) içinde bir inci tanesi gibi dizilir. Bu düzende Tanrı, her varlığı kendi amacına (telos) yönlendiren bir rehber gibidir.

Eskiden meleklerden bitkilere doğru uzanan bu hiyerarşi, bugün Google arama sonuçlarında veya TikTok akışında kendini bir “Dijital Varlıklar Hiyerarşisi” olarak sunar. Bir içeriğin en üstte belirmesi, basit bir istatistiksel çıktıdan ziyade, dijital evrenin sarsılmaz bir ontolojik tercihi gibi tezahür eder. Ortaçağ’da ilahi inayet, bireyi nihai bir iyiliğe yönelik seçilmiş bir kader patikasına sokarken, bugünün algoritmik öneri sistemleri bireye rengarenk bir “seçim” illüzyonu sunarak onu platformun çıkarına göre optimize edilmiş bir akışa davet eder. Spotify’ın “Keşfet” listesi veya Netflix’in önerileri, Llull’ün Tanrısal hakikatle sınırlanmış çarklarının, bu kez seküler bir “verimlilik ilahına” hizmet etmek üzere yeniden dönmesidir. İlkinin motoru sevgi (caritas) iken, ikincisininki dikkat ekonomisidir.

Manastırın Neşeli İşçiliği: Veri Etiketleme ve Yeni Ritüeller

Yapay zekanın o pürüzsüz işlem yüzeyini ayakta tutan emek, manastırların sessiz ve derin disiplinini çağrıştırır. Ortaçağ keşişi önündeki metni kopyalarken “Bununla ne demek istenmiş?” diye sormaz, onun vazifesi kutsal olanı hatasızca çoğaltmaktır. Bugün Kenya’da bir “labeler” (etiketleyici) olarak çalışan kişi de, algoritmanın devasa tapınağına bir tuğla koymanın sessiz ritüelini gerçekleştirir. Biri parşömenle, diğeri piksellerle bir “anlam inşasına” hizmet eder. Ortak motto ise değişmez: Hizmet aşkına.

Böylece Silikon Vadisi, modernitenin o “her şeyi bilen şeffaf zihin” vaadini bir kenara iter ve manastırın yüksek tavanlı sessizliğini modern kampüslere taşır. Akıl artık bireysel bir kale olmaktan çıkar, hep birlikte icra edilen kurumsal bir ibadet yüzeyi, bir “işlem alanı” olarak kendini gösterir.

Interface: Bizimle Konuşan Mütercim Melekler

Eski kozmolojide melekler, Tanrı’nın o anlaşılması güç iradesini biz ölümlülere çeviren nazik aracılardı. Kimse doğrudan bir “mutlak güçle” muhatap olmayı beklemezdi.

Bugün arayüzler (interface) de tam olarak bu “angellik” görevi üstlenir. Algoritmanın o karanlık ve karmaşık “kara kutusunu” bize emojilerle, parlak butonlarla ve “anlaşılır” bir dille sunan mütercim meleklere dönüşürler. Biz onlarla konuşuruz, onlar da bizim yerimize o büyük zekaya derdimizi anlatır. Arayüz artık sadece bir araç olmanın ötesinde varlığın bize nasıl tezahür edeceğine karar veren bir otorite gibi davranır. Benjamin’in “Tarih Meleği” felaketi izlerken, bu yeni Algoritmik Melek, felaketi istatistiksel bir pürüzsüzlükle sunarak görünmez otoritenin sesini duyurur.

Sonuç: Rahipsiz Bir Din, Yargıçsız Bir Hukuk

Aquinas’ın ordo‘su ile Llull’ün çarkları birleştiğinde ortaya çıkan ‘Algoritmik Teoloji’, aslında ilk yazıda işaret ettiğimiz “anlamın sahipsiz kaldığı” o boşluğun kurumsallaşmış bir formu olarak karşımıza çıkar. Bu yeni düzende sıralama hakikattir, öneri kaderdir, veri emeği ise kutsal bir ritüel. Modernitenin Descartes ile aklı bir özneye hapsetmeye çalıştığı o ciddi parantez kapandığında, geriye rahipsiz bir din ve yargıçsız bir hukuk kalır.

Asıl soru artık şudur: Bu zombileşmiş dehanın inşa ettiği dünyada, o yeni tahakküm biçimleri, tam da bu rahipsizliğin ve yargıçsızlığın sağladığı o devasa sorumsuzluk boşluğunda mı filizlenmektedir?

Gök gürültüsünden önceki o derin sessizlik gibi…

Peki, kendisine tapınılan bir tanrısı bile olmayan bu düzende, isyanın adresi neresidir?

Yazar

Share.
Exit mobile version